Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Edebiyat ve gazetecilik bir arada: Abdülhamid döneminde Osmanlı matbuatı

Osmanlı dönemindeki süreli yayınlar için kullanılan kavramlar da oldukça çeşitlidir. Gazete, mecmua, dergi, ceride, mevkute, jurnal ve risale gibi farklı adlandırmalar bulunur.

Osmanlı dönemindeki süreli yayınlar için kullanılan kavramlar da oldukça çeşitlidir.

Osmanlı’da süreli yayıncılığın temeli, devlet eliyle 1831’de yayımlanmaya başlayan Takvim-i Vekayi ile atıldı. Ancak bu girişimden yalnızca dokuz yıl sonra, yarı özel nitelikteki ikinci gazete Ceride-i Havadis, William Churchill tarafından neşredilerek Osmanlı basın tarihinde önemli bir dönemeç oluşturdu. Bu yönüyle Ceride-i Havadis, İstanbul’da Türkçe yayımlanan ikinci gazete olarak anılmaktadır. [1]

Aslında İstanbul’da, Takvim-i Vekayi’den önce de matbu yayınlar mevcuttu. Fransız Sefareti tarafından çıkarılan Le Bulletin de Nouvelles, Eylül 1795’te okurla buluşarak İstanbul’daki ilk süreli yayın örneklerinden biri oldu. Ardından yine Fransızca çeşitli gazeteler yayımlandı. 1831 sonrasında farklı dillerde yayınların çoğalmasıyla birlikte İstanbul matbuat çevresi, giderek “Babıâli basını” adıyla bilinen kültürel bir merkez hâline gelmeye başladı. [2]

Osmanlı dönemindeki süreli yayınlar için kullanılan kavramlar da oldukça çeşitlidir. Gazete, mecmua, dergi, ceride, mevkute, jurnal ve risale gibi farklı adlandırmalar bulunur. Dönemin yayınları çoğu zaman kendilerini “gazete” olarak tanımlasa da içerikleri bakımından dergi formatını taşır; aynı şekilde dergi görünümünde olup gazete olarak tanıtılan yayınlar da vardır. [3] Dolayısıyla 19. yüzyıl Osmanlısında “gazete”, “dergi” ve “mecmua” kelimeleri çoğu zaman aynı anlamda kullanılmıştır.

Osmanlı basın tarihinde gazetecilik ile edebiyatçılığın iç içe geçtiği “matbuat” kavramının net bir şekilde oluşması uzun bir süreç almıştır. Sadece basın yasalarının değil, mesleki etik çerçevesinin bile tam anlamıyla belirginleşmediği bu dönemde, gazete ve dergi tanımlarının belirsizliği dikkat çeker. Bu yapı taşlarının belirginleşmesi ise büyük ölçüde II. Abdülhamid döneminin, özellikle de Malûmatçı Baba Tahirli yılların ürünüdür. Basın kültürünün kurumsallaşması için yaklaşık 60–70 yıllık bir zamanın geçmesi gerekmiştir.

Dönemin matbuatında görülen “gazete mi dergi mi?” tartışmasının yanı sıra, “İstibdat” yönetimiyle ilişkilendirilen sansür uygulamaları da önemli bir başlık oluşturur. Basın etiğinin henüz oturmadığı bu ortamda, devletin karşı karşıya kaldığı sorunlar sansürün gerekçelerini de belirlemiştir. II. Abdülhamid devrinde ortaya çıkan Ermeni olayları, Osmanlı–Yunan Harbi, imparatorluk coğrafyasındaki milliyetçi hareketler ve Rusya’ya karşı sürdürülen denge siyaseti, sansür politikalarının temel dinamikleri arasında yer almıştır.

Devletin tehdit edici önlemler içerisinde kalan matbuatın kontrolü ve sansür kurulundan yayınların geçirilmesi sadece II. Abdülhamid dönemine has değildi. Önceki yönetimlerin döneminde matbuatın kontrolü adına çeşitli girişimlerde bulunulmuş ve önlemler alınmıştır. Elbette diğer devletler gibi Osmanlı’da kendince tedbirler alırken bu da “devlet olmanın gereği” şeklinde açıklanabilir.[4]

“Her hükümet, basını iktidarının hasmı olarak görür ve kalabalıkları yönlendiren bu gücü dizginlemeye çabalar,” tespitinde bulunan Özgül, Osmanlı’nın 1809’da Fransızca basına kısıtlama getirmeye çalıştığına, “yandaş basın”ın ödüllendirdiğine dikkat çekerken Sultan II. Mahmud’un bu gizli gücün çok erken tarihlerde fark ettiğine vurgu yapmaktadır. Böyle önlemlerin dünyada kurulmuş bütün devletlerin politikasında haklı olarak yerini aldığını belirtmemiz gerekir.

Mustafa Kemal Paşa üzerinden söze devam ediyoruz. Mekteb-i Harbiye’de talebelik günlerinde, elle çoğaltılan okul gazetesinde yazılar kaleme alır.[5] İstanbul’da çıkan Minber Gazetesi’ne 1918’de ortak olduğunda basının gücünü yakından görür ve takdir eder. Anadolu’ya geldiğinde Albayrak gazetesini destekler. Ardından İrâde-i Milliye ile Hâkimiyyet-i Milliyye’nin neşredilmesine destek olurken, buradaki basın gücünü kendine lehine dönüştürür.[6]

Uzun yıllar geçmesine rağmen hâlâ o dönemdeki baskıdan söz edilmesi tuhaf gelmektedir. II. Abdülhamid ile sansürün yan yana getirilmesi kimi tarihi gerçeklerin üstünün örtülmesine sebebiyet verdiğini ihtimal dâhilinde söyleyebiliriz.

Sansürün sadece Abdülhamid dönemine mahsus olmadığını bir kez daha yinelerken döneme dair şu tespiti not edelim: “Sansürün, Sultan II. Abdülhamid ve ‘istibdâd’ ile birleştirilmesi yanlış olur çünkü basın yoluyla gelebilecek olumsuz etkilere karşı hazırlıklı bulunmak, devlet olmanın ilkeleri arasında görüldüğü için, tarih boyunca ve her ülkede sansür varolagelmiştir. Sultan II.Mahmud’dan Abdülaziz’e kadar ki pek çok basın kısıtlamasına rastlandığı hâlde, bütün suçun II. Abdülhamid’e yüklenmesi haksızlıktır. Nitekim sultan, hal’ edilirse yasakların da kalkacağını düşünen safdiller, 1908’de ilan edilen Meşrutiyet’in akabinde, sadece bir sene rahatça nefes alabilirler.”[7]

“Mecmualar Devri” de denilen II. Abdülhamid döneminde dergiler piyasaya, edebiyat da dergiye hâkimdir. İşte bu dönemde bütün sızlanmalara ve şikâyetlere rağmen edebiyat olumlu yönde gelişme göstermiştir. Tematik dergilerin ortaya süratle çıkışı yine bu döneme denk düşmektedir.[8]

Dönemin ünlü isimlerinden -Malûmatçı Baba Tahir- Mehmed (Baba) Tahir Bey’in imtiyazındaki Malûmat’ın edebiyatın gelişimine katkı koyduğuna şüphe yoktur. Aynı çerçevede Tahir Bey’in kitap yayıncılığı ile çıkarmış olduğu diğer süreli yayınların katkıları yadsınamaz. Tahir Bey’in neşrettiği yayınları bütün olarak değerlendirdiğimizde edebiyatın yanı sıra gazeteciliğin olumlu yönde gelişme göstermesini tetiklediğini söyleyebiliriz. Faaliyetlerinin gerçekleştiği ve evvelce söylediğimiz gibi öncesinde ve Tahir Bey’in döneminde daha doğru dürüst günümüzde bilinen manasıyla basın-yayın etik kuralları yoktur. O dönemler devletten aldığı maddi yardımı gazete/dergisinde neşrederek okuruna gururla anlatan matbuat patronunu düşünün ve bu tavrı günümüz basın patronlarından biri yapsa ne düşünürdük acaba?

Yine o dönemler matbuatın yani bir süreli yayının devlete yakın bir çizgide durmasını belli etmesi güçlü olduğu imajını verirken, bunun okura yansıyarak tuhaf bir münasebetin çıkışını zuhur eder. Gazete/dergi okuru, saraya yakın duran ve saray tarafından itibar gördüğüne inandığı sayfaları okumaktan hayli memnun olurken kendisini devlete yakın görür. Okurun matbuat hakkında ne düşündüğünü muhteva eden teferruatlı araştırmanın olmaması, dönemin anlaşılmasında eksikliğe sebebiyet verdiğini söylemek gerekir. Yine o dönem okur her yazılana büyük oranda inanmaktadır.

Gazete/derginin tarafgir yaklaşımını az sayıda okur kabul görmez, fakat çoğunun bundan şikâyeti yoktur: “Büyük ekseriyet, ‘taltîf-i pâdişâhîye mazhar’ bir periyodiği kendisine daha yakın hissetmeyi sürdürür. Nitekim patronlar da bunu pek rânâ bildiklerinden, saray tarafından her ödüllendirilişlerinde utanç duymak yerine bunu alayişle karşılar ve kocaman, süslü teşekkür ilanlarıyla okurlarına duyururlar.”[9]

DİPNOTLAR:

[1] Fatih Bozkurt-Burhan Çağlar (Editörler), İmparatorluğun Son Asrında Osmanlılar, Kronik Kitap&Osark Yayınları, Aralık 2021, s. 135.

[2] M. Kayahan Özgül, Periyodiklerin İstanbul Kültürüne Etkileri, Antik Çağ’dan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, İstanbul 2015, s. 182.

[3] Kenan Demir, Osmanlı’da Dergiciliğin Doğuşu ve Gelişimi (1849-1923), Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, S: 9, Nisan 2016, s. 73, 75.

[4] Özgül, age., s. 188.

[5] Yücel Özkaya, Milli Mücadele’de Atatürk ve Basın (1919-1921), Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 3. Baskı, 2014, s. 3.

[6] Özgül, age., s. 187.

[7] Özgül, age., s. 188.

[8] Özgül, age., s. 186.

[9] Özgül, age., s. 202.

OKUMA TAVSİYESİ:

Mehmet Poyraz, II. Abdülhamid Dönemi Matbuat Şahsiyeti Baba Tahir ve Malûmât, KDY, 2022.