Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Kadıköy İskelesi’nde yalnızlığın gürültüsü

İsmail Nerimanoğlu yazdı: Kadıköy İskelesi, yalnız kalmak isteyen ama hayattan kopmak istemeyenlerin yeridir. İnsan burada ne tamamen dünyadan çekilir ne de ona karışır. Arada bir yerde durur. Tam da insanın kendisi olduğu yerde. Ne rol vardır ne beklenti. Kimse senden bir şey istemez. Sen de kimseden bir şey beklemezsin.

İsmail Nerimanoğlu yazdı: Kadıköy İskelesi, yalnız kalmak isteyen ama hayattan

“Kalabalık içinde yalnız kalabilmek, modern insanın en büyük maharetidir.”
— Walter Benjamin

 

Kalabalık beni sahiden sıktı. Bunu Kadıköy İskelesi’nde daha iyi anladım. Çünkü insan, kalabalığın ne olduğunu en çok onun tam ortasında, herkesin birbirine değdiği ama kimsenin kimseye dokunmadığı yerlerde kavrıyor. Kadıköy İskelesi böyledir: İnsan çoktur, ses boldur, hareket eksik olmaz; ama insanın içi yine de boşalır. Gürültü vardır, ama temas yoktur.

Bir banka oturdum. Deniz önümdeydi; martılar çoktan bu şehrin resmi görevlileri gibi çalışmaya başlamıştı. Vapur yanaşıyor, sirenini çalıyor, sonra çekip gidiyordu. O siren sesi… Ne tam bir çağrı ne tam bir veda. Sanki “buradayım” diyor ama “kalacağım” demiyor. İnsan da bazen böyledir. Kalabalığın içindedir ama kalmaya niyeti yoktur.

Sokak şarkıcıları vardı. Aynı şarkıyı bininci kez söylüyor gibiydiler ama her seferinde başka bir yalnızlığa çarpıyordu o ses. Yanımdan geçenlerin çoğu duymuyordu onları. Duymamak bir yetenek hâline gelmiş bu şehirde. İnsan, duymamayı öğrenerek ayakta kalıyor. Ben de duymuyordum aslında. Daha doğrusu, duymak istemiyordum. Çünkü bazen en büyük ihtiyaç, dışarıyı susturmak değil; içerideki gürültüyü fark etmemektir.

Seyyar satıcı geçti önümden:
“Çay var, kahve var!”
Bu cümle bir satış cümlesi değil, bu şehrin varoluş cümlesidir. Çay ve kahve; yani beklemek ve oyalanmak. İnsan, Kadıköy İskelesi’nde çoğu zaman bir yere gitmek için değil, bir yerde durmak için bulunur. Vapur saati bahanedir. Asıl mesele, kalabalığın içinde kendinle baş başa kalabilmektir.

Bir yerde okumuştum. Şöyle diyordu: “İnsanlardan nefret etmiyorum. Hiç etmedim. Hatta bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum. Ama sonra öyle bir an geliyor ki, hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum.” Bu bir çelişki değil; bu bir ritim. Ruhun gelgitleri var. Deniz gibi. Kadıköy’ün denizi de bunu öğretir zaten: Aynı su, her an başka bir hâldedir.

Öyle günlerim oluyor ki, etrafımdan küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Ama ironiktir; bunu yaşamak için en gürültülü yerlerden birine geliyorum. Çünkü gerçek yalnızlık sessizlikte değil, sesin içindedir. Kadıköy İskelesi’nde yalnız olan insan, yalnızlığını seçmiştir. Kimse onu yalnız bırakmamıştır; o, kalabalığın ortasında yalnız kalmayı tercih etmiştir.

Trafik sesi geliyor arkadan. Kornalar, motor homurtuları, acele eden ayaklar… Hepsi birbiriyle yarışıyor. Ama ben yarışmıyorum. O an zaman benden çekiliyor. Vapur kalkıyor, bir başkası yanaşıyor. İnsanlar koşuyor. Ben oturuyorum. Bu oturuş bir duruşa dönüşüyor. Dünya akıyor, ben duruyorum. Bu da bir direniş biçimi belki.

Bazen birine ihtiyaç duyuyorum. Ama herhangi birine değil. Etrafımda bana yakın birini arıyorum. Sayı değil, temas. Bütün bu beynimde geçenleri teker teker, uzun uzun anlatabileceğim birini. Cümlelerimi yarıda kesmeyecek, sessizliğimi anlamlandıracak birini. Kadıköy kalabalığında bu ihtiyacın daha da keskinleştiğini hissediyorum. Çünkü seçenek çok ama temas az.

İşte o zaman insan nasıl hazin bir hâl alıyor, tasvir edemem. Kış günü sokağa atılmış bir kedi gibi… İskelenin kenarında, rüzgârın içinden geçen ama kimsenin eğilip bakmadığı bir hâl bu. Kalabalık seni itiyor ama kimse fark etmiyor. Yalnızlık bazen bağırmaz; usulca çöker insanın omzuna.

Bana sorarsanız, görmek istemediğim çoğunluk, görmek istediğim azınlığın yanında o kadar az ki, dünya o sebepten çekilmez. Kadıköy’de bu daha belirgin. Çoğunluk vapura yetişme telaşında, azınlık bir banka oturmuş, denize bakıyor. Çoğunluk konuşuyor, azınlık susuyor. Ama susan, daha çok şey söylüyor.

Bir sokak müzisyeni yanımda çalmayı bıraktı. Belki kimse durup dinlemedi diye. Belki kendi içi sustuğu için. İnsan bazen müziği de bırakır. Kendisiyle kalmak ister. Ben de öyleyim. Bütün bu seslerin içinde duymayan bir hâlim var. Bu bir sağırlaşma değil; bu bir seçme hâli. Ruhum o an yalnızlığı seçiyor.

Kadıköy İskelesi, yalnız kalmak isteyen ama hayattan kopmak istemeyenlerin yeridir. İnsan burada ne tamamen dünyadan çekilir ne de ona karışır. Arada bir yerde durur. Tam da insanın kendisi olduğu yerde. Ne rol vardır ne beklenti. Kimse senden bir şey istemez. Sen de kimseden bir şey beklemezsin.

Vapur sireni yeniden çalıyor. Bu sefer içimde bir yer titriyor. Gitmek istemiyorum. Ama kalmak da bir yere varmıyor. Hayat belki de budur: Gitmekle kalmak arasındaki o ince, yorucu çizgi. İnsan bazen sadece bu çizginin üzerinde durmak ister. Kadıköy İskelesi buna izin verir.

Dünya çekilmez olabilir. Gürültüsü, kalabalığı, anlamsızlığıyla… Ama bazen bir iskele, bir vapur sesi, bir şarkının yarım kalan nakaratı insanı hayata tekrar bağlar. Çünkü insan çoğunlukla değil; kendini anlayan azınlıkla yaşar. Ve bazen o azınlık sadece kendisidir.