Bazı insanlar vardır; aramızdan ayrıldıkları gün değil, onları dinlemeyi bıraktığımız gün eksilirler. Bazı sesler ise zamana yenilmez. Aradan yıllar geçer, hayat değişir, zevkler değişir, hatta insanın kendisi bile değişir ama o ses bir yerden yeniden duyulduğunda insan olduğu yerde kalır.
Bekir Sıtkı Sezgin’in sesi benim için biraz böyle bir sestir.
Aramızdan ayrılalı otuz yıl oldu. Otuz yıl… Bir insan ömründe azımsanmayacak kadar uzun, fakat Bekir Sıtkı Sezgin gibi bir sanatçının bıraktığı iz için oldukça kısa bir zaman. Çünkü onun kayıtlarını dinledikçe, aslında otuz yıl önce vefat etmiş bir sanatçıyı değil, bugün hâlâ bizimle konuşan bir musiki insanını dinlediğimizi hissediyoruz.
Onu dinlemek yalnızca bir eser dinlemek değildir.
Bazen bir makamın içine girersiniz. Bazen bir güftenin yıllardır fark etmediğiniz bir kelimesini yeniden keşfedersiniz. Bazen de daha önce defalarca dinlediğiniz bir eserde, bu defa başka bir şey duyarsınız. İşte Bekir Sıtkı Sezgin’in asıl büyüsü biraz da buradadır.
Her dinleyişte kendisinden yeni bir şey öğrenirsiniz.
Bir eseri söylemekten fazlası
Bekir Sıtkı Sezgin’i farklı kılan şeylerden biri, okuduğu eserin yalnızca notasını ve güftesini değil, ruhunu da taşımasıydı.
Türk musikisinde bir eseri doğru okumak elbette önemlidir. Makamını bilmek, usulünü bilmek, güftenin anlamına hâkim olmak, bestecinin dünyasını tanımak gerekir. Fakat bütün bunların ötesinde, eserin kalbine dokunabilmek vardır.
Sezgin’in okuyuşunda bunu hissedersiniz.
Sanki eser onun karşısında duran bir metin değil de yıllardır içinde taşıdığı bir hatıradır.
Bu nedenle onun icrasında gösterişten çok derinlik vardır. Sesi kendisini göstermek için değil, eseri göstermek için kullanır. Dinleyiciye “Bakın, ne güzel söylüyorum” demez. Daha ziyade, “Bu eserin içinde böyle bir dünya var” der.
Belki de onu yıllar sonra bile dinleten en önemli özelliklerden biri budur.
Her gün başka bir Bekir Sıtkı Sezgin
Onu dinlemeye devam ettikçe insanın karşısına farklı Bekir Sıtkı Sezginler çıkar.
Bir gün bir ilahiye takılırsınız, başka bir gün bir klasik eserine. Bir başka gün eski bir şarkının nasıl söyleneceğini ondan öğrenirsiniz. Sonra fark edersiniz ki daha önce dinlediğiniz bir eser, bu kez bambaşka bir anlam kazanmıştır.
Benim için onun sanatının en kıymetli taraflarından biri de budur: Dinleyicisini yerinde bırakmaz.
İnsan her dinleyişinde biraz daha ilerler.
Musikimizin ne kadar büyük bir hazine olduğunu onun kayıtları üzerinden yeniden fark eder. Bir makamın inceliğini, bir güftenin anlamını, bir bestekârın hassasiyetini daha iyi kavramaya başlar.
Bazen yalnızca birkaç dakikalık bir kayıt, insana saatlerce musiki düşündürür.
Bu yüzden Bekir Sıtkı Sezgin’i dinlemek, bir bakıma musiki üzerine yeniden düşünmektir.
Bir geleneğin sesi
Onun sanatını yalnızca güzel bir sese indirgemek haksızlık olur.
Çünkü Sezgin, büyük bir musiki geleneğinin içinden geliyordu. O geleneğin terbiyesini, dikkatini, ölçüsünü ve inceliğini taşıyordu.
Bugün hızlı tüketilen bir dünyada yaşıyoruz. Bir şarkıyı birkaç saniye dinleyip değiştirmeye, bir eseri ilk dinleyişte tüketmeye alıştık. Oysa Türk musikisinin bazı eserleri insandan zaman ister.
Bekir Sıtkı Sezgin’in icraları da böyle.
Dinlemek için biraz sabır, biraz dikkat, biraz da gönül gerekiyor.
Fakat karşılığında insana çok şey veriyor.
Çünkü bu musikinin asıl zenginliği ilk anda ortaya çıkmıyor. Zamanla açılıyor. Bir kapı gibi… Her dinleyişte başka bir odasına giriyorsunuz.
Sezgin’in kayıtları da o kapıları açan anahtarlardan biri.
Otuz yıl sonra
Otuzuncu ölüm yıl dönümü vesilesiyle Bekir Sıtkı Sezgin’i anarken yalnızca geçmişten söz etmek istemiyorum.
Çünkü onu sadece “rahmetle andığımız büyük bir sanatçı” olarak geçmişte bırakmak, bence onun sanatına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri olur.
Onu bugün de dinlemek gerekiyor.
Gençlere dinletmek gerekiyor.
Bir eseri onun okuyuşundan dinleyip ardından başka icralarla karşılaştırmak, aynı güftenin ve aynı makamın farklı yorumlarda nasıl başka dünyalara dönüştüğünü görmek gerekiyor.
Çünkü musiki, yalnızca geçmişten bize kalan bir hatıra değildir. Dinlendiği, öğrenildiği ve aktarıldığı sürece yaşamaya devam eder.
Bekir Sıtkı Sezgin de bu anlamda hâlâ yaşıyor.
Bir kayıtta…
Bir meşk sırasında…
Bir genç musikişinasın okuyuşunda…
Bir makamı anlamaya çalışan meraklı bir dinleyicide…
Ve belki de hiç beklemediğimiz bir anda açtığımız eski bir kayıtta yeniden karşımıza çıkıyor.
Sesin bıraktığı iz
Bazı sanatçıların eserleri vardır, bazı sanatçıların ise izleri.
Bekir Sıtkı Sezgin’in geride bıraktığı şey bana göre yalnızca kayıtlar değildir. Bir okuma biçimi, bir musiki anlayışı, bir zevk ölçüsü ve en önemlisi de dinleyene “biraz daha dikkatli dinle” diyen bir mirastır.
İnsanın onu dinledikçe musikiye bakışı değişiyor.
Daha önce güzel dediği bir şeyin neden güzel olduğunu düşünmeye başlıyor. Bir kelimenin nasıl söylendiğine, bir nağmenin nereye yaslandığına, bir makamın nasıl hissettirdiğine kulak kesiliyor.
İşte büyük sanatın ölçüsü biraz da burada saklı.
Size yalnızca güzel bir şey dinletmez.
Sizi değiştirmeye başlar.
Bekir Sıtkı Sezgin’in sanatında benim hissettiğim en büyük taraflardan biri budur.
Son söz yerine
Otuz yıl önce bir ses sustu.
Fakat bazı sesler sustuğunda bile bitmez.
Bekir Sıtkı Sezgin’in sesi de bitmedi.
Bugün bir kaydını açtığımızda, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ aynı incelikle bize ulaşabiliyor. Bazen bir akşamın sessizliğinde, bazen uzun bir yolculukta, bazen de yalnızca geçmişi hatırlamak için…
Ve her defasında bize başka bir şey söylüyor.
Belki de onun sanatının büyüklüğü tam olarak burada.
Her gün onu yeniden dinleyebiliyor, her gün sanatının başka bir tarafıyla tanışabiliyoruz.
Musikimizin ne kadar derin, ne kadar zarif ve ne kadar büyük bir dünya olduğunu bize yeniden hatırlatıyor.
Otuz yıl geçmiş olmasına rağmen…
Hâlâ öğretiyor.
Hâlâ düşündürüyor.
Hâlâ hayran bırakıyor.
Ve en güzeli, hâlâ dinleniyor.
Bir sanatçı için bundan daha güzel bir ömür olabilir mi?
Bekir Sıtkı Sezgin’i vefatının otuzuncu yılında rahmet, saygı ve minnetle anıyorum.
Sesine kulak veren herkesin gönlünde bıraktığı iz hiç silinmesin.
