Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bir artist karakter: Dava adamı ve şair Necip Fazıl’da ben-2

Murat Ertaş yazdı: Necip Fazıl iki şeyle çok uğraşır: Bir cemiyetle, cemiyetin yok edilen ruhuyla ve yok eden güruhuyla bir de kendi nefsiyle… Davası, ideolojisi, imanı, inancı ne ise onun gereğini yapmaya gayret etmiştir.

Murat Ertaş yazdı: Necip Fazıl iki şeyle çok uğraşır: Bir

Türk şiir geleneğindeki “ben” tüm cemiyeti, bir milleti temsil ederken Tanzimatla beraber büyük ruhçuluğun bezediği ben’in yerini somut, müşahhas, nefsin kendisi almaya başlamıştır. Meselâ Fuzûlî’nin “Dest-bûsi ârzusiyle ger ölsem dostlar / Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su” mısrasındaki “ben” sadece şairin kendisi değil, tüm ümmettir, İslam milletidir. Sanayi Devrimi, Fransız İhtilâli, Aydınlanma, Pozitivizm, Avrupa’nın zenginleşmesi, Doğu’nun yoksullaşması ve art arda aldığı mağlubiyetler ve Batı düşüncesine yeni bir din gibi sarılan Doğu’nun çocukları… Toplumsal ahlâktan bireysel duyguya ve arzuya dönüşüm… Baba katiliyle babanın bir safta olduğu karanlık bir çağ…

Modern dönemde Mehmet Âkif, Tevfik Fikret, Nazım Hikmet gibi isimler cemiyet elbisesi giymiş şairlerdi. Onlardaki ben topyekün cemiyetti. Cenap Şehabettin, Yahya Kemal gibi isimler daha çok kendi duygu dünyalarıyla öne çıkmaktadır. Toplumsal bağlayıcılıktan, millet değerlerinden bağımsız, kendi nefsinden ibaret ben’e teslim olan ruh için kendisini bağlayan hiçbir inanç sistemi kalmamaktadır. Batı’dan aldığımız “nefsî, dünyevî, maddeci, hayvanî ben” günümüzde her platformda yüceltilen “birey” kavramıyla maalesef hegemonyasını sürdürmektedir. Tanzimatla beraber ruh dünyası Doğu-Batı arasında gelgitler yaşayan Türk aydını tam anlamıyla bir kriz içerisindedir. Türk edebiyatçıları için yeni kızıl elma bilhassa Fransa ve İngiltere’nin maddeci sanat ve estetik anlayışı olmuştur. Onlar hem kendi toplumlarına yabancılaşmış hem Batılı olamamışlardır. Bu krizden Necip Fazıl da etkilenmiş olacak ki çocukluğunda ruhuna işlenmiş inanç kodları olduğu halde Paris’te bohem hayatına düşmüş, fakat bu düşkünlükten asla mesut olmamış, kendisiyle cebelleşip durmuştur. Kaldırımlar şairinin 1924’te yazdığı “Serseri” şiiri onun içinde bulunduğu buhranı, iki ben arasındaki çatışmayı göstermesi açısından dikkate değer:

Yeryüzünde yalnız benim serseri

Yeryüzünde yalnız ben derbederim

Herkesin varsa dünyada yeri

Ben de bütün dünya benimdir derim.

Necip Fazıl, ilk gençlik yıllarında nefsinin esareti altında yaşadığını, nefsine en bayağı yakıştırmalar yaparak ifade etmiştir. Gençlik yıllarına ait şiirlerin birçoğunu Çile’ye almamış, 1950’den evvel kaleme aldığı birçok yazıyı “yok” hükmünde saymış, eski şiirlerini, yazılarını, ilişkilerini gündeme getirenlere “çöp karıştırıcıları” olarak kabul etmiştir. Aslında Necip Fazıl kendi çöplüğünü kendisi ifşa eden biridir, evveliyatının tahammül edilemez biri olduğunu belirtmiştir:

Ancak Mürşid kapısından üflenen, havanın yüzüme çarpmasıyladır ki, çözebildiğim bu sırra, o zamanlar alabildiğine başıboş, genç, pek genç sanatkâr… Sanatı sanat için bildiği gibi, toprak üstü sürüngen yaşayışım da gerçek hayat sanan ve başını göğe kaldıramayan mağrur cüce…

Olamamanın ve tam bulamamanın içine yerleştirdiği huzursuzluğu da hiçbir şey dağıtmıyordu. Geceleri beni topuklarımdan çekip:

—Hani ya, ne vakit?

diye yalvaran sesi duymamak için de, zaman zaman, kendimi kaba nefsaniyetime büsbütün bırakıyor, en sert nefs esareti altında yaşıyordum.”[1]

Necip Fazıl, adına “metafizik buhran” dediği bir ruh atmosferindedir. Bu metafizik buhran sonraki yıllarında buhranlıktan çıkıp mesuliyet duygusu ve aşkla sık sık nükseden metafizik sancıya dönüşmüştür. Necip Fazıl bu tarihten itibaren nefsinde yaşadığı iniş çıkışlarla, içine düştüğü tezatlarla beraber ağır ağır cemiyet adamı, çile adamı olmaya başlayacaktır ki 1934’ten sonra yaklaşık on sene sürecek olan sert iniş çıkışlardan sonra coşkun akan ruhu yatağını ancak bulmuştur. Ruh ve beden bütünlüğü… O, bu durumunu şöyle anlatmıştır:

Genç şair ‘nokta nokta’yı, kabzasına kadar ciğerine girmiş bir bıçak gibi öz eliyle sökerek çöplüğe atmış, fakat şimdi o yaranın yerinde bambaşka bir iltihap peydahlanmıştır. Avrupalının ‘kriz entelektüel’ veya ‘kriz metafizik’ dediği, korkunç üstü korkunç bir buhran, madde ötesini kurcalama buhranı… Her şeyin künhünü, dibini, dayanağını, aslını, zâtını arama belâsı… Zaman nedir, mekân nedir, aydınlık nedir, karanlık nedir, var nedir, yok nedir, ‘ne’ nedir?

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliller köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Ve işte Genç Şair’in ‘Senfoni’ diye başlayıp ‘Çile’ adında karar kıldığı şiirine kaynak:

Evet, her şey bende bir gizli düğüm:

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim, mesafelerden![2]

Necip Fazıl iki şeyle çok uğraşır: Bir cemiyetle, cemiyetin yok edilen ruhuyla ve yok eden güruhuyla bir de kendi nefsiyle… Davası, ideolojisi, imanı, inancı ne ise onun gereğini yapmaya gayret etmiştir. İdeolocyasını örerken duruşuyla kendisinin ve davasının izzetini muhafaza etmeyi önemsemiştir. Bir yanda tek partinin dinî hayata ve Türk milletinin binlerce yıllık ruh dünyasına yaptığı uygulamaları karşısında iyice sinmiş, Batı ve ülkedeki Batılılaşma cereyanları karşısında mağlubiyet psikolojisine düşmüş, mücadele gücünü yitirmiş Hakk’a tapan milletin evlatları; diğer yanda sufilerin, dağ başındaki dervişlerin, içe dönük tasavvufî terbiyenin, menkıbelerin yontup ortaya çıkardığı pasif Müslüman tipi…  Müslüman şahsiyeti pasif ben’i mütevazılıkla karıştırmış; Hz. Ebubekir şahsiyetine sığınırken Hz. Hamza gücü ve cesaretini ve Hz. Ömer öfkesini kaybetmiştir. Oysa ki “Ebubekir-Hamza-Ömer” bir bütündür. Müslüman şahsiyeti adı altında şuuraltında pasifliği ve mağlubiyeti kanıksamış çağ ve kitleler; zalime, sahteliğe, ham ve kabalığa tahammülsüz, izzetine düşkün ve aksiyoner bir dava adamı olan Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu şahsiyeti tabii ki yadırgayacaktır. Şükrü Karatepe’nin tarifi durumu özetler: “(Necip Fazıl) Fikir ve dava mücadelesine başladığı yıllarda ise, devletin baskısıyla şehirleri terk eden İslamiyet”in cahillerin, köylülerin, hamalların, ihtiyar ninelerin ve emeklilerin dini olduğu görüşü yayılıyordu.”[3] Başını içe çekmiş bir cemiyette Necip Fazıl duruşuyla cemiyete “Ayağa kalk Sakarya!” diye haykıran şairdir.

Konforlu bir hayatı terk edip davası uğruna mahkeme koridorlarını aşındıran, yaşadığı dönemin çetin şartlarına rağmen şehir şehir gezip verdiği konferanslarla cemiyeti bilinçlendirmeye çalışan, türlü hücumlara maruz kalan tek başına bir nesildir o. İçindeki cemiyet ben’ini inşa ederken nefsî (hayvanî) ben’iyle mütemadiyen çatışması süren Necip Fazıl hiçbir zaman “davasının izzeti” uğruna kendisini mağdur, mazlum, mağlup göstermemiş, alttan almamış; bilakis bozuk düzen karşısında mağrur duruş göstermiştir. Kan tükürse kızılcık şerbeti içtiğinin resmini vermiştir o. Şiirlerinde sıkça kendisi için kullandığı “sürüngen, alçak, pire, hiç, müflis, âdi, sıfır, uyuz, keçi, cüce, beygir, köpek, serseri, çamur, sefil, şaşkın, hayvan…” kelimeleri onun nefsîne verdiği sıfatlardır. O, Allah, Peygamber ve mürşidi karşısında kendisini en adî mertebede görür. Bu, ulvi bir muhasebenin neticesidir. “Rütbe” şiirinde şöyle der:

Düşünün, ben ne büyük rütbeye tutkuluyum!

Çünkü O’nun kulunun kölesinin kuluyum!

Ruhen mağlup olmuş bir cemiyetin sesi, nefesi olmuş; kalemini bir kılıç gibi kullanarak Hakk’ı tutup kaldırmanın mücadelesini vermiştir.

Necip Fazıl’ın ruhçu ben’i şiirlerinde kendisini oldukça güçlü gösterir: Türk milleti ve tarihi olarak Sakarya Türküsü’nde; ezilmiş, hor görülmüş, hapsedilmiş halk olarak Zindan’dan Mehmed’e Mektup’ta; yozlaşan ve bozulan cemiyet olarak Muhasebe’de ve Destan’da; maddî ben’iyle toplumsal ahlakçı ben’inin çatışmasıyla da Çile şiirinde en güçlü şekilde karşımıza çıkar. Cemiyetin Necip Fazıl’ın en çok bu şiirlerini ezberlemesi, bir manifesto gibi okuması bu şiirlerde kendisini bulmasındandır. Yani Necip Fazıl’ın toplumsal ben’i tastamam toplumun da kendi ben’ini, benliğini bulduğu ben’dir. Türk milleti Mehmet Âkif’te de, Sezai Karakoç’ta da, İsmet Özel’de de kendi ben’ini, öfkesini bulmuştur; bu ben’in zirvesi kuşkusuz Necip Fazıl’dır.

Necip Fazıl’ın millet adına sahiplendiği dava hor, öksüz, yetim ve büyüktür. Ondaki bu öfke, bu duruş olmasa, “Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?” Kendisini öz vatanında garip öz vatanında parya hisseden bir milleti uyandırmak, ona vatanın aslî unsurunun kendisi olduğunu haykırmak ve bunu hiçbir menfaat, makam beklentisi olmadan yapmak… “Sonunda ne rütbe var ne mal” olan bir davanın gönüllüsü, fedaisi, önderi olmak maddeci ruhla, nefisle açıklanabilir mi? Böyle olsa bu hamallıktan başka nedir ki? O “Yüz üstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!” mısrasıyla Türk milletine sesleniyor. Bu sesin, bu davanın sahibi elbette hep ayakta kalmak, hep izzetini korumak zorundadır. Mütevazılık adı altında dağ başına çekilmiş, içe kapanmış, gelene ağam gidene paşam diyen, inanç ve değerlerini kendine kurduğu küçük dünyasında yaşayan bir şahsiyetten bu ses çıkabilir mi? Onun sesinde büyük Türk milletinin sindirilmiş iç sesi, onun dik duruşunda milletinin izzeti vardır.

[1] O ve Ben, s.73,74.

[2] Bâbıâli, s.206, 207.

[3] Şükrü Karatepe, Necip Fazıl Kısakürek’in Kişiliği ve Tesiri, Yeni Şafak gazetesi, 24 Mayıs 1999