Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Romantize edilmiş tahakküm: Ali ve Nino

Kurban Said mahlasıyla yayımlanan Ali ve Nino (1937), yüzeyde Doğu ile Batı arasında konumlanan romantik bir aşk hikâyesi gibi görünse de, derin yapısında kolonyal tahayyülün ortaya çıkardığı hiyerarşileri yeniden dolaşıma sokan problemli bir temsil rejimi kurar.

Kurban Said mahlasıyla yayımlanan Ali ve Nino (1937), yüzeyde Doğu

(Fotoğraf: Batum’daki Ali ve Nino heykelleri.)

Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi arifesinde Bakı’da (Bakû) geçen hikâye, Türk Müslüman aristokrat Ali Han Şirvanşir ile Gürcü Hristiyan prenses Nino Kipiani’nin imkânsız aşkını merkeze alırken; Müslüman–Türk kişiliği tarihî, kültürel ve ahlâkî olarak sürekli savunma pozisyonuna iten, Batılı ve Hristiyan ferdî ise norm, kıstas ve ilerleme ekseni olarak kodlayan bir öykü stratejisi inşa eder. Bu yönüyle roman, Edward Said’in Oryantalizm kavramsallaştırmasının edebî bir tezahürü olarak okunmaya son derece elverişlidir.

Metnin temsil krizini görünür kılan ilk eşik, Doğu–Batı geriliminin eşitler arası bir karşılaşma olarak değil, sessiz bir hiyerarşi olarak kurulmasıdır. Doğu, estetikleştirilmiş bir geri kalmışlık ve romantik nostalji alanına indirgenirken; Batı, sorgulanmayan bir evrensellik iddiasıyla ilerleme ve rasyonaliteyi temsil eder. Bu yapı içinde Müslüman–Türk kimliği, kendi başına yeterli ve tamamlanmış bir özne olarak değil; Batılı normlarla temas ettikçe anlam kazanan, aksi hâlde eksik kalan bir konumda temsil edilir. Böylece roman, yüzeyde kültürel diyalog söylemini dolaşıma sokarken, derinde kolonyal tahminleri yeniden düşündürür.

Bu ideolojik mimarinin merkezinde Ali Han Şirvanşir karekteri yer alır. Ali, soylu kökenine ve kişisel erdemlerine rağmen öykü boyunca içsel bir gerilim, kültürel bir eksiklik ve modernliğe uyum sorunu ile kuşatılır. Müslüman–Türk kimliği, ontolojik bir bütünlük olarak değil; Batı ile karşılaşınca ya törpülenmesi ya da romantik bir geçmiş fantezisine indirgenmesi gereken bir miras gibi sunulur. Ali’nin şiddet, töre ve “doğulu onur” kavramlarıyla ısrarla ilişkilendirilmesi, onun bireysel ahlâkını kolektif, geri ve ilkel bir kültürün uzantısına dönüştürür. Bu temsil, Homi Bhabha’nın fixity (sabitlenmiş kimlik) kavramıyla açıklanabilecek biçimde, Müslüman şahsiyeti değişmez bir gelenek hapishanesine mahkûm eder.

Ali’nin entelektüel kapasitesi, duygusal derinliği ve ahlâkî sezgileri ise ancak Batı ile temas ettiği ölçüde görünür olur. Batı eğitimi, Avrupaî hayat ve Nino ile kurulan ilişki, Ali’nin “tamamlanma” imkânı olarak sunulur. Bu üslûp tercihi, Müslüman–Türk karakterin kendi tarihî ve kültürel kaynaklarıyla yetkin bir kişilik olamayacağı, ancak Batılı normlarla temas ettiğinde anlam kazanacağı yönündeki kolonyal varsayımı yeniden üretir. Ali’nin Batı’ya duyduğu eşzamanlı hayranlık ve tiksinti, sömürgeleştirilmiş şahsiyetin zihinsel bölünmüşlüğünü yansıtır; ancak bu bölünme, yapısal bir tahakküm ilişkisi olarak değil, Doğu’nun içsel bir kaderi gibi sunulur.

Bu ikiliğin karşı ucunda konumlanan Nino Kipiani, romanın ideolojik merkezini temsil eder. Hristiyan, Avrupalı ve modern bir kadın olarak Nino, yalnızca Ali’nin aşk nesnesi değil; aynı zamanda onun kültürel dönüşümünün kıstası ve ahlâkî imtihanıdır. Hürriyet, bireysellik ve rasyonalite Nino’nun kişiliğinde somutlaşırken; Ali’nin dünyası duygusal, irrasyonel ve baskıcı olarak çizilir. Böylece klasik kolonyal ikilikler—Doğu/Batı, gelenek/modernlik, irrasyonalite/akıl—yeniden ve doğal kabul edilen bir düzen içinde kurulmuş olur.

Nino’nun Ali’ye yönelttiği eleştiriler, metin içinde bireysel görüşler gibi takdim edilse de, romanın genelinde Batılı epistemolojinin evrensel doğrularını temsil eder. Batı sorgulanmayan bir norm hâline gelirken; İslâm ve Türk kültürü sürekli açıklanması, savunulması ve dönüştürülmesi gereken problemli alanlar olarak gösterilir. Bu yapı, Batı’nın kendini tanımlamak için Doğu’yu eksik ve sorunlu bir “öteki” olarak inşa ettiği oryantalist söylemin klasik bir örneğidir.

Romanın en problemli boyutlarından biri, Sünnî İslâm’ın sistematik biçimde Vahhabî bir katılık, kadın düşmanlığı ve şiddet eğilimiyle özdeşleştirilmesidir. İslâm, ahlâkî ve metafizik bir sistem olarak değil; bireysel özgürlükleri bastıran, modern hayatla uzlaşamayan bir kültürel yük şeklinde temsil edilir. Tarihî ve dinî açıdan son derece indirgemeci olan bu yaklaşım, ideolojik olarak işlevseldir: İslâm’ı tek boyutlu ve fanatik bir yapı gibi sunarak Batılı müdahaleleri ve kültürel üstünlük iddialarını meşrulaştırır. Sünnî İslâm’ın zengin fıkhî, tasavvufî ve entelektüel mirası görünmez kılınırken, din donmuş bir “çöl teolojisi”ne indirgenir.

Bu noktada metin, yalnızca bir aşk hikâyesi olmaktan çıkarak İslâm dünyasına dair epistemik şiddet üreten bir temsil mekanizmasına dönüşür. Gayatri Spivak’ın ifadesiyle, alt-koloniyal özne konuşturulmaz; onun yerine Batılı anlatıcının onun adına konuştuğu bir ifade alanı kurulur. Ali’nin dinî ve kültürel hayatı, içeriden bir anlam dünyası olarak değil, dışarıdan tanımlanan ve denetlenmesi gereken bir mesele olarak sunulur.

Sessiz hiyerarşinin bir diğer boyutu, roman boyunca inşa edilen ikinci sınıf vatandaşlık hissidir. Müslüman–Türk karakterlerin kamusal alandaki varlığı sürekli bir gerilim ve güvensizlik çerçevesinde tasvir edilir; siyasî karar alma süreçlerinde edilgen, modernleşme hamlelerinde gecikmiş ve etik olarak sorunlu bir topluluk imgesi üretilir. Buna karşılık Hristiyan ve Avrupalı figürler düzen kurucu, rasyonel ve ilerletici aktörler olarak konumlandırılır. Hukuken eşit görünen, ancak kültürel olarak eksik ve sorunlu addedilen bu şahsiyet, postkolonyal literatürdeki “yarı-medeni” figürle örtüşür.

Bakı’nın (Bakû) ve Kafkas coğrafyasının egzotik bir sahne olarak sunulması da bu temsil rejimini pekiştirir. Mekân, çoğu zaman “Binbir Gece Masalları” estetiğiyle tasvir edilir; ancak bu egzotizm, bölgenin tarihî direncini, siyasî karakterini ve sömürgeci tahakküme karşı geliştirdiği mücadele biçimlerini görünmez kılar. Ali’nin trajedisi, sömürgeci yapıların eleştirisi olarak değil, Doğu’nun değişime direnen doğasının kaçınılmaz sonucu gibi çerçevelenir. Böylece hikâye, Doğu’nun Batı’ya teslimiyetini örtük biçimde zorunlu ve kaçınılmaz gösterir.

Netice olarak Ali ve Nino, edebî gücü ve söylemsel cazibesine rağmen mâsum bir kültürlerarası aşk hikâyesi olarak okunamayacak kadar yoğun bir ideolojik yük taşır. Roman, Müslümanları ve Türkleri estetikleştirilmiş bir geri kalmışlık içinde temsil ederken; Batı’yı normatif, evrensel ve kurtarıcı bir konuma yerleştirir. Sert bir postkolonyal okuma, metnin yalnızca ne anlattığını değil, neyi sistematik biçimde dışladığını, çarpıttığını ve susturduğunu da açığa çıkarır. Bu bağlamda Ali ve Nino, Doğu’yu anlatan bir metinden ziyade, Batı’nın Doğu’yu nasıl görmek istediğini ifşa eden; sömürgeci bakışın edebî bir aynası olarak değerlendirilmelidir.

Kaynakça:

Kurban Said. Ali ve Nino. Qanun Yayınevi, Bakı, 2018.

Edward W. Said. Oryantalizm. Çev. Nezih Uzel. İrfan Yayınevi, İstanbul, 1998.

Homi K. Bhabha. Kültürel Konumlanış. Çev. Tahir Uluç. İnsan Yayınları, İstanbul, 2016.

Gayatri Chakravorty Spivak. Madun Konuşabilir mi? Çev. Emre Koyuncu. Dipnot Yayınları, İstanbul, 2020.