Okumak ve elbette ki yazmak; hayatı kavramaya, değerlendirmeye, anlamlandırmaya ve iyi yaşamaya katkı sağlıyor.
A.Vahap Akbaş, okuyan ve yazan bir insan.
Göğe Çizilmiş Resimler adlı kitabında, “Okumak, definenin şifresini çözmektir.” diyen ve eline geçen her kitabı okumak çabası güttüğü denemelerinden anlaşılan Akbaş’ın defineden kastı sanıyorum ki hayattır.
Biraz İhanet adını taşıyan kitabındaki Kitaplar Ve Çiçekler isimli yazısında, “Çünkü okuyucusu olmayan kitaplar bir kıymet taşımazlar.” diyor ya, sanki her kitaba okumak suretiyle bir değer sağlamak çabasındadır. Üstelik iyi bir okuyucu tarafından okunmuş olacaktır o kitaplar.
Bana İstanbul’da kar yağarken yürümenin zevkini hatırlatan ve Vezneciler’e çıkılan caddede yeşil mercimek çorbası içmenin, Süleymaniye’de ise kuru fasulye yemenin tadını özlettiren bir romanı var: Alevler Ve Güller. Akbaş, yazmak ihtiyacını, belki daha yerinde bir söyleyişle yazmak zorunluluğunu bu romanında şöyle vurguluyor: “Bir defter, bir kalem edindim. Yazmasam ölebilirdim.”
Akbaş’ın kalemi okuyucuyu meraklandırmak ve yormak özelliği barındırıyor
İnziva Notları’nda yer alan Romanya Mektupları başlıklı yazısı beni meraklandırdı ve biraz zahmete soktu. Bu yazısında; Ahmet Rasim’in, Romanya’da yemiş olarak tüketilen ayçiçeğinin Türkiye’de o zamanlar yenilmediğini, papağan yemi olarak kullanıldığını yazdığını aktarıyor.
Üşenmedim, Ahmet Rasim’in Romanya Mektupları’nı daha geniş bilgi verdiği umuduyla taradım; Akbaş’ın aktardığından fazlası yoktu.
Ahmet Rasim, onca şehirde göremediği ayçiçeğini İbrail’de görmüş, üstelik de Türkiye’de insanlarca tüketilmediğini söylüyor..
Benim görgüye de dayalı bilgim ise çok değişik.
Gündöndü, günebakan, çekirdek gibi isimlerle de anılan ayçiçeği tohumu Trakya’da tam bir eğlenceliktir.
Kapı önlerine oturan hanımlar hem muhabbet ederler hem de çekirdek çitlerler. Parklarda ve dahası caddelerde aynı manzara söz konusudur. Ayçiçeği çıtlatmaya bir başlayınca bırakamazsın zaten.
Bu konuda ansiklopedi karıştırmak ihtiyacı da duydum. Rehber Ansiklopedisi’nde, özellikle Marmara ve Ege bölgelerinde çok ekilen ayçiçeği tohumlarının ülkemizde yaygın bir şekilde çerez olarak tüketildiği bilgisi veriliyor.
Ortaya şöyle bir netice çıkıyor: Ahmet Rasim’in devrinde ayçiçeği tohumu Türkiye’de yalnızca papağanlara yediriliyordu, sonradan çerez olarak yenilmeye başlandı veya Ahmet Rasim’in tespiti yerinde değil.
İnziva Notları’nda sözü edilen Raşit’e ne olduğunu merak etmekten de uzak duramadım.
Raşit bir meczupmuş. Müzik âleti çalabilen, kitap okuyan, Karagöz taklidi yapan, düşüncelerini insanlara açıklayabilen bir meczup. Meczupluğu nerede derseniz, eski giysilerle dolaşmasında ve mantıklı konuşurken birden dağıtmasında.
Raşit’i meczup olarak tanımlamak doğru mu diye Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı Türkçe Sözlük’teki karşılığına bakıyorum. İki karşılık verilmiş. Biri: Tanrı aşkıyla aklını yitirmiş kimse. Diğeri: Aklını yitirmiş, deli, sapık.
Türk Dil Kurumu’nun tanımları beni kesmeyince Şemseddin Sâmi’nin Kâmûs-ı Türkî’sine de bakmak gerekti. Burada meczubun üç karşılığı var. İlki: Cezbedilmiş, bir yöne doğru çekilmiş. Diğeri: Cezbeli, gönlü Allah sevgisiyle dolu ve bu sevgi ile kendinden geçmiş. Sonuncusu: Deli, çıldırmış, abdal.
Raşit’in sapık olmadığı açık. Ancak meczupluğunun kaynağını açıklamamış Akbaş, yine de meczubun boş adam olmadığı anlaşılıyor.
Çorlu Hükûmet Konağı’nın gediklisiyken birden görülmezleşen meczuptan yeni bir haber alıp almadığını bir fırsatını bulup öğrenmek gerekiyor. Okuyucuya bu kişiyi tanıtan ve meraklandıran Akbaş’ın görevidir son durumu araştırıp bilgimize sunmak. O’na düşüyor yorulmak.
Belki yakın gelecekte, Çorlu yakınındaki bahçesinde bir kez daha ağırlar. Bu konuyu o zaman yüz yüze irdeleriz.
Vahap Akbaş’la ilgili sözü şair tarafıyla bağlamak yerinde olur sanırım.
Şu mısralar Mavi Sesli Şiirler adlı kitabındaki Bir Özge Sevda başlıklı dörtlüğünden: “Gelin, gelin benim kelimelerim;/ Gelişiniz düğün dernektir bize.”
*Erdal Noyan, Zaman Irmağı, İstanbul, 2017
