Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Behçet Necatigil’de şiirin matematiği

İbrahim Eryiğit yazdı: Bu poetik çizgi, benim şiirle kurduğum ilişkiyi de belirleyen temel eşiklerden biridir. Şiir-matematik hattı, imgelerle formülleri yan yana getirmekten çok, çözüm fikrini şiirin merkezine yerleştirmeyi ifade eder.

İbrahim Eryiğit yazdı: Bu poetik çizgi, benim şiirle kurduğum ilişkiyi

Şiir, çoğu zaman anlaşılmak fiiliyle birlikte düşünülür. Okurdan, bir şiiri okuması ve ondan ne anladığını söylemesi beklenir. Bu beklenti, şiiri çoğu zaman hızlı tüketilen bir anlam nesnesine indirger. Oysa Behçet Necatigil’in şiir anlayışı, bu yerleşik okuma alışkanlığını temelden sarsar. Onun poetikasını en yalın ve en sert biçimde özetleyen söz, şiirin anlamla kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlar:

Şiir hemen anlaşılmamalı, çünkü kişiyi, yani okuyucuyu tembelliğe sürüklüyor. Şiir bir matematik problemi gibi olmalı ve okuyucu onu çözmeye çalışmalıdır.

Bu cümle, şiirin kapalı olmasını savunan biçimci bir estetik iddia olmaktan çok, şiirin okurla kurduğu ilişkiye dair etik bir uyarı olarak okunabilir. Necatigil’in karşı çıktığı şey, anlaşılabilirlik değil; anlamın zahmetsizce, dirençsiz biçimde teslim edilmesidir. Hemen anlaşılan şiir, okuru metnin içinde tutmaz; onu yüzeyde gezdirir. Böyle bir şiir, deneyim üretmek yerine bilgi iletir. Oysa Necatigil için şiir, geçilmek için değil; üzerinde durulmak, geri dönülmek ve yeniden düşünülmek için vardır. Bu nedenle Necatigil’in şiiri, gündelik dilin açıklık ve işlev ilkelerinden bilinçli biçimde uzaklaşır. Günlük dil iletişim kurmayı amaçlar; şiir ise duraksama yaratır. Matematik benzetmesi bu noktada açıklayıcıdır. İyi bir matematik problemi, cevabını hemen sunmaz; çözüm sürecini zorunlu kılar. Okur, probleme emek verirken yalnızca sonuca değil, düşünme biçimine de dâhil olur. Şiirde de anlam, nihai bir sonuç olarak değil; okuma sürecinde adım adım kurulan bir yapı olarak ortaya çıkar.

Necatigil’in “şiir hemen anlaşılmamalı” sözü, bu bağlamda okuru dışlayan değil; okuru şiirin kurucu unsuru hâline getiren bir yaklaşıma işaret eder. Anlamın ertelenmesi, şiirin eksikliği değil; derinliğinin koşuludur. Okur, edilgen bir alıcı olmaktan çıkar; metnin ortağına dönüşür.

Necatigil’in şiirleri sıklıkla kapalı olarak nitelendirilir. Ancak bu kapalılık, soyutlukla değil; yoğunlukla ilgilidir. Şairin şiir dünyası evler, odalar, eşyalar, aile ilişkileri ve suskunluklar gibi son derece somut bir zemine yaslanır. Ne var ki bu somutluk, tek bir anlama açılmaz. Nesneler ve durumlar, açıklanmak yerine yerleştirilir. Anlam ilişkilerini kurmak, bilinçli biçimde okura bırakılır. Bu poetik tutumun en belirgin örneklerinden biri Evler şiiridir. Necatigil bu şiirde tekil bir mekâna ya da bireysel bir yaşantıya odaklanmaz; yüzyıllar boyunca kurulmuş, yıkılmış ve dönüşmüş evleri kolektif bir bellek alanı olarak ele alır:

İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar.

İrili ufaklı, birbirinden farklı,

Bu giriş, şiirin bireysel bir duygulanımdan değil, tarihsel ve toplumsal bir birikimden beslendiğini gösterir. Şiir ilerledikçe evler, yalnızca barınma mekânları olmaktan çıkar; sınıfsal eşitsizliklerin, kader farklılıklarının ve bastırılmış trajedilerin taşıyıcısına dönüşür:

Evlerde nice nice cinayetler işlendi,

Ruhu bile duymadı insanların.

Necatigil burada yargı kurmaz, açıklama yapmaz. Şiir, verileri sunar; ilişki kurma sorumluluğunu okura bırakır. Bu yönüyle, Evler, şiirin matematiksel işleyişini açıkça sergiler. Şiirde ev, neredeyse değişmez bir sabit gibidir; insan hayatları ise bu sabitin içinde yer değiştiren bilinmeyenlerdir:

Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar,

Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı.

Bu dizelerde anlam, doğrudan söylenmez; yapı aracılığıyla sezdirilir. Denklem kurulmuştur, çözüm süreci okura aittir. Necatigil’in şiirinde evler konuşmaz; ancak her şeyi taşır: “Evler dilsiz şikâyet kaçmışların peşinde.” Bu dilsiz şikâyet, şiirin temel sesidir; söylenmeyen, ama varlığı hissedilen. Şairin bilinçli olarak eksilttiği anlam, okurun zihninde tamamlanır. Böylece şiir, tamamlanmış bir nesne olmaktan çıkar; okurla birlikte kurulan bir düşünce alanına dönüşür.

Bu anlayış, modern Türk şiirinin başka duraklarında da karşılık bulur. Edip Cansever’in şiirinde anlam parçalıdır; şiir, tamamlanmış bir bütün sunmaz. Cansever’in “Ben Ruhi Bey nasılım?” adlı şiirindeki bu soru, cevabından çok düşünme sürecini önemser.

Cemal Süreya’da ise anlam, duygusal bir denklem olarak kurulur; dizeler yalın görünür, ancak anlam okurun deneyimiyle tamamlanır:

Biliyorum sana giden yollar kapalı

Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni.

Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı adlı şiirinin başlığı bile tek başına çok bilinmeyenli bir problem gibi işler. Şiir, yanıt vermek yerine çağrışım alanı açar.

Bu örnekler, Necatigil’in matematik benzetmesinin tek doğruya ulaşmayı hedeflemediğini gösterir. Şiir, çok bilinmeyenli bir problemdir; her okur kendi birikimiyle farklı bir çözüm üretir.  Şiir ile matematik arasındaki bağ, biçimsel bir benzerlikten çok, etik bir ortaklıktır. İkisi de kolaycılığa direnir; ikisi de sabır ister, ikisi de kesinlik kadar belirsizliği de ciddiye alır. Matematikte iyi bir problem, çözüldükten sonra bile yeni sorular üretir. Necatigil’in şiiri de anlaşıldığı sanıldığı anda bile içinde çözülmeyen bir parça bırakır.

Bu poetik çizgi, benim şiirle kurduğum ilişkiyi de belirleyen temel eşiklerden biridir. Şiir-matematik hattı, imgelerle formülleri yan yana getirmekten çok, çözüm fikrini şiirin merkezine yerleştirmeyi ifade eder. Şiirde her kelime bir veridir; her boşluk, okuru düşünmeye zorlayan bilinçli bir eksiltmedir. Şiirin değeri, tek bir doğruya ulaşmasında değil; okuru zihinsel bir harekete zorlamasında yatar.

Bu metin, Behçet Necatigil’in şiirinden hareketle şiiri yeniden düşünme denemesidir. Necatigil’in şiiri, hızlı kavrayışlara, ilk okumada tüketilmeye elverişli bir anlam düzeni kurmaz. Aksine, okuru metnin içinde durmaya, geri dönmeye, eksiltmelerin ve boşlukların etrafında düşünmeye zorlar. Şairin, “Şiir hemen anlaşılmamalı; çünkü kişiyi, yani okuyucuyu tembelliğe sürüklüyor. Şiir bir matematik problemi gibi olmalı ve okuyucu onu çözmeye çalışmalıdır.” sözü, bu poetikanın yalnızca bir poetik iddia değil, bilinçli bir yazı ahlâkı olduğunu da gösterir. Necatigil’de şiir, anlamı sunan değil, anlamı kurmaya zorlayan bir yapıdır; sonuçtan çok süreçle ilgilidir. Bu bağlamda şiir, edilgen bir okuma nesnesi olmaktan çıkar; zihinsel bir emek alanına dönüşür. Okur, şiiri anlamak için değil, onunla çalışmak için davet edilir. Dize aralarındaki sessizlikler, söylenmemiş olanlar, bilinçli eksiltmeler; şiirin yükünü hafifletmez, aksine yoğunlaştırır. Tıpkı iyi kurulmuş bir matematik problemi gibi, şiir de çözümünü açık etmez; yalnızca çözüm yollarını imâ eder. Okur, bu yollar arasında dolaşırken hem şiirin yapısını hem de kendi düşünme alışkanlıklarını sınamak zorunda kalır.

Necatigil’in evler, odalar, duvarlar ve gündelik hayat nesneleriyle kurduğu şiir evreni de bu nedenle yalnızca tematik bir dünya değildir; aynı zamanda yapısal bir modeldir. Ev, değişmeyen bir sabit; insan hayatları, kaderler ve ilişkiler ise bu sabitin içinde sürekli yer değiştiren değişkenler gibidir. Şiirin matematiği, tam da bu düzen duygusunda ortaya çıkar; duygusal olanın soğutulması değil, düzenlenmesi; bireysel acının genelleşerek düşünceye dönüşmesi olarak.

Bu yazım, şiiri okunan bir metin olmaktan çok çalışılan bir alan olarak ele almayı önerir. Şiirin değeri, hızla tüketilmesinde değil; tekrar tekrar dönülmesinde, her seferinde başka bir boşluğun fark edilmesinde yatar. Necatigil’in şiiri, anlamı tamamlamaz; okuru tamamlamaya çağırır. Böylece şiir, estetik bir haz nesnesi olmaktan çıkarak, düşünsel bir disipline; sabır, dikkat ve emek isteyen bir zihinsel eyleme dönüşür. Bu yönüyle Necatigil, şiiri yalnızca yazan değil; okuma biçimlerimizi de dönüştüren bir şair olarak düşünülmelidir.