Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

İki medeniyet tasavvuru arasında ideal gençlik: Akif’in Asım’ı ve Haluk

Talip Işık yazdı: Mehmet Kaplan kaleme aldığı yazılarında Mehmet Akif, Ziya Gökalp ve Yahya Kemâl gibi aydınların düşünce ve edebiyatta İslam ile çağdaşlığı, Doğu ile Batıyı sentezleyerek bir köprü kurmaya çalıştıklarını belirtir.

Talip Işık yazdı: Mehmet Kaplan kaleme aldığı yazılarında Mehmet Akif,

DOĞU-BATI EKSENİNDE EDEBİYAT VE DÜŞÜNCE ÜZERİNDEN ÂSIM VE HÂLUK KARŞILAŞTIRMASI

Edebiyat; kültür, sanat, tarih, düşünce ve medeniyet tasavvuru ile varoluş gayesini ikame eden seçkin ve hassas bir alandır. İnsan ve toplum inşası için bir pusuladır. Tarih sürecinde duygu ve düşüncenin anlatı ve kelimelerle kodlandığı bir yol haritasıdır.

Mehmet Âkif Ersoy da söylemleri, yazı ve şiirleriyle hiçbir zaman pusulasını kaybetmez, edebiyat felsefesini mihenk taşını “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı. ” beytiyle ilan eder.

Akif’i anlamak için 1900’lü yılların başından itibaren; vatan topraklarının nasıl kaybedildiği, Anadolu’nun pervasızca nasıl işgal edildiğini, yaşanan tarihsel dramı, bu dram karşısında koruduğu metaneti, milli duruşu, gösterdiği azmi ve kararlılığı, edebiyatı ve şiirleri üzerinden verdiği mücadeleyi çok iyi okumamız gerekir.

Bu yüzden M. Âkif Ersoy’un Âsım’ı ile Tevfik Fikret’in Hâluk’unu yalnızca iki edebî karakterden ibaret göremeyiz. Bu aynı zamanda II. Meşrutiyet sonrası Türk İslam aydınının Doğu–Batı, gelenek–modernlik, din–bilim, idealizm–realizm tartışmalarının iki kutbunu temsil eden simgelerdir.

Ernest Renan gibi İslam’ın, bilime ve gelişmeye mani olduğunu savunan Batılı düşünürlerin tezlerini, Paris’te düzenlenen “L’İslamisme et La Science” (İslâm ve İlim) adlı konferansta çürütmek için Namık Kemal, “Renan Müdafâanâmesi”ni (1883) kaleme alır. Bu kutuplaşma düşünce ve edebiyat üzerinden şekillenmeye devam eder.

Mehmet Akif ile Tevfik Fikret’i edebiyat, inanç, kültür, felsefe ve Doğu–Batı ilişkisi ekseninde ele aldığımızda çatışmanın şiddetini belirgin bir şekilde görürüz. Bu çatışma Fikret’in din karşıtı bir manzume olan Tarh-i Kadim’i yazmasıyla başlar.

Bu şiirde geçen “Yırtılır ey kitab-ı köhne, yarın, / Maktel-i fikr olan sahifelerin”  bölümüne tepki duyan Akif bu şiire “Süleymaniye Kürsüsünde” şiiri ile cevap verir.

Feylosof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!

Şimdi Allah’a söver… sonra biraz bol para ver:

Hiç utanmaz; protestanlara zangoçluk eder!”

Din karşıtlığı üzerinden inşa edilmeye çalışılan seküler yaklaşımlar ve çağdaşlık, modernlik gibi kulağa hoş gelen kavramlar dönemin aydınları arasında da yoğun tartışmalara yol açar. Mehmet Kaplan kaleme aldığı yazılarında Mehmet Akif, Ziya Gökalp ve Yahya Kemâl gibi aydınların düşünce ve edebiyatta İslam ile çağdaşlığı, Doğu ile Batıyı sentezleyerek bir köprü kurmaya çalıştıklarını belirtir. Âkif’in, Safahat isimli eserinde İslam’ın bilime ve fenne, terakkiye karşı olmadığını, toplumun üzerine serpilmiş ölü toprağını atarak ataletten kurtulması gerektiğini salık verir, bilime, fenne, çalışıp üretmeye özellikle vurgu yapar.

‎Bu mülahazalar, edebiyat ve düşünce dünyamızda, günümüze uzanan derin tesirler bırakır.  19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Türk ve İslam düşünce hayatında benzer tartışmalara, değişim ve dönüşüm hareketlerine sahne olur. Bu sancılı dönemler, edebiyatta yalnızca estetik düzeyde değil, aynı zamanda ideolojik ve ahlâkî bir arayış olarak da tezahür eder. Mehmet Âkif Ersoy ve Tevfik Fikret, bu arayışın iki uç noktasında yer alır. Her iki şair de çözümü “yeni bir insan” tipinde arar; bu tipleri Asım ve Haluk figürleriyle “ideal gençlik” olarak somutlaştırır.

Mehmet Âkif’in Âsım Figürü: Ahlâk ve İman Temelli Modernleşmeyi temsil eder.

M.Âkif Ersoy’un Safahat’ın yedinci kitabı olan Âsım’da çizdiği gençlik tipi, Haluk’un aksine geleneği dışlamayan bir modernleşme anlayışına sahiptir. Âsım; çalışkan, fedakâr, vatansever ve iman sahibi bir gençtir. Âkif için Batı, körü körüne taklit edilecek bir medeniyet değil, ilmi ve tekniği alınması gereken bir kaynaktır sadece.

Âsım’ın Avrupa’ya gönderilmesi, Batı’ya teslimiyet değil, İslâm ahlâkıyla donanmış bir gencin bilgiyle güçlenmesi anlamına gelir. Bu bağlamda Âsım, Doğu’nun yani İslam’ın değerleri ile Batı’nın yararlanılacak ilmi, fenni varsa eğer onu sentezleyerek kendi medeniyet anlayışına katan sentezci bir figürdür. Bu çerçeveden baktığımızda Fikret’in aksine Âkif İslam’ı, geri kalmışlığın, yozlaşmanın bir sebebi olarak görmez. Onun için asıl sebep; değerlerden uzaklaşan, sonsuzluğun kadim bestesine yüz çeviren, inancı, dini reddeden, materyalizmi savunan, ülkesi aleyhine taraf olan aydın ihanetidir. İşte Âsım, 610 yılında İslam ile şereflenmiş insanlığın Müslüman kimliği ile inşa ettiği, aklın, bilimin ve imanın büyük bir medeniyet tasavvuru ile taçlandığı ihtişamlı günlerin yeniden ihyası için Akif’in sunduğu ideal bir genç figürüdür.

Tevfik Fikret’in Haluk Figürü: Batı Merkezli İlerleme Tasavvurunu temsil eder.

Tevfik Fikret’in Haluk’un Defteri adlı eserinde karşımıza çıkan Haluk, Batı’ya yönelmiş, bilimci, pozitivist ve seküler bir gençlik idealidir. Fikret’e göre Osmanlı toplumunun geri kalmışlığının temel sebebi geleneksel değerlerdir. Bu nedenle kurtuluş, Batı medeniyetinin akıl, bilim ve ilerleme anlayışını benimsemekten geçmektedir.

Haluk’un kişiliğinde dinî referanslar belirgin şekilde geri plana itilmiş; bireyci, evrenselci ve rasyonalist bir dünya görüşü öne çıkarılmıştır. Fikret, Haluk’u yalnızca bir evlat değil, aynı zamanda “geleceğin insanı” olarak kurgular. Bu yönüyle Haluk, köklü bir kültürel kopuşu temsil eder. Nitekim Haluk’un, Tevfik Fikret’in öğretmenlik yaptığı Robert Koleji’nde eğitim alması ve liseyi İskoçya’da tamamlayarak, kendi ifadesiyle misyoner bir Hıristiyan olarak ülkeye dönmesi her şeyi açıklıyor aslında.

O yüzden Haluk bir kopuşu, Asım ise bir devamlılık içinde yenilenmeyi temsil eder. Tevfik Fikret ise evet, tek Tanrıya inandığını söyler, ona göre bu Tanrı Hıristiyan veya Yahudi’nin tek Tanrısı gibidir. Başkaca bir hükmü, değeri kabul etmez. Bu yaklaşım bize doğrudan Deizmi hatırlatıyor. Tanrı yarattı ve artık hiçbir şekilde insanın hayatına karışmaz, yön vermez, ne kitap vardır ne de peygamber. Bu tamda bütün bir Batı’nın herkese dikte ettiği pozitivist, maddeci bir yaklaşımdır. Esasında Fikret, Haluk’un Hıristiyan olmasından rahatsızlık duyar, kendisiyle aynı görüşte olmasını öğütler, “Haluk’un Âmentüsü” şiirinde bu konuyu işler.

Cemil Meriç ise Doğu-Batı meselesini bir taklitçilik sorunu olarak ele alır, “ithal ideolojilere” karşı sert eleştiriler yöneltir. Meriç’e göre Batı, anlaşılması gereken bir medeniyettir; fakat mutlak bir kurtarıcı değildir.

Bu bağlamda Haluk, Cemil Meriç’in eleştirdiği “Batı’nın mistik hayranı” tipine daha yakındır. Asım ise Meriç’in savunduğu düşünce çizgisine daha yakın durur. Çünkü Asım, kendi medeniyet köklerinden kopmadan dünyayı tanımaya yönelir. Cemil Meriç’in “Kendimizi inkâr ederek var olamayız” düşüncesi, Asım figüründe somutlaşır.

Bu değerlendirmeler ışığında Asım ve Haluk figürleri, yalnızca iki edebî karakter değil, aynı zamanda iki medeniyet tasavvurunun sembolleridir. Haluk, Batı’ya yönelmiş seküler bir kurtuluş projesini temsil eder; Asım, yerli ve manevî değerlerle modernleşmeyi savunur. Cemil Meriç’in Doğu düşüncesi perspektifinden baktığımızda, Asım’ın temsil ettiği sentezci yaklaşımın daha sahici ve sürdürülebilir bir medeniyet bilinci sunduğu görürüz.

‎‎Edebi açıdan iki şairin dünya görüşünün tezahürünü şu şekilde özetleyebiliriz.

‎‎Asım, Mehmet Âkif’in ideal Müslüman Türk gencinin poetik temsilidir. ‎‎“Asım’ın Nesli” İstiklâl Marşı şairinin millî-manevî duyarlıkla yetişmesi gereken kuşak vizyonudur. ‎‎Âkif, şiiri toplum için araç gören, didaktik ve realist bir şairdir; Asım da bu poetikanın karakter düzeyindeki yansımasıdır. ‎‎Asım, toplumdan kopuk değil; aksine toplum için çalışan, ahlakı ve bilimi bir arada taşıyan bir gençlik modelidir.

‎‎Halûk ise Tevfik Fikret’in Batıcı, Bireyci ve Laik Aydın Modelidir.‎‎ ‎‎Fikret’in poetikası bireyci, liriktir; toplum için değil birey için sanat anlayışı hâkimdir. ‎‎Halûk, geleneksel yapılarla bağını kesme eğilimindedir; evrenselci, hümanist ve Batı’ya açık bir karakter olarak sunulur.

Âkif’in Âsım şiiri Safahat isimli eserinde altıncı kitapta yer alır. Hocazâde ve oğlu Emin, Köse İmam ve oğlu Âsım üzerinden karşılıklı iki kişinin konuşması, muhaveresi üzerinden anlatılır. Bu şiir edebiyatımızda nazım nesir türünün en seçkin örneklerinden olup bir kimlik arayışının sorgulandığı, öz eleştiriyle birlikte bizlere yol haritası sunan, ufkumuzu aydınlatan bir meşaledir.

Âsım şiiri:

Sarılır, indirilir mevkî-i müstahkemler,

Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-ı beşer;

Bu göğüslerse, Huda’nın ebedî serhaddî;

“O benim sun’-ı bedî’im, onu çiğnetme” dedi.

Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:

İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana dağlar, taşlar…

O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar,

‎Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor,

Bir hilâl uğruna, yârab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!

Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer,

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i…

Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı isi.

‎Bu dizeler yalnızca bir karakteri değil, düşünce ve edebiyat hayatımızda ahlak, ‎iman, ‎vatan sevgisi ve ‎mücadele ruhunu temsil eder.