Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Bir artist karakter: Dava adamı ve şair Necip Fazıl’da ben-1

Murat Ertaş yazdı: Necip Fazıl; büyükbabasının konağındaki afacan çocukluğunda, Paris’te bohem hayatı yaşayan öğrenciliğinde, Ankara’da ve İstanbul’da yüksek zümre ve edebiyatçılar arasında geçen gençliğinde ve nihayet 1935’ten sonra Efendisinin dizinin dibinde hep aynı mizaçla karşımıza çıkmıştır.

Murat Ertaş yazdı: Necip Fazıl; büyükbabasının konağındaki afacan çocukluğunda, Paris’te

Necip Fazıl’ın mizacı üzerine bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi, söylendi. Birbirinden farklılık gösteren ve birçoğu hatıralarla süslenmiş bu yazıların bazısı Necip Fazıl’a olan hayranlıkla kaleme alındığı için taraflı ve kuru bir methiyeden ileri gitmemekle eleştirilirken bazısı Necip Fazıl’ı sevmenin onun kusurlarını örtmek anlamına gelmediği iddiasıyla kendisinin bile hatırlamak istemediği alışkanlıklarına, hatıralarına yönelttikleri ağır ithamlar nedeniyle eleştirilmiştir. Onun hakkındaki yazıların bir kısmı da Necip Fazıl’a ideolojik önyargıyla yaklaşmakla eleştirilmiştir.

Necip Fazıl portresini ortaya koyan yazıların tümü kuşkusuz onun fıtratından/mizacından beslenmektedir. Hal böyleyken evvela onun mizacını ortaya koymamız gerekir. Talebesi olmaktan onur duyduğum, kıymetli hocam Prof.Dr. Orhan Okay (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) Necip Fazıl’ın mizacını “Bir Fikir ki Sıcak Yarada Kezzap” başlıklı yazısında etraflıca tahlil etmiştir. Okay’a göre onun mizacındaki öfke hali, yazılarının da alâmet-i fârikasıdır:

“…Türk kültürüne yön vermiş fikir yazılarından bir seçme yaparken ihtiyatlı olmayı gerektiren başka bir mekanizması var: Asabiyet. Bu kelimeyi Necip Fazıl için kullanırken bugün unutulmuş olan taassup manâsını da, bilinen hiddet manâsını da kastediyorum. Her ikisi de ona yakışıyor ve şahsiyetinin önemli bir parçası oluyor.”[1]

Orhan Okay hocamızın öne çıkardığı öfke, çocukluğundan ölümüne kadar Necip Fazıl’ın konferanslarının, yazılarının, sosyal ilişkilerinin adeta lokomotifidir. O, öfkesini yalnız yaşamaktan rahatsızlık duymazken öfkesini arkasına takılan kalabalıklara da aşılamak istemiştir. Ona göre öfke fikrin dinamizmidir. “İnsan başını, sıçan kafasından ayıran tek hassa… Ha tüfeği olmayan asker, ha öfkesi olmayan fikir!… Fikir öfkesi, düşünüş tarzlarının asabî cihazı, manivelâsı, icra müessiridir… Onsuz fikir, duvarda veya sandıkta, evde veya dükkânda kalabalıkta veya tenhada, ikide bir ötmekten başka hikmeti olmayan aptal bir guguklu saattir. Fakat o öfkesiz fikir ne kadar acıklı manzaraysa, fikirsiz öfke de o nispette merhamete lâyık levha…[2]

1927’de yazmış olduğu “Azgın Deniz” adlı şiirde görüldüğü üzere Necip Fazıl daha yirmi iki yaşında öfke saçmaktadır:

Hangi öfkeyle yüzün, böyle karıştı yer yer?
Sana yan mı baktılar, bir şey mi söylediler?
Bir şey dinleme artık, artık bir şey dinleme!
Çağır, bütün günahkâr ruhları cehenneme!
Karşına sahil, kaya, insan kim çıkarsa vur!
Vur başına, alemde, kör, sağır, ne varsa vur!
Sal her taraftan, dağdan, gökten, pencereden sal!
Nihayet kala kala dünyada tek kişi kal!

Necip Fazıl’ın mizacının en önemli unsurlarından olan öfkesinin davası için mi, nefsi için mi olduğunu sorgulamak bu durumda anlamını kaybediyor. Öfke onun fıtratında var; aceleciliği gibi, çetin zevki gibi, haksızlığa ve samimiyetsizliğe tahammülsüzlüğü gibi… Ondaki “ben” kalabalıklar içinde tek başına kalmayı göze alabilen güçlü bir “ben”dir.

Necip Fazıl genç yaşında birbirinden farklı inançların, yaşantıların, mesleklerin, şehirlerin, ideallerin zevkini tatmış; bu varlıkları tüm fikrî inceliklerine kadar hissetme, idrak etme ve tanıma ayrıcalığını yaşamıştır. Onu, birbirinden farklı, birbirine zıt muhitlerde şahsına münhasır, paradoks bir sanatkâr, bir gerilim ve öfke adamı olarak kabul etmek, en doğrusu…

İlk gençlik yıllarında kadın, içki, kumar gibi en sert nefis esaretleri altında yaşamış, buna rağmen “fikirde daima ruhçu, tecritçi, sezişçi, keyfiyetçi; sır idrakine bağlı ve ilahi vahdeti tasdikçi” olduğunu iddia eden Necip Fazıl bu hallerini “ateşe kartpostal üzerinden bakmak onu resimden tanımak gibi bir şeydi” şeklinde izah etmiştir. O tam olamamanın, içinde bulunamamanın huzursuzluğuyla dağılırken bu dağılma durumu, yaşadığı bohem sadece kendisine münhasır değildi. Kendisinin de mensup olduğu nesil bir kriz nesliydi. Tanzimatla beraber Türk münevverlerinde (Batı’nın tesiriyle ve yaklaşık bir asırlık mağlubiyet psikolojisiyle) maddeci anlayışla insan nefsini “ben” olarak kabul etmenin, böylelikle Doğu ve Batı arasında ruhen yersiz yurtsuz kalmanın tezahürüydü.

Çocukluk insanın cennetidir ve insan ömrü boyunca çocukluğunda yaşadıklarına özlem duyar. İnsanın şahsiyet terbiyesi, mizacı çocukluğunda tamamlanır ve meşhurdur ki kişi yedisinde ne ise yetmişinde odur. Necip Fazıl çocukluğunda kalbinde taht kurmuş ümmî bir anneanne ile tablolaşan İslâmî hayat yaşamıştır. Oldukça hareketli, kabına sığmaz çocukluk dönemi geçiren Necip Fazıl’ın şahsiyetinde en büyük tesir annesinin ve anneannesinindir. Din hakkındaki dağınık malumâtı onun o dönemine aittir. Necip Fazıl babasını küçük yaştayken kaybetmiştir. Ayrıca Necip Fazıl’ın büyük babası Necip Bey de Maraş müftüsüdür. Çemberlitaş’ta doğduğu konak ise içinde aşçıların, yamakların, hizmetlilerin, halayıkların, arabacıların ve evlenmemiş Fransız mürebbiyelerin olduğu Osmanlı devletinin yıkılış döneminin klasik konağıdır.

Necip Fazıl; büyükbabasının konağındaki afacan çocukluğunda, Paris’te bohem hayatı yaşayan öğrenciliğinde, Ankara’da ve İstanbul’da yüksek zümre ve edebiyatçılar arasında geçen gençliğinde ve nihayet 1935’ten sonra Efendisinin dizinin dibinde hep aynı mizaçla karşımıza çıkmıştır. Tüm insanlar gibi… Mizaç değişmez, değişen fikir ve alışkanlıklardır…

Necip Fazıl içinde yaşadığı gelgitleri, nefsiyle yaptığı çetin muharebeyi yazılarında ve şiirlerinde sıkça itiraf etmekten çekinmemiştir. Onun hikayesi insanın kadim hikayesinden başka bir şey değildir esasında. O yazılarında ve bilhassa şiirlerinde hiçbir insanın cesaret edemediği biçimde orta yerde bu acizliğini, tutarsızlıklarını ve içindeki fırtınaları yüksek sesle itiraf etmiştir. Onun bir türlü kaçamadığı zıtlıklar, nefsiyle yaşadığı çatışma “Çile” şiirinde şöyle dile gelmiştir:

Ne yalanlarda var ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

Necip Fazıl mürşidi Abdülhakim Arvasî’yle tanıştıktan sonra dünyevî duyguları, ihtirasları, kederleri, içlenmeyi ve diğer ruh polemiklerini işleyen şairliği reddediyor artık. Allah’ı aramak, sonsuzluğa sevdalanmak gibi bir derde düştükten sonra ancak şair yüce bir sanatkâr olabilir:

Ver cüceye, onun olsun şairlik

Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta…

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak… (Çile)

Necip Fazıl “Sen” başlıklı şiirinde nasıl bir kirliliğe düştüğünü itiraf eder:

Seni buldum bulduysam

Gökten bir davet duysam

Ben ki, suçumu yuysam,

Su biter kurnalarda…

Allah Derim” şiirinde şair “Sırtımda, taşınmaz yükü göklerin / Herkes koşar, zıplar, ben yürüyemem!” derken “Olmaz mı?” şiirinde “Bir parçacığım ben, bütüne hasret!” mısralarıyla Allah’ın karşısındaki acziyetinin farkında olduğunu göstermektedir. Abdülhakim Arvasî ile tanıştığı 1934 yılına ait “Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum; / Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…” mısraları aslında Necip Fazıl’ın kimin, neyin karşısında tevazu gösterdiğinin, göstereceğinin ilanıdır.  Şöyle ki; 1928’de Cumhuriyet gazetesinde Yaşar Nabi Necip Fazıl’ı “Bir mısraı, bir millete şeref verecek şair!” Abdülhâk Hamit Tarhan‘ın eşi Lüsyen Hanım da, 1934 kışında Necip Fazıl İstanbul’da bir bankada muhasebe şefliği yaptığı sırada onu ecnebilere “Otuzdan aşağı şairlerimizin en üstünü!” cümleleriyle takdim ettiği görülür. 1934 öncesi şairliği dönemin otoriteleri tarafından takdir gören Necip Fazıl yüreğinde uhrevî kımıldanmaların başlamasından evvelki bu dönemine “çocukça” bir ad veriyor: Uçurtma uçurmak! Hatta aynı tarihlerde yazdığı başka mısralarda ruhî dönüşümünden evvelki şairliğini “çelik çomak oynamak”la tanımlar.

Anladım işi, sanat, Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…

Kaç şair vardır, kendisinin dünyevî en parlak dönemiyle ilgili herkesin içinde bu cümleleri kullanan:

Ensemin örsünde bir demir balyoz;

Kapandım yatağa son çare diye

Bir kanlı şafakta bana çil horoz;

Yepyeni bir dünya etti hediye…

Necip Fazıl , Abdülhakim Arvasî’yi şiirlerinde “Allah dostu ve mürşid” kelimeleriyle anar:

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel

Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel. (Allah Dostu)

“Mürşid” şiirinde:

Bakan yakan gözlerle, bir kerecik baktınız;

Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!

Çile”nin başına aldığı “Şiirlerim ve Şairliğim” takdim yazısını şöyle tamamlar: “Şiir bu mukaddes eşiğin süpürgesi; şair de boynundaki süpürücülük borcuyla insanoğlunun en yüksek rütbelerinden birisi… Ben, bu rütbelerin en yükseği içinde, O’nun ümmetlik liyakatinin en alçak ferdi olarak, o mukaddes eşiğin süpürücüsüyüm! Kendimi böyle takdim edeyim!” derken o yücelik içerisinde, O’nun huzurunda kendisini “alçak fert” olarak ifade etmesi Necip Fazıl’ın ömrünce değişmeyen takdimidir.

[1] Orhan Okay, Kendi Sesinin Yankısı-Necip Fazıl Kısakürek, İst.2001, s.11,12

[2] Necip Fazıl Kısakürek, Hücûm ve Polemik, Büyük Doğu yay. İst.1992, s.43.