<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Murat Ertaş &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<atom:link href="https://ankaraedebiyat.com.tr/author/muratertas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<description>Edebiyat ve kültür sanat haberleri...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 27 Mar 2026 03:38:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2025/11/ankara-edebiyat-site-logo-001-150x150.jpg</url>
	<title>Murat Ertaş &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Atatürk Üniversitesi Seyfettin Özege Yazma Eserler Koleksiyonu ve Özege Sempozyumu</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ataturk-universitesi-seyfettin-ozege-yazma-eserler-koleksiyonu-ve-ozege-sempozyumu/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ataturk-universitesi-seyfettin-ozege-yazma-eserler-koleksiyonu-ve-ozege-sempozyumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2026 03:36:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet Seyfettin Özege]]></category>
		<category><![CDATA[sempozyum]]></category>
		<category><![CDATA[Seyfettin Özege]]></category>
		<category><![CDATA[Seyfettin Özege kataloğu]]></category>
		<category><![CDATA[Seyfettin Özege sempozyum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9073</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: 1961’de Seyfettin Özege bir ömür biriktirdiği kıymet biçilemeyecek değerdeki bu kitaplarını kitaplarının fişlenmesi ve kataloğunun hazırlanması şartıyla Erzurum’a göndermiştir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1990’ların başı fakültede öğrenciyiz. Hocalarımızın ve bilhassa Prof.Dr. Orhan Okay hocamızın dilinde bir “Seyfettin Özege” adı…</p>
<p>Orhan Okay hocamızı ısrarla bizim Atatürk Üniversitesi’ndeki Seyfettin Özege Yazma Eserler Bölümünü görmemizi isterdi. Nihayetinde bitirme tezimi rahmetli hocam <strong>Prof.Dr. Avni Gözütok</strong>’un yönlendirmesiyle Seyfettin Özege Kütüphanesinde dilbilimle ilgili eserlerin kataloğunu yaparak lisans öğrenimimi tamamlamış ve “Türkolog” ünvanını almıştım.</p>
<p>Yıllar sonra 9 Kasım Aziziye Zaferi öncesi II. Abdülhamd’in Erzurum ahalisine irad ettiği fermanını Seyfettin Özege yazma eserler bölümünden temin ettiğim, Ahmet Mithat Efendi&#8217;nin  1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı&#8217;nı (93 Harbi) ele alan, büyük oranda belgelere dayalı, savaşın hemen ardından 1878&#8217;de yayımlanan önemli bir tarihî ve siyasi çalışma olan <a href="https://www.google.com/search?q=Z%C3%BCbdet%C3%BC%27l-Hakay%C4%B1k&amp;oq=Ahmet+Mithat+Efendi+hakay%C4%B1k&amp;gs_lcrp=EgZjaHJvbWUyBggAEEUYOTIHCAEQIRigATIHCAIQIRigAdIBCTc3MTNqMGoxNagCCLACAfEFIQcpJRm0Ci3xBSEHKSUZtAot&amp;sourceid=chrome&amp;ie=UTF-8&amp;ved=2ahUKEwj86-n21b2TAxV8SPEDHYabLPsQgK4QegQIARAB" target="_blank" rel="noopener">Zübdetü&#8217;l-Hakayık</a> (Hakikatlerin Özü) adlı eserinde bulmuş ve bu önemli fermanı Erzurum kültür tarihine kazandırmıştım.</p>
<p>Ardından Seyfettin Özege ile daha çok bilgiye ulaşmaya çalışmıştım ama <strong>Prof.Dr. Ali Utku</strong>’nun bir makalesi dışında pek bir şey bulamamıştım.</p>
<p>Özege merakımı şehrin kültür mahfillerinde dillendirince 2012 yılının 19 Kasım günü, Erzurum araştırmacılarından Naci Elmalı, beni Mustafa Koca ile tanıştırdı. Kimdi <strong>Mustafa Koca</strong>?</p>
<p>Mustafa Koca 1342 (1926) doğumluydu. Kendisi Sinop Gerzeli; lâkin 1952’den sonra Erzurum’da yaşamış. Erzurum’un yerli ailelerinden Aşıroğluların eniştesi. Palandöken ilçemizde Yenişehir semtinde, hemen Solakzâde Camii’nin gölgesindeki evinde tek başına yaşıyordu, o da göçe eyledi öte âleme. Allah rahmet eylesin.</p>
<p>Mustafa hoca, 1952’de Erzurum’a Türk Dili ve Edebiyatı muallimi olarak gelmiş, değişik okullarda muallimlik yaptıktan sonra 1972’de Atatürk Üniversitesi Kütüphane Dokümantasyon Başkanlığı’nda göreve başlamış. Emekli olduğu 1992’ye kadar bu görevde kalmış. Kendisine Atatürk Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki yazma eserlerden oluşan Seyfettin Özege Bağış Kitaplığı’nı sormuştum. Özege kimdi ve bu kitapları neden Erzurum’ a bağışlamıştı? Öyle ya, 1728-1928 yıları arasında eski harflerle basılmış Türkçe eserler, Osmanlı coğrafyasının kültürünü, geleneğini, bilim anlayışını, sanat zevkini, diplomasisini bugünlere taşıyordu. Bu eşsiz koleksiyonu (52 bin ciltten çok kitap) Erzurum’a kazandıranı Erzurum’da kaç kişi tanıyordu?</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9074" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfeddin_ozege.jpg" alt="" width="800" height="450" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfeddin_ozege.jpg 800w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfeddin_ozege-400x225.jpg 400w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfeddin_ozege-540x304.jpg 540w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><strong>Seyfettin Özege</strong> (1901-1981), aslen Artvinli olmasına rağmen İstanbul dışına pek çıkmamıştır. Hele Erzurum’a hiç gelmemiştir. Kendisi 1921’de Mekteb-i Mülkiye’yi, 1924’te Hukuk Mektebi’ni bitirdi. 1950’ye kadar değişik bankalarda çalıştı. 1957’de kurulan genç üniversitenin oldukça fakir olan kütüphanesinin durumunu, o sıralar Atatürk Üniversitesi’nde Edebiyat Doçenti olan Niyazi Akı Hoca İstanbul’da karşılaştığı Mehmet Seyfettin Özege’ye anlatmış ve kitaplarını Atatürk Üniversitesi’ne bağışlamasını rica etmiş. Hikâyenin başlangıcı böyle…. 1961’de Seyfettin Özege bir ömür biriktirdiği kıymet biçilemeyecek değerdeki bu kitaplarını kitaplarının fişlenmesi ve kataloğunun hazırlanması şartıyla Erzurum’a göndermiştir. Oldukça takva bir zat olan ve hayatı boyunca hiç evlenmeyen Seyfettin Özege İsmail Kara’nın “Tarih ve Toplum”daki bir yazısında belirttiğine göre ömrünün büyük bir kısmını gün aşırı oruç tutarak (Savm-ı Davud) geçirmiş, bu nedenle sahaflarda kendisine edilen ikramları genellikle kabul etmemiştir. Bağışladığı eserlerin üniversitedeki bazı hocaların yarar-yaramaz diye tasnif etmesine ve kütüphanesinin kataloğunun hazırlanmasının geciktirilmesine çok üzülmüş ve kitaplarını Erzurum’a bağışladığı için pişman olmuş, zaman zaman bu pişmanlığını mektuplarında ve sohbetlerinde dile getirmiştir.</p>
<p>Özege kitap kataloğunun hazırlanması gecikince kitaplarını geri istemiş yaklaşık 10 yıl sonra Atatürk Üniversitesi Rektörü <strong>Prof.Dr. Kemal Bıyıkoğlu</strong>, Özege’nin şartının yerine getirilmesi için üniversite bünyesine, Osmanlıca metinleri okuyabilen ve Arapça bilen <strong>Ali Bayram</strong>’ı almıştır. Seyfettin Özege, kataloğun çıkarılacağına ve titiz bir şekilde korunacağına kanaat getirince kütüphanesini Atatürk Üniversitesi’nden geri almaktan vazgeçmiştir. Merhum Kemal Bıyıkoğlu, çalışmaların her sürecini yakından takip etmiştir. Konuyla ilgili o dönem Ali Bayram’ın oluşturduğu heyette bulunan emekli öğretim üyesi <strong>Prof.Dr.</strong> <strong>Ali Şafak</strong> Aralık 2024’te Atatürk Üniversitesi’nde yapılan “<strong>Kemal Bıyıkoğlu Bilgi Şöleni</strong>”nde şunları anlatmıştır:</p>
<p><em>“Kitapların kataloglarının hazırlanması için oluşturulan ekipte; <strong>Orhan Okay, Tuncer Baykara,</strong></em></p>
<p><strong><em>Âmil Çelebioğlu</em></strong><em> ve ben bulunuyorduk. O kısımla görevli olarak eski yazı ve kısmen Osmanlıca bilen Erzurumlu <strong>Ali Bayram</strong> ve <strong>Şadi Çöğenli</strong> ve bir de <strong>Ganime</strong> Ablamız vardı. Daha önceden üniversite memurları, görevlileri içerisinden birkaç kişi Tasnif Heyeti olarak görevlendirilmiş ama kitapların konuları hakkında ve hatta bazılarının isimleri, hiç işitmediği isimlerden olunca yakıştırarak okuyanları vardı. Mesela askeri arşivler komutanlığından emekli, üniversitenin kütüphane uzman kadrosuna tayin olmuş Osmanlıca (eski alfabemizi) bilen bir Emekli Binbaşı</em></p>
<p><em>(<strong>Cahit Bey</strong>) vardı. Çalışırken de biraz sesli çalışır ve çevredekilerin dikkatini çekerdi. Elinde bir eser adını “Muğannit-Tullâb” şeklinde okudu ve “Görüyor musunuz eski öğrencilerin şarkıcıları da varmış&#8230;” diye konuşurken hatırladığım kadarıyla biraz da medrese tahsili görmüş ve Kütüphane Uzman kadrosundan Ali Bayram “Binbaşım o kitabın adını doğru okumadınız o kitabın doğru adı ‘Muğnî’t-Tullâb’dır ve musiki ile de ilgili değil. Eser bildiğim kadarıyla Osmanlı medreselerinde okutulan mantıkla ilgili bir eserdi…”</em></p>
<p>Atatürk Üniversitesi’nin dünya bilim sahasındaki prestijlerinden olan bu büyük hazineyi Erzurum’a kazandıran <strong>Niyazi Akı</strong> Hoca bugün Yunanistan sınırları içinde bulunan Kayalar (Cuma) doğumlu, <strong>Mehmet Seyfettin Özege</strong> de İstanbullu… Kitapları canı ciğeri gibi muhafaza edip insanlığa ve bilim dünyasının hizmetine sunan <strong>Mustafa Koca</strong> da Sinoplu… Seyfettin Özege Yazma eserler koleksiyonunun Erzurum’dan geri gitmesini önleyen de Ankara, Polatlılı dönemin rektörü <strong>Prof.Dr.</strong> <strong>Kemal Bıyıkoğlu</strong> olmuştur. Ebediyete intikal etmiş hocalarımıza yüce Mevlâ’dan rahmet diliyorum.</p>
<p>2012’de Mustafa Koca Hocamız ile görüşmemizi bir köşe yazısında okurlarımla paylaşmış ve son cümleyi şöyle kurmuşum: <em>“Bizlere düşen, Erzurum’a ve üniversitemize katma değer olan bu şahsiyetleri lâyıkıyla anmak, yeni nesillere iyi anlatmaktır.”</em></p>
<p>İşte bu temennim 2 Nisan Perşembe günü Atatürk Üniversitesi’nde “<strong>Vefatının 45. Yılında Seyfettin Özege Sempozyumu</strong>” ile gerçekleşecek. Program T.C. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı ve Atatürk Üniversitesi’nin paydaşlığında Atatürk Üniversitesi Merkezi Kütüphanesinde, Seyfettin Özege Nadir Eserler Salonunda 09.30’da başlayacak.</p>
<p>Kalem erbabı bir Erzurumlu olarak, Seyfettin Özege’nin anılması fikrinin sahibi Atatürk Üniversitesi öğretim üyesi Konyalı <strong>Prof.Dr.</strong> <strong>Ali Utku</strong> ile Kayserili <strong>Prof.Dr.</strong> <strong>Erdoğan Erbay</strong> hocalarımıza ve tabii ki vazifeye ilk başladığı birkaç ay içerisinde Kemal Bıyıkoğlu sempozyumu ile başlattığı vefa programlarını tüm samimiyetiyle destekleyen ve devam ettiren Rektörümüz <strong>Prof.Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu</strong>’na şükranlarımızı sunuyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9075" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-1.jpeg" alt="" width="1037" height="1538" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-1.jpeg 1037w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-1-324x480.jpeg 324w" sizes="(max-width: 1037px) 100vw, 1037px" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9076" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-2.jpeg" alt="" width="1037" height="1548" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-2.jpeg 1037w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/03/seyfettin-ozege-sempozyum-2-322x480.jpeg 322w" sizes="(max-width: 1037px) 100vw, 1037px" /></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ataturk-universitesi-seyfettin-ozege-yazma-eserler-koleksiyonu-ve-ozege-sempozyumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mum yanığı zamanlar</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/mum-yanigi-zamanlar/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/mum-yanigi-zamanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 14:22:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Coşkun Hirik]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[hatırat]]></category>
		<category><![CDATA[kitap analiz]]></category>
		<category><![CDATA[kitap haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[kitap tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[Mum yanığı zamanlar]]></category>
		<category><![CDATA[otobiyografi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8974</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Kitaptaki köy ve kasaba hayatı, insan ilişkileri ve tabiat tasvirleri bana rahmetli hocam Orhan Okay’ın “Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları” isimli kitabını hatırlattı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ali Coşkun Hirik’in “Mum Yanığı Zamanlar” adını verdiği eseri Nirengi yayınlarından çıktı. Yazar eserinde çocukluğundan, köyünden, Ankara’daki eğitim Gümüşhane’deki iş ve yazı hayatından hatıralar, izlenimler ve değerlendirmeler yapar ve son olarak Erzurum günlerine yer verir. Yazarın hatıralarındaki gerçeklik yazarın duygu ve düşünce ikliminden süzülerek şahsî gerçekliğe dönüşmüştür esasında… Anlatılan olaylar ve durumlar, tanıtılan şahsiyetler, tasvir edilen mekânlar yazarının bakış açısıyla metne yansımış ve metin bir edebî eser hüviyetine kavuşmuştur.</p>
<p>Eser yazarın hatıralarını yine yazarın değerlendirmesiyle verdiği için eser “yazara doğru” akar. Eserdeki her cümle yazarın gözü ve gönlüdür. Biz buna “içtenlik” de diyebiliriz.</p>
<p>Eserin kapağında her ne kadar “Otobiyografik Bir Deneme” yazsa da eserdeki hatıratın hikâyeci bir anlatımla ve birbirine bağlı kronolojik zaman çizgisiyle eser hatırat, roman ve hikâye anlatım biçimlerinin iç içe geçmiş haline örnek olabilecek türdedir ki “Mum Yanığı Zamanlar” kitabı “<strong>hatırat-hikâye</strong>” veya “<strong>romanımsı hakikat</strong>” özelliği taşır. Evet hatırat; şahsiliği ve kurgusal yönüyle hikâye ve roman gibi tahkiyeli edebî eser olarak ele alınabilir. Ali Coşkun Beyin eserine ben “otobiyografik bir deneme” demektense “otobiyografik roman” demeyi daha çok yakıştırdım.</p>
<p>Türk edebiyatında <strong>Abdülhak Şinasi Hisar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nahit Sırrı Örik, Behçet Necatigil</strong> ve daha birçok ismin gerçek hayattan kaleme aldıkları ve yazarın hafızasında iz bırakan olayları karşılaşma ve çatışmalarla, tanıdığı insanları fizikî portre ve ruh tahlilleriyle, yaşadığı zamanı ve mekânı güçlü tasvirlerle anlattıkları romanları bulunmaktadır.</p>
<p>Kitabın hemen başında yazar şair Edip Cansever’in “<strong>Mendilimde Kan Sesleri</strong>” adlı şiirinden bir mısra alıntılar: “<strong>İnsan yaşadığı yere benzer.</strong>” Bu mısra İbn Haldun’un “<strong>Coğrafya kaderdir.</strong>” Cümlesini hatırlatır bize. Yazarın, yaşadığı yeri vurgulayarak “Ben de küçük bir kasabaya benziyordum; çünkü küçük bir kasabada yaşıyordum. Adımlarım küçüktü ve gözlerimde yeşil ırmaklar akıyordu.” cümleleri gibi kitabın birçok yerinde yaşadığı kasabanın, dolaştığı şehirlerin, tabiatın tasvirini yaparken yazar aslında kendisini anlatmış olur. Yazar Gümüşhane’nin, Kelkit vadisinin hem kendisidir hem içli, duygulu, sezgisi ve gözlemi güçlü evladıdır. Yazarın yaşadığı kasabada ve ailede sevgi ortamında büyümesi tüm şahsiyetinin omurgasını oluşturan unsurdur. Buna şair hassasiyetini ve dil becerisini de eklediğimizde karşımıza fevkalâde bir eser ortaya çıkmış oluyor.</p>
<p><em>“Küçük kasabada evimiz çivit mavisi renkte badanalı iki oda, bir hayat (avlu) toprak bir evdi. Sokağa açılan ahşap ana giriş kapısı vardı ve zırzalıydı. Paslanmış kapı menteşelerinin gıcırtısıyla eve birisinin geldiğini veya gittiğini öğrenebiliyorduk… Ben hayatı bu evde hayat boşluğunda küçük küçük adımlarla koşarak öğrenmeye başladım. Bir uçtan bir uca cirit (koşmak) attığım zaman, arustak (tavan) başıma çöküyor, sıvası dökülmüş duvarların sallandığını hissediyordum. Yani hayat, doğrudan hayata açılıyordu…”</em> (s.11,12)</p>
<p>Eserde kişi tasvirleri de mekân tasvirleri gibi edebî değerdedir ve bir roman okuyormuş hissi verir okura…</p>
<p>“<em>Dedem mavi gözlü bir devdi… Vaktinin çoğunu ince tekerlekli mavi bisikletine binerek uzak tarlalara gidip gelmekle geçiriyordu. Kasabamızın ‘Kalearkı” isimli mevkiinde kendi elleriyle yaptığı sekiz dönümlük bahçe cennetten bir parçaydı. Meyvelerin çiğirtlerini (çekirdek) atmaya kıyamaz, hemen toprakla buluştururdu. Yanından dehresini (ufak balta) hiç ayırmıyordu. Küçük dal parçaları onun elinde şifa buluyor, diktiği her şey toprağa kök salarak göğe doğru uzanıyordu.”</em> (s.12)</p>
<p>Yazarın portre, mekân, zaman ve durum tasvirleri oldukça etkili olmakla birlikte tasvirlerde verdiği detay, kullandığı kadim kelimelerimiz (ben “yerel veya bölgesel kelime” kavramlarına mesafeliyim.) bizim gibi yazarla aynı kuşağın okurlarını esere aşkla çekiyor. Ali Coşkun Beyin 1970’ler, 80’ler ve 90’lardaki sosyal hayata ve insan ilişkilerine dair cümlelerini okurken sanki de kendi hayatımı okudum. Kaybolan yıllar gözümde canlandı.</p>
<p>Kitaptaki köy ve kasaba hayatı, insan ilişkileri ve tabiat tasvirleri bana rahmetli hocam <strong>Orhan Okay</strong>’ın “<strong>Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları</strong>” isimli kitabını hatırlattı. Orhan Okay hocamız da ilk öğretmenlik yıllarının Artvin’ini, Diyarbakır’ını ve Erzurum’u bir münevver bir İstanbullu gözüyle şayan-ı dikkatle anlatır. Kitabının bir yerinde hocasından bahsederken şöyle der: “<em>Rousseau gibi gerçek bir tabiat mistiği olan Topçu, Kant’ın çok sevdiği bir sözünü sohbetlerinde ve bazı yazılarında tekrarlardı: ‘İki büyük âlim beni kendine hayran bırakıyor: Üstümdeki yıldızlı kâinat ve içimdeki vicdan.’ Bu yüzden Kâinatın yakın parçası olan kırları, kır hayatını, şehir dışı gezileri sever…</em>”</p>
<p><strong>Ali Coşkun Hirik</strong>’in, hatıralarını anlatırken (hatıratlarda beni en çok sıkan şey) “hatırayı ve dolayısıyla kendisini yüceltme” popülizmine düşmemesi bir okur olarak beni memnun etti. Dil edebî olduğu kadar gerçekçi de… Elbette her cümle kendi yazarının duygu ve düşünceleriyle biçimlenir, ancak Mum Yanığı Zamanlar’ı okurken Ali Coşkun Beyi değil bir roman kahramanını okuyormuşum hissine kapıldım hep.</p>
<p>Kitaptaki her bölüm hem kendi içinde mesajı olan özgün hikâye hem de yazarın roman olan hayatının parçacıkları… Kelkit, Gümüşhane, Gazi Üniversitesi ve Ankara, askerlik yaptığı Polatlı ve asker öğretmen olarak çalıştığı Kastamonu, kısa bir öğretmenlik serüveni, Kelkit Belediyesi’ndeki vazifesi ve Erzurum…</p>
<p>Kitaptan unuttuğum ve bilmediğim birçok kadim kelime ve deyim derledim. Lügati zengin bir eser… Ayrıca iyi bir kitap ve gazete okuru olan yazar, hatıralarındaki birçok meseleyi anlatırken etkilendiği isimlerden ve onların cümlelerinden örneklerle düşüncelerini kuvvetlendiriyor. Eseri okurken sadece yazarın yaşadığı mekânları gezmiş olmuyorsunuz yazarın geniş okuma atlasında da özel bir gezinti yapıyorsunuz. Kitapta birçok şairin ve yazarın ismine denk gelebilirsiniz.</p>
<p>Yazarın Kelkit Belediyesi’nde göreve başladığı ve sonrasında Erzurum’da öğretmenlik yaptığı yılları anlattığı sayfalar, önceki sayfalara göre yazarın kitabın büyük bölümünde biz okurları alıştırdığı efsunlu üsluptan ve edebîlikten uzak… Kitabın sonuna doğru romandan çıkıyor bir hatırat okuduğunuzu fark ediyorsunuz.</p>
<p>Yazar yaşadığı ve tanık olduğu olayları anlatırken sık sık toplumsal ve siyasî eleştirilere de yer veriyor. Yazarın eserin başından sonuna kadar yaptığı kişi analizleri, toplumsal eleştiriler bir şair duygusallığıyla beraber bir münevver duruşunun kaçınılmaz sonucudur. Yazarın cemiyet karşısındaki entelektüel/münevver yalnızlığı sadece “öğretme” eylemi içerisindeyken silikleştiğini söyleyebilirim. Yazar öğrenciler karşısında kendisini her haliyle dışa vurup inşa ve ihya ettiğinin ve bundan büyük bir bahtiyarlık yaşadığının farkında… Yazar, cemiyet ve çevresindeki diğer insanlar karşısındaki yalnızlığıyla bana <strong>Christoph Martin Wieland</strong>’ın “<strong>Abderalılar</strong>” romanındaki <strong>Demoklitos</strong>’u hatırlattığını söylemeden geçemeyeceğim.</p>
<p>Evet, kıymetli okurlarım… Uzun zamandır böyle keyifle ve heyecanla okuduğum bir hatırat olmamıştı. Şair Ali Coşkun Hirik’i 250 sayfalık bu eseri bizlerle tanıştırdığı için kutluyor, kendisine teşekkür ediyorum. Şunu da ifade etmeden geçmeyeceğim. Eserde biraz melankoli, biraz santimantalizm hissetmedim değil. Bunu da yazarın ince zekâsına, nazik ve nahif şahsiyetine, şair hassasiyetine ve kırılganlığına, ilkeli ve dürüst yaşantısına ve son dönemde geçirmiş olduğu ama (çok şükür) atlattığı önemli bir hastalığına veriyorum ve yazarımızın tez vakit eski sağlığına kavuşması için Allah’tan şifa diliyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/mum-yanigi-zamanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzunkaya’dan muhteşem bir eser: Sözde Kalmasın</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/uzunkayadan-muhtesem-bir-eser-sozde-kalmasin/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/uzunkayadan-muhtesem-bir-eser-sozde-kalmasin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 17:37:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[kitap analiz]]></category>
		<category><![CDATA[kitap haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[kitap tahlil]]></category>
		<category><![CDATA[sözde kalmasın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8951</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Eserde yer verilen isimlerin ülkemizin farklı coğrafyalarından ve muhitlerinden olması göstermiştir ki bu eser, yer verdiği isimlerle birçok antolojide alıştığımız üzere “hatır işi” ve “arkadaş kayırması” değildir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İsimler ve eserlerin derlendiği çalışmalar ve antolojiler edebiyat çevrelerince hep tartışılan konudur. Bu eserleri hazırlayan kişiler “seçki”lerinde umumiyetle keyfi veya ideolojik yaklaşmakla suçlanmışlardır. Seçkilerin çoğunda seçen ile seçilen arasında karşılıklı menfaat ve ilişki hesabının olduğu da bilinmektedir.</p>
<p>Seçkinin kadim edebiyatımızdaki adı “güldeste”dir… Edebiyat ve kültür tarihimizdeki “tezkire” de özellikle şairler başta olmak üzere, dönemin önemli sanatçılarının veya mutasavvıflarının hayatlarını, edebî kişiliklerini ve eserlerinden örnekleri içeren biyografik eserlerdir. Osmanlı dönemindeki “tercüme-i hâl”leri de bu tür eserlerden sayabiliriz. Tercüme-i hâl, daha çok yazarın, şairin, sanatçının kendisinden bahsettiği eserlere denir, yani otobiyografiler…</p>
<p><strong>“Kalemden Kelâma Yüz Elli Beş Sûret”</strong> alt başlığını verdiği <strong>“Sözde Kalmasın”</strong> isimli eseri, kıymetli Cafer Uzunkaya’nın bu isimlerle YouTube kanalında yaptığı canlı yayın sohbetlerini dikkate aldığımızda çok büyük bir emekle hazırlanan bu eserin hem seçki hem güldeste hem tezkire hem tercüme-i hâl hem de söyleşi türünden müteşekkil nev’i şahsına münhasır bir eser olduğunu söylemiş olsak yanlış olmaz. Eser hem sesli ve görüntülü hem yazılı haliyle ve yukarıda saydığım vasıflarıyla edebiyat tarihimizde yeni bir çığır açmıştır, diyebiliriz. Eserde her ismin bulunduğu sayfada o isimle yapılan söyleşiyi izlemek ve dinlemek için bir “QR kod” eklenmesi fevkalâde bir fikir ve okuyucuya yapılmış bir iyilik…</p>
<p>Kitabın ismi nazar-ı dikkati celbediyor: “Sözde Kalmasın”. &#8220;Sözde kalmasın&#8221; ifadesi söylenenlerin, planlananların veya vaat edilenlerin sadece lafta (konuşmada) kalmayıp kuvveden fiile dökülmesini, uygulanmasını ve hayata geçirilmesini ifade eden bir deyimdir. Kitabın “Takdim” yazısından anlaşılıyor ki Cafer Uzunkaya kervanı büyük oranda yola çıkmadan dizmiş yolda kervana ancak birkaç zengin yük yüklemiş. Takdim yazısında Sayın Uzunkaya çalışma başlamadan evvelki niyetinden ve gayesinden bahsediyor. Evet başlarken arzu edilen niyet, sözde kalmamıştır. Allah çıktığı yolda Uzunkaya’yı muvaffak eylemiştir.</p>
<p>Cafer Uzunkaya Takdim yazısında gayesini şöyle özetliyor: “Kararan gönüller, tarumar olan zihinler özelde şiir genelde edebiyat ve sanatla şifa bulsun; nesiller edebiyattan, sanattan, düşünceden nasiplensin; değerlerimiz ve değerlilerimiz yaşarken bilinsin ve onlardan istifade edilsin; insanları huzura erdirebilecek seslerle, nefeslerle tanıştırmak, değerler ölünce değil yaşarken bilinsin, ‘zirve’yi yaşarken görsün…”</p>
<p>YouTube kanalında altıncı yılına giren programın adı olan <strong>“Zirve Şairlerimizden Şiirler”</strong>den anlaşılacağı üzere eserin merkezinde şiir var. Yine Sayın Uzunkaya’nın ifadesiyle “Türk edebiyatı tarihinin (yakın dönemlere kadar) Türk şiiri tarihi olarak anlaşıldığı ve görüldüğü” için eser kültürümüzün, edebiyatımızın, toplumsal yapımızın en önemli “özetleme sanatı” kabul edilen şiirle verilen bir atlas olan eser bu haliyle çağın, insanın, zamanın ve bu toprakların geçirdiği dönüşümü, geldiği noktayı gösteren önemli bir beşeriyât ve bir antropoloji çalışması olmuştur. Eserde yer verilen isimlerin şiirleri ve hayat hikâyeleri yaşadığımız çağı yansıtan ve kuşatan birer ayna değil midir? Birbirinden farklı yüz elli beş ayna tek bir vakti sırlamış değil midir?</p>
<p>Eserle diyebiliriz ki &#8220;zamanın ruhu&#8221; sözde kalmamıştır.</p>
<p>Eserde yer verilen isimlerin ülkemizin farklı coğrafyalarından ve muhitlerinden olması göstermiştir ki bu eser, yer verdiği isimlerle birçok antolojide alıştığımız üzere “hatır işi” ve “arkadaş kayırması” değildir. Bunu kendimden biliyorum. Cafer Uzunkaya ismini ben Cafer Bey sosyal medya hesabından beni programa davet ettikten sonra tanıdım. Bilhassa Ankara’da ve İstanbul’da bazı mahfillerde kümeleşmiş, kendilerine muhit oluşturmuş “kültür iktidarları” pozisyonuna gelmiş isimler Anadolu’nun başka illerinde ve bölgelerindeki nitelikli isimleri ya fark etmede geç kalabiliyorlar ya bu isimleri hiç tanımıyorlar ya da bu isimlere kapıları kapalı. Edebiyat muhitlerinde, antolojilerde, dergilerde ahbap çavuş ilişkisi kuşkusuz belirleyici önemli unsurlardır. Bir kısım kendilerini edebiyat ikonu olarak görenler ancak kendilerine itaat edecek ve kendilerini yüceltecek isimlerin taşıyıcısı olabilmektedirler.</p>
<p>Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle “kendi mahkemesini kuramamış”, kendi muhasebesini yapamamış, kendi tenkidini oluşturamamış edebiyat dünyamızda kimin kaç kırat geldiğine kim ve nasıl karar verecek? Dijital çağın kullanıcılara sağladığı imkân mesafeleri yok ediyor gibi görünse de bu imkânlar edebiyat ve sanat çevrelerinde şiiri mi, sanatı mı, tenkidi mi geliştirdi yoksa hatırı gönlü mü? Kültür dünyamızda tüm bu huzursuz gerçekler içerisinde Cafer Uzunkaya, programlardaki üslubuyla ve programlara davet ettiği insan yelpazesiyle “huzur”un resmini çizmiş oldu. Bu resim 575 sayfalık bu eserdedir.</p>
<p>Ancak Cafer Uzunkaya’nın çabası herhangi bir muhitin propagandasını yapmak değil, bir hatır gösterisi değil tamamen dervişâne bir çabadır. Şiirle başlayan projede daha sonra roman, hikâye, deneme, tenkit sahasında isimlerin de eklenmesi kervana yolda yüklenen zenginliktir. Eserde “edebiyat tarihçisinden ilahiyatçıya; kültüre, sanata emek ve ömür vermiş akademisyenden hayatından kültür ve sanat çıkarıldığında büyük bir boşluğa düşeceğini söyleyen çeşitli meslek gruplarından birçok isme” rastlamak mümkün…</p>
<p>Cafer Uzunkaya’nın yıllardır eksilmeyen samimiyeti ve çabası (Türk milletinin sabırsızlığı, tez canlılığı dikkate alındığında) her türlü takdirin üzerindedir. Demem o ki, Uzunkaya Türk gibi başladığı işi alışmadığımız üzere yarım bırakmamıştır.</p>
<p>Cafer Uzunkaya, yaşayan insan değerimizin ruhundan süzdüğü kültür, sanat, edebiyat ve portre analizlerini kayıt altına alarak Türkiye tarihine ve Türk edebiyatına eşsiz bir eser kazandırdı.</p>
<p>Sayın Uzunkaya eserin “Takdim” yazısında çalışmayı benzerlerinden farklı kılan hususları şöyle sıralar:</p>
<ol>
<li>Her yaştan; kültür, sanat ve edebiyat alanından gelen isimlerle gerçekleşen bir sohbet olması,</li>
<li>Her konuğun bütün eserlerinin okunarak soruların hazırlanması, program akışının belirlenmesi,</li>
<li>Her isim için program öncesi alınan notlarla başlayan, program sonrasında şekillenen, ardından ilgili ismin onayına sunulan “özel” bir portrenin yazılması,</li>
<li>Şairlerin kendi şiirlerini seçmelerine imkân verilmesi,</li>
<li>Programa katılan isimlerden onay alınması, onayı bulunmayan isimlere yer verilmemesi,</li>
<li>Her isimle yapılan sohbeti okuyucuya QR kod ile izleyebilme imkânı sunması,</li>
<li>Edebiyat ve kültür tarihimiz için ortaya bir belge konulması,</li>
<li>Kültür ve sanat dünyamızdan değerli birçok ismin ilk kez bu kitaptaki portresiyle görünür olması,</li>
<li>Araştırmacılar ve edebiyat tarihçileri için bir yol haritasının hazırlanması,</li>
<li>Ülkemiz için yaşayan bir kültür ve sanat atlasının oluşturulması.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/uzunkayadan-muhtesem-bir-eser-sozde-kalmasin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Puşkin’in Erzurum’u övdüğü şiiri ve kutsal su</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/puskinin-erzurumu-ovdugu-siiri-ve-kutsal-su/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/puskinin-erzurumu-ovdugu-siiri-ve-kutsal-su/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Feb 2026 17:11:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Aleksandır Sergeyeviç Puşkin]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum rus işgali]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum'a yolculuk]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[kutsal su]]></category>
		<category><![CDATA[puşkin]]></category>
		<category><![CDATA[puşkin erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[rus edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8576</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Puşkin’in bu şiiri “Yeniçeri Eminoğlu” müstearıyla yazmış olsa da Erzurum için “bizim” demesi boşa değildir. Erzurum Rus işgalini yaşamaktadır. Ruslar işgal ettikleri topraklarda varlıklarını muhkemleştirene kadar Osmanlı hududunun bu çelik yürekli insanlarını ürkütmek istememektedir. ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Rus tarihinin en ünlü şairi, yazarı, yeni Rus edebiyatı ve edebiyat dilinin kurucusu<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> olarak bilinen Aleksandır Sergeyeviç Puşkin otuz yaşındayken Rus ordusuyla beraber yazar ve gözlemci olarak 1829 Haziran’ında Erzurum’a gelmiştir. Puşkin bu seyahatini “<strong>Erzurum’a Yolculuk</strong>” adıyla 1836’da yayımlamıştır.  Rus işgalindeki Erzurum’da tutsak bir ihtiyar Türk paşasıyla karşılıklı konuşmalarındaki Türk paşasının, dolayısıyla Osmanlı kültürünün şaire bakış açısı çok mühimdir.  Puşkin’in şair olduğunu öğrenen ihtiyar paşa bu genç şaire şöyle demiştir:</p>
<p>“<em>Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır ne de dünya nimetlerinde gözü. Biz zavallılar şan, iktidar ve para peşinde koşarken; o, yeryüzünün hükümdarlarıyla aynı sırada durur ve herkes onun karşısında saygıyla eğilir.</em>”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><strong>[2]</strong></a></p>
<p>Puşkin’in ihtiyar paşadan aktardığı bu cümleler kendisinin “Şair’e” adlı şiiriyle nasıl da örtüşüyor!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın</p>
<p>O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;</p>
<p>Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,</p>
<p>Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,</p>
<p>Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,</p>
<p>Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;</p>
<p>Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.</p>
<p>…..</p>
<p>(Çeviren: Sefer Aytekin)</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8577" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum-01.jpg" alt="" width="869" height="498" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum-01.jpg 869w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum-01-540x309.jpg 540w" sizes="auto, (max-width: 869px) 100vw, 869px" /></p>
<p>Puşkin kitabın Erzurum bölümüne attığı başlık Erzurum’un tarihiyle, kültürüyle, jeopolitik konumuyla fevkalâde anlatır: “<strong>Asyalı Türklerin Şehri Erzurum</strong>”. Evet, Erzurum küçük Asya’dır. İnsan kaynağı Tebriz, Horasan, Ahıska, Gence taraflarına dayanır. Erzurum’daki Türkçe, sosyo-kültürel hayat Kafkasya Türklerinden çok farklı değildir. Erzurum hem Kafkasya hem Anadolu şehridir. Çok zeki ve çok iyi bir gözlemci olan Puşkin bunu fark etmiş ve seyahat notlarına eklemiştir.</p>
<p>Puşkin’in Erzurum Yolculuğu ilk olarak <strong>Ataol Behramoğlu</strong> tarafından Türkçeye çevrilmişse de (bir Erzurumlu olarak) <strong>Recep Şükrü Güngör’</strong>ün çevirisini daha çok beğenirim. Hele Puşkin’in Erzurum şiirinin Recep Şükrü Güngör çevirisi, çok daha doğru ve daha şiirseldir.</p>
<p>Puşkin ilginç bir şekilde, bu şiirinde Erzurum’u İstanbul ile karşılaştırır. Puşkin Erzurum’u anlatırken neden İstanbul’dan bahsetme gereği duymuş ve iki şehri mukayese etmiştir? Bu sorunun bende iki cevabı var:</p>
<p>İlki;</p>
<p>Ruslar Erzurum’u işgal ettiklerinde hedef İstanbul’dur. Sultan II. Abdülhamit’e atfedilen “Erzurum düşerse Anadolu düşer!” ve Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin “Erzurum kilid-i mülk-i İslâmın” sözü İstanbul’u işaret eder. Mülk-i İslamın payitahtı İstanbul’dur, kapısı ve kilidi ise Erzurum… Prof.Dr. Murat Küçükuğurlu’nun son tespitlerine göre Erzurum’un etrafında 50’nin üzerinde tabya var, yani kale?  Bir şehir 50 kale ile korunur mu? Demek ki korunan sadece bir vilayet değil, bütün bir Anadolu ve payitahttır, vatandır. Bunun için biz şehirden öte “<strong>Erzurum vatandır!</strong>” diyoruz. Erzurum Anadolu’nun doğudaki can boğazıdır. Müştak Sıdkı Dursunoğlu’nun milli mücadele yıllarında kaleme aldığı marşta şöyle der:</p>
<p><strong>“İlk sesi haykıran yüce Erzurum </strong></p>
<p><strong>Vatanı kurtaran yüce Erzurum!”</strong></p>
<p>“Koca Müftü” lakaplı <strong>Natıkî Efendi</strong> (1785-1863) Rusların 1828’de Erzurum’u işgali sırasında yazdığı şiirde Erzurum´u “İslam hududunun başı” olarak anlatır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünki <strong>ser-hudûd-ı İslâm </strong>zabtolundu ol zamân</p>
<p>Erzeni’r-Rûm üzre geldi kâfir-i Moskov hemân</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Asker-i İslâma birden sâri oldu havf-i cân</p>
<p>Büsbütün âlem giyindi mâtem-i hüznünde kan</p>
<p>….</p>
<p>İhsan Âkif, “<strong>Erzurum Destanı”</strong> adlı şiirinde Erzurum’u Anadolu’nun Hayber Kalesi olarak tanımlar:</p>
<p>Hayalimde toplandı o kahraman destanın</p>
<p>Fakat heyhat aczim var ifadeden elvanın.</p>
<p>Bir zamanlar İran’ın, İskender’in, Sâlib’in</p>
<p>Bir zamanlar Kadsiye muzafferi Arab’ın</p>
<p><strong>Zaptolundun ey şehir, yıkıldı Rum´un Hayberi</strong></p>
<p>Bir aralık olduk Saltıklara hahişker</p>
<p>Hep Olcaytu Sultan’ın oldu asar ve leşker</p>
<p>Bir zamanlar oynadı Akkoyunlu palası</p>
<p>Zaman zaman Cengiz’in Timur’un istilâsı</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8578" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum.jpg 1024w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum-400x225.jpg 400w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/puskin-erzurum-540x304.jpg 540w" sizes="auto, (max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>Rusların Anadolu’ya yaptığı tüm hücum ve işgallerdeki tarihi emeli Bizans’ı yeniden diriltmek, İstanbul’u başkent yapıp Ortodoks dünyasının merkezi haline getirmek.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>;</p>
<p>taciz ve işgal girişimlerinden dolayı hudut yorgunu Erzurum’u yüceltip Erzurumluların gururunu okşayarak merkezden uzak şehir Erzurum’u zihinsel ve ruhsal olarak “kötü” İstanbul’dan kolayca koparmak ve Rus işgalini şirin göstermek! Yakup Kadri’nin 1928’de yazdığı “<strong>Sodom ve Gomore</strong>” romanı nasıl ki işgal yıllarında ahlâksızlaşan İstanbul’u anlatır; öyle de Puşkin, Yakup Kadri’den tam yüz yıl evvel yazdığı Erzurum şiirinde İstanbul’u vatan, millet, ahlâk ve erdem noktasında itibarsızlaştırıp Erzurum’a övgüler yağdırarak işgali meşrulaştırma çabasına düşmüştür. Erzurum şiirini Puşkin “<strong>Yeniçeri Eminoğlu</strong>” müstear ismiyle yazmıştır. İşte, Recep Şükrü Güngör’ün çevirisiyle o şiir:</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Göklere çıkarıyor kafirler bugün İstanbul’u,</em></p>
<p><em>Demir ökçeyle yarın,</em></p>
<p><em>Ezerler de uyuyan bir yılan gibi,</em></p>
<p><em>Çekip giderler, öylece bırakarak.</em></p>
<p><em>Felaket karşısında İstanbul uykuda.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İstanbul ayrıldı yolundan Peygamber’in;</em></p>
<p><em>Gerçeğini eski Doğu’nun</em></p>
<p><em>Kararttı orada hileci Batı.</em></p>
<p><em>Kötü zevklere İstanbul</em></p>
<p><em>Sattı dini de kılıcı da.</em></p>
<p><em>İstanbul unuttu terini savaşın,</em></p>
<p><em>Şarap içiyor ibadet saatinde.</em></p>
<p><em>Söndü iman ateşi orada.</em></p>
<p><em>Evli kadınlar mezarlıklarda dolaşıyor.</em></p>
<p><em>Sokak başlarına yollanıyor kocakarılar,</em></p>
<p><em>Hareme alıyor onlar erkekleri,</em></p>
<p><em>Elde edilmiş haremağası uykuda.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bizim dağlık Erzurum öyle değil ama,</strong></p>
<p><strong>Yolları çok Erzurum’umuz bizim,</strong></p>
<p><strong>Uyumuyoruz yüz karası şatafatın içinde biz,</strong></p>
<p><strong>Daldırmıyoruz o ele avuca sığmaz şarap çanağını</strong></p>
<p><strong>Şarabına sefahatin, ateşin, uğultunun.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Oruç tutuyoruz kutsal suyun oluğunda</strong></p>
<p><strong>Gideriyoruz susuzluğumuzu kana kana;</strong></p>
<p><strong>Korkusuz, atak, dalga dalga</strong></p>
<p><strong>Savaşa atılıyor yiğitlerimiz.</strong></p>
<p><strong>Girilmez haremlerimize.</strong></p>
<p><strong>Haremağaları uyanık, elde edilmezler.</strong></p>
<p><strong>Oturuyor evlerde usulca kadınlarımız.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu şiire göre; İstanbul uykudadır, Peygamber’in yolundan ayrılmıştır, dini satmış, kâfirle savaşmayı bırakmış, kötü zevklere düşmüş, Doğu’nun erdem ve değerlerinden uzaklaşmış, ahlâksız bir kent olmuştur. Tam “Sodom ve Gomore” İstanbul’u… Puşkin’in İstanbul’un din, vatan, ahlâk ve erdem, Doğululuk hassasiyetlerinden uzaklaştığını Erzurum şiirinde vurgulaması manidardır. Ama bizim Erzurum öyle değil!</p>
<p>Puşkin’in bu şiiri “Yeniçeri Eminoğlu” müstearıyla yazmış olsa da Erzurum için “bizim” demesi boşa değildir. Erzurum Rus işgalini yaşamaktadır. Ruslar işgal ettikleri topraklarda varlıklarını muhkemleştirene kadar Osmanlı hududunun bu çelik yürekli insanlarını ürkütmek istememektedir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8579" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-1.jpg" alt="" width="720" height="485" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-1.jpg 720w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-1-540x364.jpg 540w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-1-272x182.jpg 272w" sizes="auto, (max-width: 720px) 100vw, 720px" /></p>
<p>Puşkin mısralarda Erzurum’u beş özelliğiyle öne çıkarır:</p>
<p>Dağlık,</p>
<p>Dindarlık,</p>
<p>Yiğitlik,</p>
<p>Kutsal su,</p>
<p>Yollar.</p>
<p>Erzurum etrafı dağlarla çevrili yüksek bir platoda, Asya’nın Anadolu’ya geçiş yolu üzerinde kuruludur. Erzurum’dan geçmeden Anadolu’ya giremezsiniz. Erzurum tarihi ordu yollarının, ticaret yollarının kavşak noktasındadır. Erzurum geçidi bekleyen şehirdir, kilit şehir. Selçuklular Anadolu’daki haçlı ordusuna karşı ilk 1048’de Erzurum’da Pasin Ovası’nda savaşmış ve zafer kazanmıştır. Türk tarihinde Pasin Zaferi olarak bilinen bu savaş 1071 Malazgirt Savaşı’nın öncüsü olmuştur.</p>
<p>Geçidi bekleyen şehir, bir ticaret merkezidir aynı zamanda. Hint’ten, Çin’den, Horasan’dan, Tiflis’ten gelen kervanlar Avrupa’dan, Ceneviz’den İstanbul ve Trabzon üzerinden gelen kervanlarla Erzurum’da karşılaşır. Erzurum zamanın uluslararası en önemli lojistik merkezlerinden biridir. Evliya Çelebi’nin dediği gibi Erzurum Osmanlının en büyük üçüncü gümrüğüdür. Yol şehri Erzurum aynı zamanda hanlar, kervansaraylar şehridir. Birbirinden farklı coğrafyalardan ve ülkelerden gelen kervanlar Erzurum’daki çok kültürlülüğü beslemiştir. Konumunun avantajıyla Erzurum söz ve şiir saltanatı olan şehirlerden olmuştur. Meselâ Erzurum türküsü olan “<strong>Nasıl Methedeyim Sevdiğim Seni</strong>” türküsünün tüm sözlerine bakıldığında Hicaz’dan Trablus’a, Basra’dan Belh’e, Buhara’dan Mısır’a, İstanbul’dan Konya’ya 32 ilin adı geçer. Bu illerden gelen seyyahlar, kervanlar Erzurum’da buluşur.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8580" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-2.jpg" alt="" width="736" height="465" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-2.jpg 736w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-2-540x341.jpg 540w" sizes="auto, (max-width: 736px) 100vw, 736px" /></p>
<p>Erzurum, Aşık Emrah’ın dediği gibi yoldur, yordamdır, ilimdir. Kavşak şehirde Türk-İslam âleminin dini ve sosyal cereyanları, bilgi ve tecrübeye sahip insanları ve manevî kuvvetlerini görürüz.</p>
<p><strong>Dedim Erzurum nendir, dedi ilimdir</strong></p>
<p><strong>Dedim gider misen, dedi yolumdur</strong></p>
<p>Sert kışların ve yüce dağların tesiriyle ve payitahta uzaklığın verdiği kendi başınalıkla Erzurum insanı güçlüdür; hududu beklemesiyle de yiğittir. Bu karakterler “dadaş” ismiyle kendini bulur. İran’dan ve Rusya’dan gelecek farklı mezhep, inanç ve kültürden etkilenmemesi için Erzurum Osmanlı tarafından medreselerle ve ulemayla tahkim edilmiştir. Erzurum’da Sünni İslam, devletin bir stratejisi olarak tüm kuvvetiyle yaşanır. Erzurum’daki dindarlık esasında devlet dindarlığıdır. Bu özellikleri Erzurum’un eski insanlarında şöyle bir söylenceyi doğurmuştur: “<strong>Erzurum’a üç şey çok sık gelir: Zemheri, Rus ve Ramazan</strong>!”</p>
<p>Dağların kucakladığı bir yayla olan Erzurum soğuğuyla; temiz, lezzetli ve berrak sularıyla meşhurdur. Erzurumlu Hâzık Mehmed Efendi kışının itidalli olması halinde havası ve suyuyla Erzurum’un eşsiz bir memleket olduğunu ifade eder şiirinde:</p>
<p>Biraz da mu’tedil olsa şitâsı Erzeni’r-Rum’un</p>
<p>Nice inkâr olur âb u havâsı Erzeni’r-Rum’un</p>
<p>Puşkin de şiirinde Erzurum’un suyuna dikkat çeker, şiirin bir mısraında şöyle der: <strong><em>“Oruç tutuyoruz kutsal suyun oluğunda!”</em></strong> Peki, nedir bu “kutsal su”?</p>
<p>İsrailoğullarının, Müslüman Arapların ve Türklerin tarihi kaynaklarında “kutsal su” olarak yer alan Dumlubaba suyu kutsal kitaplarda geçen Fırat’ın çıktığı kaynaktır. Halk, Erzurum-Tortum yolunun yirmi beşinci kilometresindeki Mescitli Dağları üzerindeki Dumlubaba tepesinden, 3.100 metreden çıkan suyun cennetten indiğine inanır. Çünkü suyun çıktığı noktada 30-40 cm derinliğinde doğal, küçük, berrak bir havuz vardır. Havuzun dibinde ne kaynama görülür ne hareket; ama su asırlardır dağdan aşağı akar, önce Karasu’ya sonra Fırat’a karışır.</p>
<p>Sümercede Buranunu, Asurcada Purattu, Farsçada Frat, Arapçada al-Furat, Batı kaynaklarında Euphrates ve Eufrate, İbranicede Perath olarak geçen Fırat’ın kaynağı olan Dumlubaba suyuna dair Memlûk Tarihçi <strong>Makrızi</strong>, el-Hitat-ı Makriziyye’de ‘Fırat’ı melekler yardımıyla Hazret-i Danyal kazıp çıkardı.’ der.</p>
<p>Dumlubaba suyunu Yahudiler çok önemser ve Arz-ı Mevud olarak bilinen “<strong>vaadedilmiş topraklar</strong>”ın kuzey hududunun Erzurum’daki bu su olduğuna inanırlar. Yahudilerin kaynaklarında Dumlubaba ile ilgili ayetleri şöyledir:</p>
<p>“O günlerde Rab Abramla ahdedip dedi: Mısır ırmağından (Nil) büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar, bu diyarı Kenileri ve Kenizzileri ve Refaları Kadmonileri ve Hittileri ve Amorileri ve Kenanlıları Girgaşileri ve Yebusileri senin zürriyetine verdim.” (Tekvin 15. Babın 18-21. Ayetleri)</p>
<p>“Musa’ya söylediğim gibi ayağınızın tabanının basacağı her yeri size verdim. Sınırınız çölden ve Lübnan’dan büyük ırmağa, Fırat ırmağına kadar. Hittilerin bütün diyarı ve gün batısına doğru büyük denize kadar olacaktır.” (Yeşu 1.Bap. 3-4. Ayetleri)</p>
<p>18.yüzyılda Anadolu’yu gezen ve Erzurum’a gelen, seyahatini kitaplaştıran <strong>Joseph de Tournefort</strong> Dumlubaba suyuyla ilgili şöyle der:</p>
<p>“<strong>Fırat ve Aras’ın kaynaklarının bulunduğu Erzurum ovasının dünya cennetinde bulunduğu konusunda hiç şüphe yok. Âdem ile Havva’nın burada yaratıldığına inanmaya meyilliyim. Burası kitabı Mukaddes’te Tekvin’de bahsedilen yerdir</strong>.”</p>
<p>Dumlubaba suyu İslam kaynaklarında da geçer. Dokuzuncu yüzyılda yaşamış Müslüman tarihçi <strong>Hüseyin b. Ali el-Mesudî</strong> ise Murûc ez-Zeheb adlı eserinde “Fırat suyundan bir kere içen üç veya yedi kere içer, büyük bir berekettir. Eğer Irak ve Anadolu halkı Fırat’ın bereketini ve yararlarını bilselerdi Fırat’ın iki tarafına kubbeler ve engel duvarları yaparlardı. Her afet ve hastalığa yakalanan, şifa niyetine bu Fırat’a üç kere girip yıkansa çeşitli hastalıklardan kurtulur.’ der.</p>
<p>Aynı eserde Hz. Ali’ye atfedilen ‘Ey Kufeliler nehrimiz Fırat’a cennetten iki oluk karışır.” sözü de asırlardır bu topraklarda Dumlubaba suyuna kutsiyet veren halkın inanç kodlarını ortaya koymaktadır.Büyük Seyyah <strong>Evliya Çelebi</strong> bizzat tırmandığı kaynağı şöyle tasvir eder.</p>
<p>&#8220;Tâ Aşağı Eğerli Dağ yanında Arz-ı Rum sahrasının ta ortasından nehr-i azîm mâ-i Fırat cereyan eder kim, Gürcistan tarafının cânib-i şarkîsinde Dumlu Baba Sultan ziyaretgâhının kayası dibinden çıkıp canib-i garba cereyan ederek Arz-ı Rum sahrasında nice batak ve halîç ve buhayre ve turalar olup nice kerre yüz bin Bağdâdî turnalara kân-mekân olup andan Karye-i Kân dibinden geçip ikinci konakta Kala-i Kemah dibinden ubûr eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8581" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf.jpg" alt="" width="800" height="504" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf.jpg 800w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/erzurum-eski-fotograf-540x340.jpg 540w" sizes="auto, (max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><strong>Amma Arz-ı Rum (Erzurum) sahrasında iptidası (çıkış yerinde) gayet lezizdir ki, hakkında Cenâb-ı Bârî Kur&#8217;ân-ı Azîm&#8217;inde ve Kur&#8217;ân-ı Mecîd&#8217;inde yâd edilmiştir.</strong> Âyet-i Mürselât (da) (ve eskaynâküm mâen furâten) (Mürselât, 77/27) ayetini cemî-î müfessirîn bu Arz-ı Rum suyuyla tefsir etmişlerdir. Ve Nehr-i Fırat&#8217;tan gayri yetmiş iki adet nehr-i azîm cümle bu Arz-ı Rum (Erzurum) ciballeriden (dağlarından) ve Diyarbekir kûhlarından (tepelerinden) tulû„ edip (doğup), cemî-i Rum&#8217;a ve Irak&#8217;a ve Acem&#8217;e müstevli olur.&#8221;</p>
<p>Dumlu kelimesinin ses özelliğine de dikkat ettiğimizde Dede Korkut Destanlarının kültür coğrafyasının göbeği olan Erzurum’da “Dumlu” kelimesinin geçmesi, Dede Korkut hikayelerinden birinin Deli Dumrul olması, İbn-i Batuta’da yer alan Ahi Duman Baba ismi vb. kelimelerin “Dum” sesiyle başlamasını kelimenin anlam ve kaynak akrabalığını göstermesi açısından önemli buluyoruz ve tarihçiler arasında Ahi Duman Baba’nın Dumlu Baba olduğu görüşünü de hatırlatıyoruz.</p>
<p>1470’te <strong>Ebubekir Tihranî</strong>’nin kaleme aldığı ve o vakitler Erzurum’a da hâkim olan Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’a ithaf ettiği “Kitab-ı Diyarbekiriyye” adlı eserinde Fırat’ın kaynağı da olan Dumlubaba alemin göbeği (naf-ı âlem) olarak anılmaktadır.</p>
<p>Bu konuda Prof.Dr. Hakan Hadi Kadıoğlu’nun “<strong>Dünyanın Göbeği ve Vaad Edilmiş Topraklar’ın Tepesi</strong>” başlıklı makalesine bakılabilir. makale Nisan 2010’da Güneş Vakfı Yayınlarından çıkan “<strong>Beyazdoğu Yazıları</strong>” adlı eserde yer alır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Puşkin, Erzurum Yolculuğu, (Çev: Recep Şükrü Güngör), Timaş yay., İstanbul, 2003, s.7</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Puşkin, Erzurum Yolculuğu, (Çev: Ataol Behramoğlu), İş Bankası yay., İstanbul, 2010, s.11</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/puskinin-erzurumu-ovdugu-siiri-ve-kutsal-su/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’yi bir de benden dinleyiniz</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/icisleri-bakani-mustafa-ciftciyi-bir-de-benden-dinleyiniz/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/icisleri-bakani-mustafa-ciftciyi-bir-de-benden-dinleyiniz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2026 15:27:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi]]></category>
		<category><![CDATA[İçişleri Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Çiftçi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8500</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Erzurum Valiliği yaptığı süre boyunca Sayın Mustafa Çiftçi mütegallibelere, münafıklara ve kendisini şehrin sahibi olarak görenlere değil devlete, yasalara ve kamu yararına iltifat ve itibar etti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şehirlerimizde, devletimizi temsil eden ve bu gücün inisiyatifini yasaların müsaadesi kadar elinde bulunduran makamları kendi arka bahçesi olarak görüp kendilerini şehrin “galipleri” statüsüne yerleştirmiş <strong>mütegallibeler</strong> vardır. Mütegallibeler için devletin makamında oturanın siyasî ve ideolojik fikri, hayat görüşü, şahsiyeti mühim değildir; yeter ki o makam, kendilerine hep ayrıcalıklı yaklaşsın, kendilerinin menfaatlerinin, kârının, itibarının hamisi ve takipçisi olsun. Bunlara <strong>oligark</strong> da denir.</p>
<p>Onlar için esas olan, kişisel iktidarlarını sürdürmektir. Şehirde bürokrasiyi, ticareti, STK’leri, siyaseti hep avuçlarında tutmak isterler. Böyleleri bir bürokrata, devlet adamına veya bir siyasetçiye hakaret ediyorsa o bürokrattan ve siyasetçiden dilediği düzeyde istifade edememiştir; iltifat ediyorsa menfaatlenmiştir. Bu kadar basittir, bunların fikir dedikleri.</p>
<p>Şehirlerde mütegallibe rolü kesen çapsızlar da eksik olmaz. Bu çapsızlar; makam sahiplerince ihmal edilmiş, fark edilmemiş veya rencide edilmiş olsalar da makam sahiplerinin veya güç atfettikleri kişilerin yüzlerine cömertçe iltifat ederken arkadan yaptıkları hakaretin haddi hududu yoktur. Münafıklık bunların genel karakteridir. Bunlar da her dönemin adamıdır, sistemin ve gücün muhbiridir. Vestiyerlerinde her renk ceket bulunur, siyasetin ve devlet adamının kıyafetine göre renk değiştirirler. <strong>Kurtla bir olup kuzuyu yer, çobanla da yas tutar bunlar.</strong></p>
<p>Bir de kendisini “<strong>şehrin sahibi</strong>” sanan siyasî figürler vardır. Kendilerini şehrin “patronu ve baronu” pozisyonuna konumlandırırlar, şehrin siyasî polisi!.. Onlardan habersiz şehirde kuş uçmasın, yaprak kıpırdamasın isterler.  Bu siyasî figürler aktif görevde de olabilir, perde arkasında da… Şehrin tüm imkânlarını, kamu bütçesini ele geçirmek ve yönetmek, kârı kimseyle paylaşmamak, kamuya değil ancak kendine hizmetkâr olacağından emin olduğu kişilerin önünü açmak, kendilerine sürekli “adam yaratmak” gibi huyları ve alışkanlıkları vardır bunların… Kendilerine itaat ve hizmet etmeyen her niteliğin, şahsiyet sahibinin, hakkın ve haklının düşmanıdır bunlar… 26 Aralık 2009’da “Erzurum” gazetesinde bir yazı kaleme almıştım. Yazının başlığı şöyleydi: “<strong>Şehre Sahip Çıkmak mı Sahip Olmak mı?</strong>” 17 yıl olmuş, değişen bir şey yok. Sanırım şehrin ve insanın kadim hikâyesidir bu.</p>
<p>Şehirde yaşayan herkes gücü nispetince şehrine sahip çıkmalı evet; lâkin şehre sahip olmayı istemek bir derebeylik hevesidir, bir zorbalıktır. Sahip çıkmakla sahip olmaya çalışmak yer ile gök kadar birbirinden uzak iki kavram, siyahla beyaz gibi zıt…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-8501" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/icisleri-bakani-mustafa-ciftci-erzurum.jpg" alt="" width="850" height="484" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/icisleri-bakani-mustafa-ciftci-erzurum.jpg 850w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/icisleri-bakani-mustafa-ciftci-erzurum-540x307.jpg 540w" sizes="auto, (max-width: 850px) 100vw, 850px" /></p>
<p><strong>Şehirlerdeki göçün bir nedeni de şehri tahakküm altında tutmaya çalışan zorbalardır.</strong></p>
<p>İşte Erzurum Valiliği yaptığı süre boyunca Sayın Mustafa Çiftçi mütegallibelere, münafıklara ve kendisini şehrin sahibi olarak görenlere değil devlete, yasalara ve kamu yararına iltifat ve itibar etti. Devletin âlî menfaatlerini kişilerin çıkarlarının önüne koyan Vali Mustafa Çiftçi fincancı katırlarını ürküttü elbette…</p>
<p>Kimse o tarafa bu tarafa çekmesin. Halkı Müslüman olan bir ülkenin “<strong>Oruç Tutan Şehir</strong>” olarak bilinen milletçi muhafazakâr şehrinde, Erzurum’da Sayın Vali’nin Kuran Kurslarına ziyaretleri, hafızlığını saklamaması, farklı meclislerde ve sabah namazından evvel camide Binbir Hatim için Kuran okuması, hatimle teravih kılması Vali Beyi diledikleri gibi yönlendiremeyen şehir şımarıklarının diline düştü. Eleştiri kılıfındaki hücumların istihzaya kadar vardığına şahit olduk.</p>
<p>Aynı şekilde; Vali Bey’in yasalardan ve kamu yararından taviz vermemesinden, kurumlar üzerindeki otoritesinden ve denetiminden oligarklar rahatsız oldu. Ancak Valimiz Sayın Mustafa Çiftçi görev ve yetkilerini başta <strong>Milli Eğitim Bakanımız Sayın Yusuf Tekin</strong> olmak üzere <strong>Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Mehmet Sekmen</strong> ile, <strong>Atatürk Üniversitesi Rektörü Sayın Prof.Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu</strong> ile, kamu kurumlarının yöneticileriyle ve STK’lerle istişare ve uyum içerisinde kullanıyordu. Sayın Çiftçi ile gelişen kamu disiplini ve istişare kültürü kendisini hissettirmişti halka.</p>
<p>Alışılmadık bir vali profiliyle karşılaştı Erzurumlu… Sosyal medyada kişisel sayfalarını şovdan uzak ve sade vatandaş gibi aktif kullanan, sabah namazlarında bir başına camide görünen, şehrin gün görmüşlerini (“yaşlı” kelimesini kullanmazdı) ve garibanlarını evlerinde ziyaret edip dualarını alan, dağlarda yürüyen, buz tırmanışı yapan, bisiklet süren, gençlerin sohbet davetlerini geri çevirmeyen bir devlet adamı… Takdir ettiği kişileri, o kişilerin beklemediği bir anda onore ederdi. Sayın Mustafa Çiftçi’nin şahsında halk hem kendisini hem devletini gördü. Sayın Çiftçi Erzurum’da hem vatandaş oldu hem devlet adamı…</p>
<p>Vali Mustafa Çiftçi’nin beni en çok etkileyen hallerinden biri de millî tarihimize ve millî kültürümüze olan vukufiyeti ve ilgisiydi. Önemli günlerin yıl dönümlerinde Sayın Valimizin, Erzurum Valiliği sayfasında yayımladığı yazılı-görsel mesajlar, aziz milletimizin ruh derinliklerinde asırlardır pişmiş hakikatleri hatırlatıyordu. Birer manifesto gibi metinlerdi bunlar.</p>
<p><strong>Sayın Valimiz mütevazı, inançlı ve imanlı biriydi ve bu konuda tavizsizdi.</strong> Bulunduğumuz veya şahit olduğumuz ortamlarda kahkaha attığını görmedim, tebessüm ederdi. Şehitlik ziyaretinde kimseyle konuşmaz, Kuran okur, dua eder ve sessizce tefekkür ederdi, dalardı. Birbirinden farklı spor dallarını yapardı ve sosyal yanı güçlüydü. Konuşurken kelimelerini özenle seçer, kimseyi kırmamaya özen gösterirdi. Tanıdığım Vali Mustafa Çiftçi iyi bir kitap okuyucusuydu, muhatabını da kitap okur gibi dinlerdi ve muhakkak not alırdı. Fikri takibe önem verir, sonuç odaklı çalışır, hamasete pirim vermez; planlamaya, sayılara ve istatistiğe değer verirdi. Hoşgörüsü engindi, kendisine hücum edenler için “Herkes kendi işini yapıyor.” derdi. Toplumsal olaylarda ve afetlerde olay yerine uğrayıp giden devlet adamlarından olmadı, olayı sonuna kadar olay mahfilinde takip eder, yönetirdi.</p>
<p><strong>Sayın Valimiz bir de Erzurum’un limonlu çayını çok severdi.</strong></p>
<p>Vali Mustafa Çiftçi ağırbaşlılığıyla, soğukkanlılığıyla, vicdanı ve merhametiyle, kamuyla ve sivil toplumla ilişkileriyle devletin ta kendisiydi… Arka planını çok iyi bildiği kişiler ve olaylar karşısında itidali tercih etti hep. Sayın Çiftçi büyük bir sorumlulukla itidali tercih ederken birileri Sayın Vali’mizin neyin nereden kaynaklandığını bilmediğini sandı. Çocukları üzerinden kendisine kurulan kumpasın arka planında kimler vardı, Sayın Çiftçi çok iyi biliyordu; ancak “devlet adamlığı” tepkisellikle ve duygusallıkla değil sabırla, ağırbaşlılıkla ve sağ duyuyla var olmaktır.</p>
<p>Sayın Vali’nin çocukları üzerinden yıpratılması olayının arka planında Fetö parmağı olduğunu düşünenlerdenim. Unutmayalım halâ emniyette ve devletin farklı kurumlarında Fetöcülerin, bunların taşeronluğunu yapan sermaye sahiplerinin ve siyasilerin olduğunu medyadan takip ediyor, öğreniyoruz. Şüphe iyidir, uyanık olmayı sağlar.</p>
<p>Şehrin siyasetini, sermayesini ve diğer tüm erklerini etkilemeye çalışan bu oligarkların bu kadar rahat hareket etmesini, bu kadar şımarmasını, pervasızlıklarını nasıl izah edeceğiz peki? Şöyle bir değerlendirme yapabilirim: Bu muhterisler, her dönem olduğu gibi kendilerini garantiye almak için “<strong>Erdoğan sonrası ne olur ne olmaz!?”</strong> diye küresel güçlerin aparatlarıyla el altından anlaşmış olabilirler.  Bu hal tarih boyunca darbecilerin genelinde ve en son Fetöde görülmüştür. Umarım Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan (AK Parti içinde ve dışında) küresel güç uzantılarıyla el altından iş birliği yaparak <strong>“Erdoğan sonrası”</strong> hesabı yapanları görür! Adalet Bakanı olarak Sayın Akın Gürlek’in ve İçişleri Bakanı olarak Sayın Mustafa Çiftçi’nin atanması, bu atamaların milliyetçi-muhafazakâr kesimde ve geniş tabanda coşkuyla karşılanması vaziyetin Cumhurbaşkanımız tarafından pek âlâ görüldüğü hissini veriyor bana.</p>
<p>Sayın Valimiz Cumhurbaşkanımızın takdirleriyle devletin en hassas biriminin başına geçti ve İçişleri Bakanı oldu. Millî bir isim… Halktan biri ve halkın çok sevdiği isim…</p>
<p>Mümin ve münevver bir şahsiyet olan İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi’ye hücum eden oligarklar, muhteris siyasiler ve kripto Fetöcüler olacaktır; ancak halkın, gün görmüşlerin, müminlerin duası Sayın Bakanımızı yalnız bırakmayacaktır.</p>
<p>Allah çok zor bir makam olan İçişleri Bakanlığı vazifesini kendisine, ailesine, ülkesine ve milletine hayırlı eylesin. Rabbim Sayın Bakanımızın yâr ve yardımcısı olsun. (Amin)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/icisleri-bakani-mustafa-ciftciyi-bir-de-benden-dinleyiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’in Mazot şiiri-4</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Feb 2026 08:56:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şiir analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8213</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Hegel’e göre insanlık tarihi insanın yabancılaşma tarihidir. İsmet Özel insanın “mutlak hakikat”ten uzaklaşmasıyla, işte bu yabancılaşmayla mücadele etmektedir. İnsan kendi öznesini kaybettiğinde nesneleşmesi kaçınılmazdır. Kendi öznesini kaybeden insan ilahî olandan uzaklaşacaktır. ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Besbelli ki leşler koruyor şehrin bedenlerini<br />
göğsünün kafesinde yalnızca pasak<br />
biliyorsun<br />
korkutulmuş bir kızın<br />
yüreğinden fışkıran beyaz güvercinleri<br />
sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret<br />
her gün aynı kalafat yerine çekilmenin nefreti<br />
bunları<br />
bütün bunları biliyorsun<br />
dağlardan dönüyorsun o sağır yamaçlardan<br />
çevik bacaklarını getiriyorsun, ne çiçek ne de ninni<br />
boz şayaktan poturun dağlarda ne güzeldi<br />
şehre varınca artık meşinler giymelisin</em></p>
<p>“<strong>Sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret</strong>” mısrasıyla Özel’in, sabahın köründe Sanayi Devrimi’nin de sembolü olan “demir ve mazot/kömür” kokusuyla istasyonlarda bekledikleri trenlerde karşılaşır, daha uykusuz, mutsuz ve makine dişlisi gibi duygusunu yitirmiş fabrikalara yetişmeye çalışan, tekdüze hayat içerisinde makineleşmiş insanı betimlediğini düşünüyorum. Tren aynı zamanda sürgün demektir. Evvelâ insanın kendisinden sürgün edilmesi… Sonra, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve sonrasındaki soğuk savaşlarda… Gerek savaş sosyolojisi içerisinde gerekse şehir hayatında trenin yüzü karadır, taşıdığı nefrettir. Tren kelimesinden evvel “kız” ve “güvercin” kelimelerinin kullanılması masumiyete, temizliğe, kirletilmemişliğe vurgudur.</p>
<p>Mekânsal bir düşünme biçimiyle bakacak olursak; şiir modern şehirle merkezinde, çarşısında, pazarında makinelerin değil tüm gerçekliğiyle insanın var kıldığı kadim şehirlerin karşılaştırmasını işliyor da diyebiliriz. Karşı çıktığım, bu şiiri yorumlayan birçok eleştirmenin şiirin köy hayatını öne çıkardığı düşüncesidir. Esasında İsmet Özel’in derdi mekân da değildir, bizatihi fıtratından koparılmış insanın var oluş mücadelesidir. İsmet Özel’in şiirlerinde modernizm eleştirisi kelime çağrışımları nedeniyle <strong>Mayakovski</strong>’yi hatırlatır; lâkin İsmet Özel’in kelimeleri fütürizm tesirinde değildir; onun kelimeleri köyü, kırı, doğayı öne çıkarma kaygısı taşımaz; onun kelimeleri antimoderndir, modernizm karşıtlığının göstergesidir</p>
<p>“<strong>Şehre varınca artık meşinler giymelisin!” </strong>Eski şehirlerde insan yün ve ipek kumaşlar giyinirken, şair 1950’li ve 1960’lı yıllarda meşin pantolon, meşin gömlek ve ceket giyen, grupça motorsiklet kullanan, rock ve metal müzik dinleyen çılgın insanı özünden uzaklaşmış modern insan olarak değerlendiriyor. Bu mısradaki “giymelisin” ifadesi esasında insanın ruhuna giydirdiği doğasına uygun olmayan ideolojilerdir. İşte Cemil Meriç’in deli gömlekleri dediği, mana itibariyle bu meşinlerdir. Şairin şehrin çarşıları sembolüyle anlattığı bozulma, 1973’te yazdığı “<strong>Esenlik Bildirisi</strong>”nde şehirden öç alma nedenidir:</p>
<p><em>Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir</em></p>
<p><em>kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa</em></p>
<p><em>yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa</em></p>
<p><em>o şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir.</em></p>
<p>Şair modernizm üzerine tespit ve eleştirilerini yaptıktan sonra kendisine, aslında insana telkinde bulunur:</p>
<p><em>daha esmer<br />
daha kan kusturucu<br />
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin.<br />
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde<br />
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir<br />
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin<br />
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir<br />
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin<br />
ki<br />
ölüm<br />
her yerde uyanıktır<br />
alestadır korkunun yardakçıları<br />
tez kızaran güllerden kendini sakın<br />
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı-</em></p>
<p>Şair isyan ettiği hayatta, arzuların aşk değil sevgi olduğunu ifade ediyor. Modern şehir aşksızdır. Aşka talip olanın kendisine dayatılanı devirecek güçte ve uyanıklıkta olması, devrimci ruhunu muhafaza etmesi, bunun için de ölüm dahil bedel ödemeye hazır olması gerektiğini söylüyor şair. “<strong>Tez kızaran güller</strong>” ifadesi yine fıtrattan uzaklaşmayı hatırlatıyor. Doğal sürecinde oluşmayan güzelliklerden kaçınılmalıdır. Bu bir karakter tasviri de olabilir. Hakiki manada kemale ermemiş ancak kendisini kâmil gösteren karakterlerin tasviri…</p>
<p><em>Aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine<br />
bıraktın vazgeçilmez ırmakları<br />
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin<br />
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları</em></p>
<p>“Aşk” ve “çekiç sesleri” … <strong>Klasik edebiyatımızda Mevlânâ’nın, Konya’da Sarraf Selahattin Zerkubî’nin altın levhayı dövdüğünde çıkan çekiç sesleri eşliğinde aşk ile sema dönmesini hatırlatır. </strong>Ancak şehir eski şehir değil, ses eski çekiç sesi değildir; aşk sandığın da hakiki aşk değildir. Yukarıdaki mısralarda belirtildiği gibi o bir sevgidir, aşk başka! Komünist sistemin esir aldığı şehirlerin karamsarlığını yansıtan mısralarda şair “çocuk sesleri”yle umudun her zaman mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Şairin 1968’de yazdığı “<strong>Sevgilim Hayat</strong>” şiirindeki şu mısralarda da mücadele etmek, savaşmak ve “çocuk” sembolü öne çıkarılmış:</p>
<p><em>ben öyle bilirim ki yaşamak</em></p>
<p><em>berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır</em></p>
<p><em>çünkü biz savaşmasak</em></p>
<p><em>anamın giydiği pazen</em></p>
<p><em>sofrada böldüğümüz somun</em></p>
<p><em>yani ıscacık benekleri çocukluğumun</em></p>
<p><em>cılk yaralar halinde;</em></p>
<p><em>yayılırlar toprağa</em></p>
<p><em>etlerimiz kokar</em></p>
<p><em>gökyüzünü kokutur</em></p>
<p>Şair <strong>“Dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları” </strong>mısrasında tüfek, demir, tabanca vb silahlardan bahsetmemektedir. Bunu doğru anlamak için şairin 1968’de yazdığı “<strong>Aynı Adam</strong>” şirinin son kısmına bakmak yeterlidir.</p>
<p><em>Yürüyorum<br />
azarlanıyorum fışkıran başaklarla<br />
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu<br />
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından<br />
gözlerim nemli değil.<br />
gözlerim namlu.</em></p>
<p>Evet gözler namludur ve ıslanmamalıdır. Mazot şiirinin başladığı kelime “<strong>Ağlamadan</strong>” idi, biterken yine “ağlamamak” üzerine vurgu yapılıyor. Ağlamak; yalvarmak, şikâyet etmek, mızlamak yok. Dayatılan hayatı tanımak ve o hayatla bir devrimci ruhuyla ölümü göze alarak savaşmak gerekir. Çocuk, insanın fıtratının henüz bozulmadığı çağıdır. Çocuk imajıyla verilen esasında insanın kendisidir. Çocuklar uğruna savaşmak, inanç uğrunadır; ağlamadan ama! Şairin 1968-1972 yılları arasında yazdığı şiirlerde “çocuk” imajı belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Şaire göre moderizmin belki de en çok sömürdüğü, istismar ettiği çocuktur. Anne ve babaları çalışan çocukların sistemin kölesi haline getirilmesi…</p>
<p><strong>“Dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları” </strong>Bu mısradan çıkarabileceğimiz diğer anlam da<strong> “</strong>Dikkat et, merhametin intikamını engellemesin!”</p>
<p>İsmet Özel ne kapitalistlerin “evrensel” değerlerinin ne sosyalistlerin “enternasyonalizminin” peşindedir. O bilir ki ABD ve Avrupa kapitalizmle insanı ezerken, insanı eşref-i mahlûkat seviyesinden düşürürken Sovyet Sosyalistler köylü, işçi diyerek insanı sömürmüşler, insanı her türlü değer ve inanç yargısından uzaklaştırmaya, insanı makinalaştırmaya çalışmışlardır. İsmet Özel ise ezilmişlerin, ezilen insanın yanındadır. İnsan ancak “takva” ile üstün olur, Batılı ideolojiler insanı üstün kılamamıştır.</p>
<p><strong>Hegel’e göre insanlık tarihi insanın yabancılaşma tarihidir.</strong> İsmet Özel insanın “mutlak hakikat”ten uzaklaşmasıyla, işte bu yabancılaşmayla mücadele etmektedir. İnsan kendi öznesini kaybettiğinde nesneleşmesi kaçınılmazdır. Kendi öznesini kaybeden insan ilahî olandan uzaklaşacaktır.</p>
<p><em>Ağlamadan<br />
dillerim dolaşmadan<br />
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında<br />
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı<br />
üzerime yüreğimden başka muska takmadan<br />
konuşmak istiyorum.</em></p>
<p>(Son)</p>

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8070">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-001-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-1</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8129">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-0002-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-2</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8159">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-00336-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-3</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’in Mazot şiiri-3</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Feb 2026 13:29:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[şiir analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8159</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş: Şiirde şair kelimelerden plato veya platform oluşturuyor, stüdyo gibi. Oluşturulan plato köy değil, modern şehir olmadan önceki yerleşim yeridir. İsmet Özel’in şehrin karşısına koyduğu, toplumcu-gerçekçilerin, sosyalistlerin köyü değildir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şairin huzursuzluğu ve kendisine dayatılan hayata isyanı bu şiirde apaçık ortaya çıkmıştır. Şair kendi varoluş sancısını çekerken yüreğinden başka hiçbir reçeteye, ideolojiye itibar etmemektedir. Şair bu altı mısrada adeta kendisini kuşatan hayatı dar ağacına taşıyıp yeni bir ruhla yeni bir hayata başlama sancısını ifşa emiştir. İdamlıklar genellikle şafak vakti infaz edilir. Şafağı beklerken gece boyunca sıktığı yumruğu onun, aşkına ve davasına olan sımsıkı bağlılığından başka bir şey değildir. Sıkılan yumruk şiirin yazıldığı tarih dikkate alındığında sosyalist gençlerin yumruğunu da hatırlatmaktadır. Yumruk ölüm korkusuyla çözülmeyecektir. İsmet Özel “<strong>Usanç, Bıkıntı, Gınâ Gelmek</strong>”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> başlıklı yazısında sıkılı yumruğu tarif ediyor aslında: Allah’tan vazgeçmeme! Umuttan, duadan, acıdan ve acıyla savaşma iradesinden vazgeçmeme! Acıyla yoğrulmuş hayata “sevgilim” diyebilme…</p>
<p>“Zamaneye sövüp sayarak vakit kaybetme tuhaflığına uğramayacağız. Kâinatı çekip çevirenin Allah olduğu şuuruna yapışmış yaşamak acı verse de vazgeçemeyeceğimiz bir şey. Elimizdeki son hurma fidanını dikme inadından kıyametin koptuğunu kendi gözlerimizle görsek bile yan çizmeyeceğiz. Dünyada sadece acı var. <strong>Acıyla savaşma iradesidir, sıkılmış yumruğumuzu gevşetmeyen. </strong>Sevmekten gına getirmedik. Sevgilim hayat dedik bir kere.”</p>
<p>İsmet Özel’in varlığı ve özünün gürleşmesi uğruna maruz kaldıklarından şikâyet etmemesi, Necip Fazıl’ın ifadesiyle insanın mukaddes yükün hamalı olmasına rıza göstermesinden başka bir şey değildir.</p>
<p><em>İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal.<br />
Hamallık ki, sonunda ne rütbe var ne de mal,<br />
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;<br />
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan. (Sakarya Türküsü, Necip Fazıl Kısakürek)</em></p>
<p>İdam öncesi ve idama giderken ağlayan, ifade verirken dilleri dolaşan mahkûmlar gibi değil şair idama “ağlamadan (yalvarmadan), dillerim dolaşmadan, tüm yüreğimle apaçık konuşarak” giderim, diyor. Öyle ya ölüm korkusuyla idam sehpasında davasını satanlar olmuştur. İnsanın benliği, varlığı, hürriyeti, samimiyeti, iradesi, inançları, kendini inşası o insanın en büyük aşkıdır. Şair aşkını ölüm korkusuyla utandıracak tavra asla düşmeyecektir. İsmet Özel bu altı mısrayı yazarken böyle bir zihinsel plato düşündü mü, bilemeyiz; ancak bu mısralar bir başka şiirinin başlığını hatırlatmıyor değil: “<strong>Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar</strong>” Özel, bir idam mahkûmunun son sözlerini söyler gibi konuşmak istiyor; ama ağlamadan, davasından vazgeçmeden, dilleri dolaşmadan… Adeta celladına gülümseyerek!</p>
<p>“<strong>Muska</strong>” kutsiyet olarak inancı, şifayı, gücü ve duayı hatırlatır ki şiirde yüreğin yüceliğini ve kutsiyetini vurgulamak için muskanın cemiyet ve inanç dünyasındaki algısından yararlanmıştır şair. Sahih hadis-i kutsi olup olmadığı tartışılsa da Anadolu inancında “<strong>Ben, kâinata, yere göğe sığmadım; fakat müminin kalbine sığdım!</strong>” sözünün sözler içerisinde çok ehemmiyetli yeri var.  Müminin kalbi, yani yüreği Allah’ın evidir, olacaksa en kutsal muska insan yüreğidir.</p>
<p>1965’te “<strong>Ve Durgun Akardı Don</strong>” romanıyla Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan ve ödül gecesindeki konuşmasında “yürek”i öne çıkaran Mihail Şolohov’u anmadan geçemeyeceğim. (Kim bilir, belki de genç şair İsmet Özel, Nobel Edebiyat ödülü alan Şoholov’dan da etkilenmiştir.) Şoholov konuşmasında şöyle der: “<em>Okuyucuya namuslu söz söylemek, halka doğruyu anlatmak, gerçeği söylerken kimi zaman sert ama her zaman yürekli olmak, insanların yüreğine gelecek adına, kendi güçleri adına, geleceği biçimlendirmedeki yetenekleri adına güçlü inanç satmak.”</em></p>
<p><em>Şehre neden<br />
esmer ve dölek yüzümle döndüm dağlardan<br />
kar vakti tarlaları kımıldatan soluğum<br />
niyedir sarmalasın vites dişlilerini<br />
defneler, nakışlar yok<br />
alnımda neden?</em></p>
<p>Bu bölümün ilk iki mısrasına bakıp şairin köy ve şehir hayatını karşılaştırdığını söylemek, İsmet Özel’i hiç anlamamış olmak demektir. Buradaki “esmer, dölek, dağlar, tarlalar, defneler, nakışlar” köyü öne çıkarmak için değil, kapitalizmle birlikte sosyalizmin biçimlendirdiği modern hayatın sorgulanması için şiire girmiştir. Şiirde şair kelimelerden plato veya platform oluşturuyor, stüdyo gibi. Oluşturulan plato köy değil, modern şehir olmadan önceki yerleşim yeridir. <strong>İsmet Özel’in şehrin karşısına koyduğu, toplumcu-gerçekçilerin, sosyalistlerin köyü değildir.</strong></p>
<p>1974 öncesinde sosyalist genç bir şair olarak görülen İsmet Özel, ilginçtir şiirlerinde “kent” kelimesi yerine “şehir” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Nereden bakarsak bakalım İsmet Özel gençliğinde de herhangi bir ideolojiye, edebî muhite etiketlenebilecek biri değildir. Onun şiirlerindeki şehir modern hayattır; yoksa şehirlilik değildir. Tüm ömrü şehirlerde geçmiş bir şairin esasında şehir kavramına değil insanı teknolojinin ve tüketimin kölesi konumuna getiren kapitalizme ve insanı kendi öznesinden koparıp makineleştiren, “şey”leştiren sosyalizme karşı çıktığı söylenebilir.  Şehir İsmet Özel’de bir yerleşim yeri değil bir bozuk zihniyetin en doygun sembolüdür. Onun “<strong>Üç Frenk Havası</strong>” şiirindeki</p>
<p><em>şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin</em></p>
<p><em>kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>o gün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım</em></p>
<p><em>kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı</em></p>
<p><em>ham elmalar yemekten göveren dudaklarım</em></p>
<p><em>mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.</em></p>
<p><em>…</em></p>
<p><em>şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin</em></p>
<p><em>bozuk paraların insanı, sivicelerin</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>işte öldüm, işte son kadife çiçekleri</em></p>
<p><em>son defneler, badıranlarla kefenlediler beni</em></p>
<p><em>bütün kaçaklar için inci bir melhem oldu benim ölümüm</em></p>
<p><em>…</em></p>
<p><em>Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin</em></p>
<p><em>Pahalı zevklerin insanı ucuz cesaretlerin</em></p>
<p><em>…</em></p>
<p>mısralarında da yüreği sökülüp alınmış modern insanadır isyanı! İnsan insanın vites dişlisidir artık. Mısrada geçen “defneler”, Akdeniz kültüründe alına takılan taçtır, şereftir. Defneden taçlar Antik Yunan ve Roma ikonlarında sıkça görülür.</p>
<p><em>Ağlamadan<br />
etimin iğneli beşiklerde bıraktığı izlere aldırmadan<br />
o mavi korularda ve dibek taşlarında<br />
bırakıp sözlerimin kalıntılarını<br />
açıkça konuşmak istiyorum.</em></p>
<p>Şiirdeki “ağlamadan” ve “konuşmak istiyorum” ifadelerinin tekrarı dikkat çekiyor.  Şiirin ilk bölümünde “üzerime yüreğimden başka muska takmadan / konuşmak istiyorum” diyen şair burada “<strong>açıkça konuşmak istiyorum.”</strong> diyor. “Açıkça” konuşmak cemiyet karşısındaki büyük adamların en belirgin vasfıdır. Vilyım Şekspır (William Shakespeare) “Açık açık konuşun, çünkü doğru insanlar açık olmayı sever.” derken neyi murad ediyorsa İsmet Özel’in de muradı odur. Hazreti Ali de “İnsanlarla anlayacakları şekilde konuşunuz!” der. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de oldukça açık, sarih ve beliğ konuşurmuş. <strong>“Resûlullâh’ın (s.a.v.) konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.”</strong> <em>(Ebû Dâvûd, Edeb, 18)</em> <strong>“İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” </strong><em>(Tirmizî, Menâkıb, 9) Görüldüğü gibi Peygamberimiz (s.a.v.) açık konuşmakla kalmaz konuşmasında kelime ve cümle tekrarlarına da yer verirmiş.  Şair de açık konuşmalıdır, sözleri dibek taşında dövüle dövüle un ufak olmadan…</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(devam edecek)</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> İsmet Özel, “Usanç, Bıkıntı, Gınâ Gelmek”, <a href="http://istiklalmarsidernegi.org.tr" target="_blank" rel="noopener">http://istiklalmarsidernegi.org.tr</a>, 14 Ocak 2022</p>

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8070">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-001-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-1</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8129">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-0002-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-2</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8213">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-0044-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-4</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’in Mazot şiiri-2</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Jan 2026 05:38:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8129</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Batı’da biçimlenen sanat ve felsefe akımlarının ikinci sınıf iz düşümü olan Türkiye’deki toplumsal-gerçekçi şairlerin aksine İsmet Özel insanın modern dünyada kendi fıtratına yabancılaşmasına isyan etmiştir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tekniğin, teknolojinin ve makinenin kölesi olan insanın şekillendirmeye başladığı dünyaya eleştirileriyle Haydeger (Heidegger) modern dünyada insanın düşünceden ve değerlerden arındırılamayacağını belirtmiş, insanın “varlık sorunu”yla karşı karşıya kaldığını ortaya koymuştur. Bu konuda Niçe (Nietzsche) ile girdiği eleştirel ilişki dikkate değerdir.</p>
<p>Varoluşçuluğun (egzistanyalizm); Haydeger, Sorin Keyıgigart (Soren Kierkegaard) gibi isimlerle birlikte, ortaya koyduğu terimlerin edebiyat ve düşünce dünyasında kabul gören ismi Jan Pal Sart (Jean-Paul Sartre) olmuştur. Sart’ın düşüncesine göre insan önceden tanımlanamaz, o düşünerek, yaparak ve yazarak özünü var eder, çoğaltır: “<strong>Sartre’ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır.</strong> İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, &#8220;<strong>Varoluş özden önce gelir</strong>.&#8221; sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur.” İnsan için önceden yapılmış tanımlama ile insanın duygu ve eylem dünyası birbiriyle çatışmaktadır. Bu durumda insan en çok kendisine yabancılaşmaktadır. Bu yabancılaşma karşısında özün gürleşmesi söz konusu değildir. Modern insanın kendisine yabancılaşması, bunun neticesinde özün varoluş sancısı İsmet Özel’in şiir ve yazılarının temel problemlerinden biri olmuştur. Özü, kendisine dayatılan hayatların ve tanımların dışına düşünerek, eyleyerek ve mücadele ederek çıkarmak! Kendisine yabancılaşan insanı üçüncü bir şahıs gibi sorgulamak… <strong>İşte İsmet Özel’in insanın varoluş problemini dile getirdiği şiirlerinde herkes adına, başkaları adına da bir yola koyulmuşluk, bir adanmışlık vardır.</strong></p>
<p>Yaşadığı ve tanık olduğu çağı kasıp kavuran olayların ve ideolojilerin kıskacında, onların tesiriyle ve onlara rağmen varlığını inşa etmeye çalışan İsmet Özel 1974’te yazdığı <strong>“Amentü”</strong> şiirinde:</p>
<p><em>İnsan<br />
eşref-i mahlûkattır derdi babam<br />
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı</em></p>
<p><em>ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman<br />
bu söz asıl anlamını kavradı</em></p>
<p>mısralarıyla Cemil Meriç’in dediği gibi insanın idrakine giydirilmiş deli gömlekleri giymemeye direniyor, insanın kendi gerçeğini yine insana hatırlatıyordu. Evet, insan düşündüğü ve eylediği varlıktır. İsmet Özel “<strong>eşref-i mahlûkat</strong>” olarak tanımlanmakla “eşref-i mahlûkat” olmanın mümkün olmadığını insanlık tarihindeki acıların gösterdiğinin farkındadır. Batılı tanımlamalar ve ideolojilerden sonra babasının dilindeki o ulvi tanımı hatırlar Özel. İnsanın bu tanım ile gerçekleştirdiği özü arasındaki çelişkiyi ve çatışmayı iliklerine kadar hisseden Özel, “eşref-i mahlûkat” olmanın düşünme ve eylem biçimleri üzerine kafa yorar ve insanı yaratılmışların en şereflisi kılacak şeylerin ardına düşer. İsmet Özel’in varoluşçuluğu Anadolu’nun Yesevîyle, Yunusla, Mevlânayla, Bektaşîyle biçimlenmiş binlerce yıllık hayat tecrübesini, ahlâkını, erdemini ve irfanını toptan yok sayan bir zihniyetin terk ettiği değerlere talip olarak tepkisini ortaya koyduğu “<strong>Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Resmin Arkasındaki Satırlar</strong>” şiirinde de apaçıktır.</p>
<p><em>gelin<br />
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!<br />
bana kötü<br />
bana terk ettiğiniz düşünceleri verin<br />
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız<br />
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar<br />
onları verin, yakınmalarınızı<br />
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar<br />
ben aştım onları dediğiniz ne varsa<br />
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar<br />
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz<br />
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı<br />
verin bana<br />
verin taammüden işlediğiniz suçları da&#8230;</em></p>
<p>İsmet Özel burada ciddi bir sorumluluk almaktadır. İnsanlarla yaptığı pazarlığın temeli budur. Onun; insanların terk ettiği düşüncelerine, eski yanlışlarına, pişmanlıklarına, çabalarına talip olmasını iki şekilde yorumlayabiliriz. İlki; insanın suç işlemesi, hata yapması zatîdir, olacaktır, insanîdir… <strong>Hata ve suç işleyen insan terk edilemez; bu, insanın kendisini terk etmesidir.</strong> İkincisi; savaşların ve büyük acıların biçimlendirdiği ve şairin de tanık olduğu modern zamanda insanın varlığı ve mutluluğu için ortaya koyulan yeni reçetelerin, düşüncelerin ve eylemlerin de insanı var edemediği, ezdiğidir. İsmet Özel’in mısraları insanın ve şahsının kendi oluşuna doğru giden bir dildir.</p>
<p>Batı’da biçimlenen sanat ve felsefe akımlarının ikinci sınıf iz düşümü olan Türkiye’deki toplumsal-gerçekçi şairlerin aksine İsmet Özel insanın modern dünyada kendi fıtratına yabancılaşmasına isyan etmiştir. Bu isyan, Necip Fazıl’ın “sıcak yarada kezzap” dediği ondaki fikir sancısı şiirlerini de biçimlendirmiştir. Bu şiirlerden biri de 1970’te kaleme aldığı “<strong>Mazot</strong>” şiiridir. (İsmet Özel’in tüm şiirleri ses, içerik ve ruh olarak sanki tek bir şiirin parçalarıdır.)</p>
<p><strong>Evvelâ şiirin adının “Mazot” olması mazotun makinalaşan dünyanın damarlarında bir kan gibi dolaşması nedeniyledir.</strong> İnsanın yerine makinaların ikame ettirilmesi gibi insanın damarlarındaki kanın yerine de mazot, petrol, akaryakıt! Kelime toplumsal-gerçekçilerin şiir dilinin aksine imgeseldir.</p>
<p><em>Ağlamadan<br />
dillerim dolaşmadan<br />
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında<br />
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı<br />
üzerime yüreğimden başka muska takmadan<br />
konuşmak istiyorum.</em></p>
<p>İsmet Özel’in 1975’te Çıdam yayınlarından çıkan üçüncü şiir kitabı “<strong>Cinayetler Kitabı</strong>” Mazot şiirinin bu mısralarıyla başlar.</p>
<p>Şiirin bu ilk bölümü bütünün özetidir. Tekrar eden <strong>“-meden/-madan</strong>” zarf-fiil ekleriyle mısraların ses değeri yükselirken anlam vurgulu bir şekilde verilmiştir. Bu ses tekrarları Kuran’dan bazı ayetlerin ses tekrarını hatırlatmaktadır. 1974’te Diriliş dergisinde yayımlanan ve İsmet Özel’in ihtidası olarak kabul edilen ve Müslümanca duruşunu ilan ettiği “<strong>Amentü</strong>” şiirinden dört sene evvel kaleme aldığı mısraların ses ve ahenk yönünden Kuran’daki ayetleri (Bilhassa Tekvir süresi) hatırlatması onun bilinçaltında İslâmî inanç kodlarının olduğunu hissettiriyor.</p>
<p><em>(Devam edecek)</em></p>

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8070">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-001-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-1</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8159">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-00336-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-3</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8213">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-0044-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-4</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’in Mazot şiiri-1</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 27 Jan 2026 08:33:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel mazot şiiri]]></category>
		<category><![CDATA[ismet özel şiir analiz]]></category>
		<category><![CDATA[sezai karakoç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8070</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: İsmet Özel’e edebiyat otoriteleri İkinci Yeni muhitinin genç şairi dedikleri halde sonradan toplumcu gerçekçi şiirleri nedeniyle onun İkinci Yeni’den koptuğunu ifade etmişlerdir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir şairi edebiyat tarihinde bir gruba, bir muhite yahut bir tasnife dahil edip o şairin şiirini, duygu ve düşüncesini kategorize etmek -şairin kendisi kendi sanat ve düşünce ilkelerini tanımlamamışsa, bir muhite veya akıma mensubiyetini ilan etmemişse- oldukça güçtür. Edebiyat tarihinde şairlerin tasnifi; umumiyetle şiirin biçimi, şiirdeki kelimelerin ses ve anlam karakteri, şiirde işlenen konu, şiirdeki söz sanatları ve imge, şairin yaşadığı çağ, şairin şiirlerini yayımladığı mecmua dikkate alınarak yapılmıştır.</p>
<p>Meselâ Sezai Karakoç edebiyat kitaplarında “<strong>İkinci Yeni</strong>” akımının temsilcileri arasında sayılır. Bunu şairin bizzat kendisi kabul etmediği gibi Karakoç’un şiirinde kullandığı kelimeler, şiirlerindeki ruh ve maneviyat da onu İkinci Yenicilerden farklı kılıyor. Sezai Karakoç’un yazdığı “Balkon” şiiri Sezai Karakoç’tan habersiz İkinci Yeni şiirinin ilk örneği olarak dergide yayımlanıyor. Sezai Karakoç bu durumu şöyle anlatır:</p>
<p>“Ben Balıkesir’de iken<strong> Cemal (Süreyya)</strong> da Eskişehir’deydi. Mektuplaşıyorduk. Bir mektubumda, o sıralar yazdığım “<strong>Balkon</strong>” şiiri de vardı. Bir süre sonra, Muzaffer Erdost’un edebiyat bölümünü yönettiği Pazar Postası geldi. Bir de ne göreyim? Benim Balkon şiiri ve Cemal’e yazdığım mektuptan bazı pasajlar orda yayınlanmamış mı? Tabii, Cemal’in gönderdiğini anladım ve çok kızdım. Sanat açısından dergimin bulunmaması sebebiyle o yıllar yazdığım çok şey yayınlanmadan kalıyordu. Değil Pazar Postası gibi sol bir dergide, sağcı gibi görünen, fakat yine de fikir ayrılığı bulunan dergilerde bile şiirimi yayınlatmayan benim Pazar Postası’nda görünmem, ilk anda bana bir facia gibi geldi. Ve hemen çok ağır bir mektup yazdım, postaya attım. Bir iki gün geçince yazdığım mektubun ağırlığını düşünerek üzüldüm. Evet, Cemal’in yaptığı hataydı. Şiirimi bir dergiye göndermeden önce bana danışması şarttı. Ama bu kabahatini bir sitemle kendisine hatırlatabilir, bir daha böyle yapmaması için onu uyarabilirdim. Fakat ben çok ağır bir mektup yazarak tüm ilişkiyi kesmiştim. Aradan birkaç gün geçti. Mektubum geri geldi. Meğer, kızgınlıkla adresi yanlış yazmışım. Cemal’i bulmamış. Bu kez, yeni bir mektup yazarak ‘Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım. Geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma!’ dedim. Tabii ki zamanın geçmesiyle biraz yumuşamıştım.<br />
…<br />
Cemal, Balkon adlı şiirimi göndermekle kalmamış, şiirimdeki (ev) kelimesini (el), (uzanın) kelimesini (uzanıp) yapmış olduğundan şiir öyle yayınlandı, öyle tanındı. Birçok antolojiye de o şekilde girdi. Ancak, şiirlerim kitap halinde yayınlandığında, şiir asıl metniyle çıkmış oldu.</p>
<p>Daha sonra, Cemal bana (Deformasyon) başlığıyla yazdığı bir yazıda, yeni bir şiirin, akımın doğduğundan bahsetti. Bu şiire örnek olarak da benim (Balkon) şiirimi gösterdi.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Sezai Karakoç gelenekçi ve gelecekçi olması, bir medeniyet tasavvuruna sahip olması, Mümin ve Müslüman iddiası hasebiyle İkinci Yeni şairlerinden ayrılır. İkinci Yeni şairleriyle benzerliği Birinci Yenicilerin gündelik hayatın diline düşürdükleri kelimelere yeniden şiirsellik ve şahsilik kazandırmasıdır. Onun şiirlerindeki kelimelerin anlamı sadece içinde geçtiği şiirde kazandığı anlamla vardır. Türk şiiri ne söylediği apaçık belli olan, konuşma dilinden pek farkı olmayan Birinci Yeni ile ne dediği pek anlaşılmayan, kelimelerin kendine yeni anlamlar oluşturduğu ve imgelere boğulmuş İkinci Yeni arasında sıkışmış; insanı, cemiyeti, politik olanı bütün olarak işleyemez olmuştu. Kelimenin doğurganlığını ve atlasını yeniden şiire kazandıran Sezai Karakoç gelecekçi olma davasıyla kaleme aldığı şiirlerde de gelenekçilikten kopamamıştı. Sezai Karakoç’un şiirlerindeki Leyla klasik şiirimizdeki Leyla’dan farklı değildi. Sezai Karakoç gibi İsmet Özel de bilinen herhangi bir edebî muhite, felsefî akıma, tanıma sığdırılamayacak kadar özgün bir şairdir. İsmet Özel “<strong>Bir 68 Efsanesi mi Evet, İsyan</strong>”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> serlevhalı konuşmasında “<strong>Evet İsyan</strong>” adlı kitabı, Türk şiiri ve şairler hakkında çarpıcı tespitlerde bulunur:</p>
<p>“Evet, İsyan” yayınlandığı zaman çok yankı uyandırdı, çünkü benim bu kitabı yayınladığım zamana kadar Türkiye’de şiirin kendi değerlerini koruyan metinler politik anıştırmalardan yalıtılmış; politik anıştırmaları olan şiirler de şiirin değerine ulaşamamış durumdaydı. İlk defa ben Türk edebiyatında Türk şiirinde iki kanaldan akan şeyi tek kanala akıttım, Şattül Arap gibi. Ne oldu, ‘Evet İsyan’daki metinler hem ne dediği belli olan şeylerdi hem de şiirdi. Çünkü Türk edebiyatı öyle bir sapağa girmişti ki, öyle bir tuhaflık içindeydi ki; ne dediği anlaşılan şeyler yazdığın zaman şiir olmuyordu, şiir yazdığın zaman ne dediği anlaşılmıyordu, anlatabiliyor muyum?  Ben 1969 yılında yayınlanan kitabımla ne dediği açık seçik belli ama şiir olarak değeri inkâr edilemez bir metin ortaya çıkardım.” İsmet Özel kelimeye kazandırdıkları yeni anlam itibariyle İkinci Yeni şairlerinin hakkını teslim ederken ne dedikleri açık olmaması nedeniyle de İkinci Yeni şiirini “<strong>boş söz</strong>” olarak değerlendirir.</p>
<p>Daha evvel “sanatına kıyan geri adam” yaftası vurdukları Üstad Necip Fazıl’a yaptıkları gibi kendilerini edebiyat otoritesi olarak gören çevrelerin İsmet Özel’in, şiirini ideolojiye kurban ettiğine dair tespitleri olmuştur. Bir şiir ideoloji taşıyamaz mı, taşısa şiir olmaz mı? İdeolojinin estetize tarafı yok mudur? İsmet Özel şiiriyle kitlelere bir şeyler söyleyen şairdir.</p>
<p>İsmet Özel’e yapılan eleştirilerden biri de onun “<strong>bencil şair</strong>” olduğuna dairdir. İsmet Özel başkaları adına da kavga ve mücadele eden bir şiir dili kurmuştur. Onu anlamayanlar veya anlamak istemeyenler Özel’i “bencil” olarak değerlendirirler. İsmet Özel, meydan okuyucu yönüyle şiirini, kendi yaşadıklarını başkası yaşamasın diye kalkan olarak kullanmıştır. O bencil şair değildir. Sessiz kitlelerin öfkesini, öz mesuliyeti gereği dile getiren, yaşadığı toplumun iç çekişiyle, zihni sancısıyla hemhal bir şairdir. Bu haliyle o yukarıdan aşağı seslenen bir şair değildir. O 1960-1980 arasında öğrenci olaylarını, sokak olaylarını yaşamış, zamana tanıklık etmiş döneminin meydan ve sokak dilini şiirinde başarıyla işlemiştir.</p>
<p><strong>İsmet Özel’e edebiyat otoriteleri İkinci Yeni muhitinin genç şairi dedikleri halde sonradan toplumcu gerçekçi şiirleri nedeniyle onun İkinci Yeni’den koptuğunu ifade etmişlerdir. </strong>Aslında genç şair (İsmet Özel) İkinci Yeni şiir akımının anlaşılmazlığına hiç kapılmamıştı. Yazar, yayıncı ve eğitimci, Yeni Dergi’yi çıkaran ve De Yayınevi’ni kuran edebiyat eleştirmeni Memet Fuat, 1963-1972 yılları arasında “<strong>Memet Fuat’ın Seçtikleri</strong>” isimli Türk Edebiyatı yıllıklarını çıkardı. Bunlardan birinde, Aralık 1969’da -“<strong>Evet, İsyan</strong>” yayınlandıktan bir ay sonra- yazdığı 1970 yıllığının önsözünde şöyle diyor:</p>
<p>“Türk şiirinin gelişmelerini sindirmiş, Nâzım Hikmet&#8217;ten İkinci Yeni diye anılan şairlere kadar genişleyen bir ilişkiler bütününün ürünü özgün bir yaratıcılığa ulaşmış görünen İsmet Özel&#8217;in sertliğine sert ama inceliklerle dolu şiirlerini bir araya topluyordu. Toplumcu şiiri deneyen gençler arasında İsmet Özel&#8217;in ayrı bir yeri var. Partizanlığı şiirini yemiyor, dengesini çok iyi tutturmuş. Bence ‘Evet, İsyan’ yılın en iyi şiir kitabıydı. Oktay Rıfat&#8217;ın Şiirleri’nden sonra bile diyemem<strong>.”  </strong></p>
<p><strong>İsmet Özel hiçbir zaman Batı’da ve Türk edebiyatçıları arasında (bilindiği anlamıyla) “toplumcu-gerçekçi” olmadı</strong>. İsmet Özel’i toplumcu-gerçekçi şiir düzleminde değerlendirenler onun Mazot şiirini de haliyle köy ve şehir bağlamında değerlendirmektedirler ki yanılmaktadırlar.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), Rusya’daki Ekim İhtilali’nin (1917) toplum ve insan üzerindeki tesiri, ardından kopan İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) yazar ve şairlerin eserlerini büyük oranda toplumcu-gerçekçi bir düşünceyle ortaya koymasına neden olmuştur. Milletleri ve büyük kitleleri etkileyen acılar insanı kapitalist düzenin yerine yeni bir toplum düzeni arayışına itmiştir. Eserlerde kapitalist düzenin çok yönlü eleştirisi yapılırken onun yerini alacak sosyalist düzen eğilimi güçlenmiştir. Gorki öykülerinde ve romanlarında kapitalist düzene isyanın insanı geleceğe, umuda ve iyimserliğe yaklaştıracağını en iyi işleyen yazarlardandır. Onun eserlerinde insan “<strong>kendi kendisinin efendisi olabilmeli</strong>” düşüncesi toplumsal şartlar ve ilişkiler içerisinde ele alınır. Toplumsal gerçeklikte kişi kendisini kamu yararına bütünleştirir, kendisidir kahraman, kendisinden başka kahraman tanımaz. Birey bir makinenin dişlisinde bir diştir artık.</p>
<p>Uluslararası düzeyde bütün işçilerin birlik olması, sınıfsal çıkarlarının bütün insanlığın çıkarlarıyla özdeşleştirilmesi yeni bir kavram doğurmuştur: “<strong>Proleterya enternasyonalizmi</strong>”. Marksist siyasal teori, insanlığın kurtuluşunun proletarya enternasyonalizminin bir eseri olacağını savunur ve milliyetçiliğe dayalı savaşların böylelikle ortadan kaldırılacağını iddia eder.</p>
<p>Nazım Hikmet’in “<strong>Makinalaşmak</strong>” istemesi tüm insanların eşitlenmesinden başka bir şey değildir. İnsanın nesneleşmesi, beşer olarak kalması. Bu hal insanın beşer olmaktan eşref-i mahlukât düzeyine çıkamamasına yol açacak ateizmi, nihilizmi kendi iddiaları içerisinde meşrulaştırıyordu. Hümanizma da buradan besleniyordu.</p>
<p>beynimden, etimden, iskeletimden geliyor</p>
<p>bu!</p>
<p>her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!</p>
<p>tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,</p>
<p>damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!</p>
<p>trrrrum,</p>
<p>trrrrum,</p>
<p>trak tiki tak</p>
<p>makinalaşmak istiyorum (Nazım Hikmet, 1923)</p>
<p><strong>1924’te ortaya çıkan Sürrealistler ve Dadaistler gerçeğin üstü veya gerçek dışı bir şeyler söylediklerini iddia ederken insanı bilincin dışına çıkardıklarını, insanı ruhsuz bir varlık olarak hazzın, cinsel ve sapkın güdülerin, sınırsız hayal gücünün tesiri altına aldıklarını biliyorlardı.</strong> 1925’te dağılsalar da tesirleri sanatın her alanında. Görülmeye devam etti. Savaşların, kitlesel büyük acıların tesiriyle cemiyetlerin ve milletlerin değerlerinden, kadim inançlardan uzaklaşan insan egoist, nihilist ve hedonist bir çizgiye yaklaştı.</p>
<p><strong>Fütüristler ise teknolojiyi kutsamış, insanın geçmişini ve bilinçaltını silmenin peşine düşmüşlerdi.</strong> Edebiyatta fütürizm hareketinin kurucusu İtalyan şair Marinetti ise insana geçmişi hatırlatan (müzeler ve kütüphaneler dahil) her şeyi yok etmeyi savunan devrimci ve faşist programının manifestosunu 1909’da yayımlamıştı. Marinetti, fütüristler için modern teknolojik araçların, otomobilin, uçağın, sanayi şehrinin insanın doğaya karşı kazandığı muhteşem zafer olduğunu belirtmiştir. Fütüristler, insanı savaşa ve ölüme götüren düşünceleri önemsemişlerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a><strong>Diriliş dergisi</strong>, 7.Dönem, Sayı 73, 8 Aralık 1989, s.7</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İsmet Özel Söyleşisi, 27. İstanbul Kitap Fuarı, Marmara Salonu, 8 Kasım 2008, Saat 18.15-19.15</p>

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-2/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8129">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/ismet-ozel-0002-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-2</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-3/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8159">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-00336-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-3</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	

	<div class="esen-eii">
	<a href="https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-4/" target="_blank" class="eii-theme1" title="8213">

<div class="eii-theme1-postImageUrl" style="overflow:hidden; z-index: 8; max-width: 100%;">
<div class="eii-theme1-imgUrl" style='background-image:url(https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/02/ismet-ozel-0044-400x225.jpg);'></div>
</div>

<div class="eii-theme1-centered-text-area">
<div class="eii-theme1-centered-text">
<div class="eii-theme1-content">
<div class="ctaText" style="float:left;"></div>
<div class="clear:both;"></div>

<div class="eii-theme1-postTitle" style="float:left;">İsmet Özel’in Mazot şiiri-4</div>

</div>
	</div>
		</div>	
	
	</a>
	</div>
	
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ismet-ozelin-mazot-siiri-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erzurum Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Türkiye’ye örnek oluyor</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/erzurum-buyuksehir-belediyesi-sehir-tiyatrosu-turkiyeye-ornek-oluyor/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/erzurum-buyuksehir-belediyesi-sehir-tiyatrosu-turkiyeye-ornek-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Jan 2026 11:27:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum büyükşehir belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet sekmen]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro haberleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=7879</guid>

					<description><![CDATA[Nüfusu ve ekonomisi dikkate alındığında büyükşehir belediyelerinin bütçesi en düşük olan Erzurum Büyükşehir Belediyesi bir yandan kadim çarşıları estetik mimariyle yenileyerek şehrin kentsel dönüşümünü tamamlamaya çalışırken diğer yandan sosyal belediyecilikte belki de sadece büyükşehir belediyeleri içinde değil tüm Türkiye’de en etkin işleri yapmaktadır. Sosyal belediyeciliğin en önemli tarafı da kültür, sanat ve eğitim etkinlikleridir. Tiyatro [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Nüfusu ve ekonomisi dikkate alındığında büyükşehir belediyelerinin bütçesi en düşük olan Erzurum Büyükşehir Belediyesi bir yandan kadim çarşıları estetik mimariyle yenileyerek şehrin kentsel dönüşümünü tamamlamaya çalışırken diğer yandan sosyal belediyecilikte belki de sadece büyükşehir belediyeleri içinde değil tüm Türkiye’de en etkin işleri yapmaktadır.</p>
<p>Sosyal belediyeciliğin en önemli tarafı da kültür, sanat ve eğitim etkinlikleridir. Tiyatro bunlardan sadece biridir.</p>
<p>Mehmet Sekmen’in Mart 2014’te Erzurum Büyükşehir Belediye Başkanı olmasından hemen sonra halen EBB Kültür Daire Başkanlığını yürüten <strong>Ergün Engin</strong> ile tiyatro sanatçısı <strong>Emrah Çılgı</strong> tarafından <strong>Erzurum Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu</strong> kuruldu. Oyuncu Emrah Çılgı şehir tiyatrosunun genel yayın yönetmeni oldu. Başlangıçta EBB hizmet binasında daha evvel düğün salonu olarak hizmet veren mekânda çalışmalarını sürdüren şehir tiyatrosu, yıllardır kaderine terk edilmiş olan Cumhuriyet Caddesi üzerindeki “Dadaş Sineması”nın da yer aldığı binanın Kasım 2017’de Mehmet Sekmen başkan tarafından <strong>İbrahim Erkal Dadaş Kültür Merkezi</strong> haline dönüştürülmesinden sonra çalışmalarını ve gösterilerini burada yapmaya başladı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7880" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-04.jpeg" alt="" width="920" height="688" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-04.jpeg 920w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-04-540x404.jpeg 540w" sizes="auto, (max-width: 920px) 100vw, 920px" /></p>
<p>Başkan Sekmen’in ufku ve iradesiyle şehrin kültür, sanat ve düşünce hayatında önemli bir yere sahip Dadaş Sineması’nın olduğu yapı, sadece mezbelelikten kurtulmuş olmadı, herkesin kolayca ulaşabileceği bir noktada Erzurum muhteşem bir kültür ve sanat merkezine kavuştu.</p>
<p>EBB Şehir Tiyatrosu 10 yıl içerisinde yaklaşık 40 oyun sergiledi. Bu oyunların birçoğunu izledim. En son bu hafta “<strong>Hançer Havası</strong>” oyununa ailece gittik. Oyun da oyuncuların performansı da yine harikaydı. Her oyun çok büyük emek… Oyunun yönetmeni, şehrimizde tiyatroya bir ömür vermiş olan usta oyuncu Yakup Çağlayan’dı. Yönettiği oyunda mafya babası rollerinden birini oynadı. Burada <strong>Emrah Çılgı</strong>’ya bir parantez açmak istiyorum. Öğrendiğim kadarıyla Emrah kardeşim yaz ayında geçirmiş olduğu bir kaza sonrası omzunu kırmasına rağmen oyunda üç ayrı rolde, beş kostüm değişerek oyunu sırtladı. Oyun için ameliyatını iki ay ertelemiş ve ameliyat olduktan hemen sonra (raporlu olmasına rağmen) “Hançer Havası”nda oynama fedakârlığını göstermiştir. Emrah iki sezon önce de “<strong>Meşhedi Kamber Ali’nin Berber Dükkânı</strong>” adlı tiyatro oyununda ayağı kırılmış, alçılı ayağıyla sahneye çıkmış, dans edemediği için kendi yerine oyunda dublör dansçıya rol vermişti. Biz buna yaptığı işe gönlünü ve ruhunu vermek diyoruz. Emrah kardeşim bir karakter oyuncusu değil; aynı oyunda dil, ağız, lehçe, tavır, mimik, jest olarak birbirinden farklı birçok rolü kusursuz oynayan biri. Allah nazardan saklasın da başka bir yerini daha kırmasın.</p>
<p>Gözlemlediğim kadarıyla, EBB Şehir Tiyatrosu’nda bilhassa komedi oyunlar seyirciden çok ilgi görüyor ve yıllarca sahnede kalıyor: <strong>Zoraki Tabip, Devamsız İşler, Meşhedi Kamber Ali’nin Berber Dükkânı, Cimri, Evhami, Hançer Havası…</strong></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7881" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-02.jpeg" alt="" width="1600" height="1200" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-02.jpeg 1600w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-02-540x405.jpeg 540w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></p>
<p>Çocuk oyunlarında okulların topluca gelmesiyle oyunlar kapalı gişe oynanıyor. “Erzurum’da tiyatro seyretmeyen çocuk kalmasın!” kampanyası ile başlayan çocuk oyunları ile şehirde tüm okullardaki çocukların tiyatroyla tanıştırılması fevkalâde bir iştir.  EBB Şehir Tiyatrosu kurulduğu ilk yıllarda 1974 model bir otobüs “<strong>mobil tiyatro</strong>” sahnesine dönüştürülmüş, Erzurum’un tüm ilçelerinde hatta köylerinde tiyatro oyunları ve sahne sanatları gösterileri yapılmıştır.</p>
<p>Şu an her pazartesi ve salı yetişkinler için, her perşembe de çocuklar için yaş gruplarına hitap eden oyunlar sahnelenmektedir. EBB Şehir Tiyatrosu yıllardır Ramazan aylarında Ramazan’ın manevî iklimine uygun olarak, Erzurum’da, çevre illerde ve ilçelerde tiyatro ve müzik programları düzenlenmiştir.</p>
<p>Tiyatro oyunlarına halkın gösterdiği teveccüh sonrası diyebilirim ki on yıl evvelki tiyatro seyircisi ile şimdiki tiyatro seyircisi arasında ciddi derecede seyirci kültürü farkı oluşmuştur. Verilen hizmetlerle tiyatro sahasında halkın zevk, sanat ve estetik yönü gelişmiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7882" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-03.jpeg" alt="" width="640" height="480" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-03.jpeg 640w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-03-540x405.jpeg 540w" sizes="auto, (max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><strong>Evet, tüm bu koşuşturma, emek, ortaya koyulan harika hizmet halka ücretsiz verilmektedir. EBB Şehir Tiyatrosu başka neler yapmıştır:</strong></p>
<ul>
<li>Şehir tiyatrosu ücretsiz tiyatro kurslarıyla da faaliyetlerine devam etmektedir. Bu kurslarda güzel sanatlar fakültelerine ve konservatuvarlara öğrenci yetiştirilmekte ve yerleştirilmektedir.</li>
<li>Erzurum’un ilk uluslararası tiyatro ödülünü Erzurum Büyükşehir Belediyesi Şehir tiyatrosu ekibi Kazakistan’dan getirmiştir. <strong>Kazakistan</strong>’da ünlü yazar Dulat İsabekov’un 80. yaş gününe özel yapılan tiyatro festivalinde yazarın yazmış olduğu ve EBB Şehir Tiyatrosu’ndan Gonca Çılgı’nın yönettiği “Eski Evdeki İki Buluşma” adlı oyun “<strong>En Yenilikçi Tiyatro Ödülü</strong>”nü almıştır.</li>
<li>EBB Şehir Tiyatrosu, ülkemiz genelindeki şehir tiyatroları festivallerine katılarak şehrimizi başarıyla temsil etmiştir.</li>
<li>Şehrimizde gençlere ve amatör oyunculara yönelik ciddi istihdam oluşturmuştur. Yıllardır şehirde farklı tertiplerde alaylı olarak sahneye çıkan oyuncular EBB Şehir Tiyatrosu’nda, kurumsal bir yapıda profesyonel oyunculuk hayatına başlamıştır.</li>
<li>Şehrimizde yapılan özel gün ve gecelerde ilgili karakterin canlandırılması yapılarak bu programlara destek olunmuştur. Ahilik haftasında şed kuşanma merasimi, 9 Kasım Aziziye Zaferi’nde Nenehatun temsili gibi… Aziziye Zaferi’nde Nenehatun’u o soğukta, tabyalarda canlandıran ve izleyen herkese duygu seli yaşatan, sahnelerde “Kara Fatma”yı oynamış olan EBB Şehir Tiyatrosu oyuncusu <strong>Ayşenur Bayraktaroğulları</strong>’nı bu yazım münasebetiyle bilhassa tebrik ediyorum. Oyunculuğu muhteşem…</li>
<li>On üç ilimizi etkileyen, asrın felaketi olarak tanımlanan “<strong>Maraş Depremi</strong>”nden sonra deprem bölgesinde bir hafta boyunca çocuklara yönelik Karagöz ve diğer çocuk oyunları, animasyonlar gerçekleştiren şehir tiyatrosu, akşamları da yanlarında götürdükleri sinema perdesinde halka yönelik film gösterileri yaparak sosyal sorumluluk projelerinden geri kalmamışlardır.</li>
<li>Şehir tiyatrosu bünyesinde şehrimizde bir <strong>tiyatro kütüphanesi</strong> kurulmuştur.</li>
<li>Şehirde faaliyet gösteren tiyatro kulüplerine ve amatör tiyatrolara, okullardaki programlara kostüm, dekor, aksesuar ve her türlü sahne desteği verilmiştir.</li>
<li>Tiyatro faaliyetlerinin yanı sıra kısa film festivallerine de katılıp ödülle gelen filmler olmuştur. Şehir tiyatroları oyuncuları şehrimizde çekilen reklam, dizi, sinema oyunlarında da görev almışlardır: Erzurum Kongresi’ni konu alan “<strong>İlk Ses Erzurum</strong>” sinema filmi, Karakış (TRT Tabii), Sendika Amca (kısa film), Dığa (kısa film)</li>
</ul>
<p>Dönelim “Hançer Havası”na… Bu oyunla ilk defa izlediğim Selçuk Ağırman’ın oyunculuğunu çok beğendim. Yakup Çağlayan tiyatronun şehrimizdeki usta oyuncusu zaten&#8230; Onu değerlendirmek haddime değil. Yakup Abdullahoğlu da geçen sürede çok iyi bir oyuncu olmuş. Oyunda şarkı söyleyen Aydın Sırma’yı izlerken gözümün önüne hep rahmetli Müslüm Gürses geldi. Çok başarılıydı. Tiyatro sahnelerinde yeni yeni görmeye başladığım Sencer Torun’a, Yiğit Kuzey Yıldız’a da başarılar dilerim.</p>
<p>Yazımı <strong>Üstad Necip Fazıl</strong>’ın tiyatro sanatına dair düşünceleriyle tamamlayayım:</p>
<p>&#8220;<em>Bana sorarsanız beşeri keşiflerin en büyüğü olarak tekerleği gösteririm. Sanat şekilleri için de en büyük keşif TİYATRO&#8230; Tekerlek, nasıl bitmeyen mesafeler üzerinde sonsuz bir dönüşse, tiyatro da durmayan zamanın, mikâp biçimi bir kavanoz içinde bütün madde ve hareket kadrosuyla dondurulması&#8230;</em></p>
<p><em>İster derinliğine doğru insan, ister bu insanla beraber sağlığına doğru cemiyet davasında, gayeli ve gayesiz, fakat kelime ve hareketlerin mimarı her sanatkâra İMPARATORLUK TACI TİYATRODADIR&#8230; Hele yeni insanla beraber cemiyet yoğurucusu sanatkâr, o pınardan başka hiçbir kaynakta susuzluğunu gideremez. Tez&#8217;in laf olmaktan çıkıp büyü olduğu yer, işte o ESRARLI DÖRT KÖŞE&#8230;</em></p>
<p><em>İslâm, gerçek zeminini bulmuş bütün güzel sanatların en kuvvetli himayecisi&#8230; Musiki, tiyatro, sinema bizzat ve binnefs sanat müessesesi olarak şeriatın hiçbir suretle itiraz etmediği, yalnız içine şeriatça yasak unsurlar girdiği nisbette yasaklanmasını gerektirdiği, mücerret asılları ve mahiyetleriyle kabahatsiz, fakat müşahhas halleri ve fiilleriyle müthiş suçlu vasıtalardır&#8230;</em>&#8221;</p>
<p><strong>Velhasılıkelam;</strong></p>
<p>Teşekkürler Mehmet Sekmen başkanımız, teşekkürler Ergün Engin ve Emrah Çılgı dostlarım… Var olunuz…</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-7883" src="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-01.jpeg" alt="" width="1600" height="982" srcset="https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-01.jpeg 1600w, https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/erzurum-buyuksehir-belediye-tiyatrosu-01-540x331.jpeg 540w" sizes="auto, (max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/erzurum-buyuksehir-belediyesi-sehir-tiyatrosu-turkiyeye-ornek-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sırtına yediği yumrukları bile seven adam: Tevfik İleri</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/sirtina-yedigi-yumruklari-bile-seven-adam-tevfik-ileri/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/sirtina-yedigi-yumruklari-bile-seven-adam-tevfik-ileri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Murat Ertaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Jan 2026 19:47:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[erzurum]]></category>
		<category><![CDATA[hemşin]]></category>
		<category><![CDATA[ispir]]></category>
		<category><![CDATA[ömer ileri]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[rize]]></category>
		<category><![CDATA[Rize Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Rize Valiliği]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik ileri]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik ileri bilgi şöleni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=7655</guid>

					<description><![CDATA[Murat Ertaş yazdı: Yol ve su ezelden iki dosttur. Su yol açar, hayatı hayata bağlar, derin vadilerin sırlarını ifşa eder insana… Su izdir. Dağlardan kopup aşkına aşkla koşan bir sevgilidir su. Coşkun suların içinde vakur duruşuyla beni etkileyen taşları hep sevmişimdir.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Maarifin Sesi” eğitim-düşünce sitesinin öncülüğünde Rize Valiliği, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Rize Belediyesi himayelerinde ile İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı ve Merkez İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Vakfı gibi STK’lerin desteğiyle 31 Aralık’ta gerçekleştirilecek olan “<strong>Doğumunun 114. Yılında Tevfik İleri Bilgi Şöleni</strong>” için 30 Ağustos Salı Erzurum’da Rize’ye yola revan olacaktım…</p>
<p>Bu fakir Allah’ın hoşuna giden ne iş gördü ki “iki âlem” yoldaşı oldu. Elhamdulillah. Evet, ne büyük talih, saadet ve bahtiyarlıktır ki Erzurum’dan Rize’ye iki alîm ve âlim ile yolculuk edecektim. İki allâme; İslâm Alimleri Vakfı Başkanı, hocaların hocası Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu ve ömrünü cemiyet hayatına ve Kuran hizmetine vakfeden Prof.Dr. Mustafa Ağırman hocalarımla Allah’ın kâinat kitabının sayfaları arasında yol alacaktık. Ne şeref… İki muhterem hocamın sohbeti karşısında sessiz kalsam, dinlesem ve not alsam kıymetli bir kitap okumuş sayacaktım kendimi. Yolculuklarda yanıma kitap alırdım, bu nedenledir ki bu sefer almadım.</p>
<p>Nasrullah Hocamız yolculuk başında, kasım ayı içerisinde Gaziantep’te düzenlenen “<strong>IX. Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi</strong>”ndeki sunumundan ve tespitlerinden kesitler anlattı. Nisâ suresi birinci ayetin kadın ve insanlık için büyük bir inkılap olduğuna dikkat çekti. Kuran’da geçen kelimelerin etimolojisi, ıstılahları, nüansları… Allah ruh-i hayvanî olan insana ruhunu üfledikten sonra meleklere ona secde etmesini istedi. Yani Allah’ın ruhu ile can bulana… Nasrullah Hocanın konuşması Ovit dağından, Kaçkarlardan kaynayıp kayalara çarpa çarpa denize coşkun bir şekilde akan ve kendine has ritmi ve musikisi olan suyun sesi gibiydi. Berrak ve net… Yıllarca “Belâgat” dersleri veren Nasrullah Hocamız belâgatiyle konuşmuyor, şakıyordu adeta. Mustafa Hocam ve Nasrullah Hocam yetişmelerinde emeği olan hocalardan ve hatıralardan sık sık bahsedip onları hayırla yad ederlerken Nasrullah Hocamın bir sözü, yolculuk sıcaklığında yüzüme çarpılan sert ve soğuk su irkilmesi yaşattı: <strong>“Sanırdık ki hocalarımız hiç ölmeyecek! Onlar da göçtüler…”</strong></p>
<p>Tefsircileri ve mealcileri konuşurken Hocanın bir sözü daha dikkatimi çekti: <strong>“Metni yormadan yorumlamak!”</strong></p>
<p>Hocalarım arka koltukta yan yana oturuyor, bense Rize Valiliğince görevlendirilen, adı <strong>Nurullah Genç</strong> olan, genç ve kibar şoförümüzün yanında… Yol ve araç sesinden arkada konuşulanları duymakta zaman zaman zorlanıyorum. Hocalarımın sohbetini duymadığım vakitler, sanki sayfalarını okumadan atladığım kitap olacak, anlam zinciri kopacak. Sözdeki hikmeti kavrayamayacağım. Keşke imkânım, zamanım ve fırsatım olsa da muhterem hocalarımın yaşadıkları tecrübeleri, olaylara getirdikleri yorumları ve değerlendirmeleri kitaplaştırabilsem. Onlar ki her biri bir alemdir, dillerinde ne hakikatler, hikmetler…</p>
<p>İspir’e inişe geçmeden 2.380 rakımlı Gölyurt geçidi, manzarasıyla her zaman beni büyülemiştir. Karşımda Rize tarafında, göğe yaklaşmak için sanki küçük konileri yan yana ve üst üste koymuş da Kaçkarları inşa etmiş ilahi el. O bağrında binbir güzelliği, sırrı ve hayatı taşıyan vahşi ve muhteşem dağları bu geçitten izleyebilirsiniz.</p>
<p>Erzurum… Uzak ve yüksek bir coğrafyada, yokuşlardaki susamışlığım hiç bitmeyecek biliyorum. Doymamak güzel… Buna da eyvallah…</p>
<p><strong><em>“Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; </em></strong></p>
<p><strong><em>Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak”</em></strong></p>
<p>Yol ve su ezelden iki dosttur. Su yol açar, hayatı hayata bağlar, derin vadilerin sırlarını ifşa eder insana… Su izdir. Dağlardan kopup aşkına aşkla koşan bir sevgilidir su. Coşkun suların içinde vakur duruşuyla beni etkileyen taşları hep sevmişimdir. Suyun, selin ve vadilere mahsus yelin, fırtınanın uğultusuyla ve okşamasıyla keskin hatları kalmayan derelerdeki büyük kayalar bana kâmil insanları hatırlatır. <strong>O büyük kayalar ki sırtına yediği yumrukları da severler. </strong></p>
<p>Evet, dağların rahminden kopan kayalar yuvarlana yuvarlana, yaşadığı tecrübelerle yontula yontula; suya, güneşe, fırtınalara, kara, kışa, soğuğa maruz kala kala bir noktaya gelir orada sabit kalır. Artık sözü de sübûtu da bellidir ve nitekim taş yerinde ağırdır. Ah insan!..</p>
<p>Su da taş gibidir. Kaynağından ilk doğduğunda cılız ve güçsüz bir dereyken, aktıkça delirir, coşar, sertleşir; bir denize ve göle dökülmeden evvel sakinleşir; ahir ömründedir artık. Bu, o dağ suyunun tatlı ömrü, ömür hikâyesi değil de nedir?</p>
<p><strong><em>“Gel bâğa temâşâ edegör âb-ı revânı</em></strong></p>
<p><strong><em>Seyr eyle nedir sür’at-i ömr-i güzerânı” </em></strong></p>
<p>Sudan bahis açılmışken Nasrullah Hocam Fuzûlî’nin “Su Kasidesi”ni hatırlattı ve derneğimizde Su Kasidesi’nin şerhinin yapılacağı bir program tavsiye etti, ardından Resûlullah’ın anlatıldığı kasideden ezbere bir iki beyit okuyarak şerh etti.</p>
<p><strong><em>Ârızun yâdiyle nemnâk olsa müjgânum n’ola </em></strong></p>
<p><strong><em>Zâyi’ olmaz gül temennâsiyle virmek hâra su.</em></strong></p>
<p>(Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur / Gül beklentisiyle dikene su vermek boşuna değildir.)</p>
<p>Alimler insan ruhunu ve kalbini biçimlendiren sanatkârlardır, birer “<strong>manevî heykeltıraş</strong>”tır.</p>
<p>Yol boyunca kar beyaz ağaçlar ve muhteşem tabiat, bir karşılama ekibi gibi şirinlik yapıyor bize… İkizdere’de ikindi namazını kıldık. Hem cami hem yanındaki hükümet konağı geleneksel mimari çizgileriyle estetize edilmiş güzel binalardı. Çayın memleketinde çarşıdaki bir kahvehanede çay içtik; ince belli küçük bir bardak çay 10 TL. Akşam namazından evvel Rize’ye vardık. Rize’de girdiğimiz lokantada “<strong>kuru fasulye çorbası, kelle paça ve mercimek çorbası</strong>” vardı. Kuru fasulye çorbası meşhurmuş, tavsiye ettiler ama biz kelle paçayı tercih ettik. Kışın bir tas çorba ilaçtır, şifadır. Hele yolcu için… Çorba insanı ısıtır.</p>
<p>Mustafa Ağırman Hocayı ben tanıdığım günden beri (Allah rızası için) büyük bir mesuliyet yüklenmiş, bir cemiyetin bir milletin Kuran ahlâkıyla ahlâklanması, Resûlullah’ı (s.a.v.) hakiki manada tanıması ve Müslüman’ın her daim İslamla şereflenmesi için gayret etmiş, haftanın hemen hemen her günü başka bir vilayette, kasabada, farklı gruplara hizmet etmekten yorulmamıştır. Bu fakir ile Nasrullah Hocam “<strong>Tevfik İleri Bilgi Şöleni</strong>” için Rize’ye giderken Mustafa Hocam Ardeşen İmam Hatip Mezunları Derneği’nin davetlisi olarak Mekke’yi ve “<strong>Mekke’nin Fethi</strong>”ni bir salon programında konuşmak için Ardeşen’e gidiyor. Rize merkezde, dostları ve talebeleri Mustafa Hocamızı alıp Ardeşen’e geçecekler. Biz de iki akşam kalacağımız Rize Öğretmenevi’ne yerleşmiş olacağız.</p>
<p>30 Aralık 2025 Salı…</p>
<p>Rize Öğretmenevi’nde teşehhüt miktarınca dinlendikten sonra <strong>Nasrullah Hacımüftüoğlu</strong> Hocamın teklifiyle Ardeşen’e <strong>Mustafa Ağırman</strong> hocamızın “Mekke’nin Fethi” başlıklı konferansını dinlemek için yola koyulduğumuzda saatimiz 18.30’u gösteriyordu. Rize-Ardeşen arası yaklaşık 50 km. ve biz biraz da geç başlayan 19.00’daki programa yetiştik.</p>
<p>Geciktiğimizi düşünerek direkt salona girdik. Ardeşen Belediyesi Konferans Salonu oldukça soğuktu. Sanki klimaları salona soğuk üflüyordu. Giriş katta erkekler, balkonda hanımlar yerlerini almıştı. Az sonra Ardeşen Kaymakamı Ferhat Altay ile beraber muhterem Mustafa Hocamız ve programı tertip eden kalabalık salona geldi. Salondaki insanların yüzü, bizimle ve birbirleriyle olan konuşmaları Anadolu’nun saf ve masum insanını ne kadar özlediğimi hissettirdi bana… İnsanımızın kadim çizgileri vardı yüzlerinde. Bu insanların yüzlerinde ve hallerinde zaman dondurulmuştu sanki. Eski çağlardan kalmış hissi veren heyecanları, vakarları ve imanları beni etkilemiş; çocukluğum, gençliğim ve öğrenciliğimdeki siyasî ve fikrî konferansları hatırlatmıştı bana.</p>
<p>Kaç defa dinledim… Mustafa Ağırman Hocam İslam tarihini, hikâyeci bir tarzla anlatmaz. Anlattığı her hikâyeyi günümüz meseleleriyle karşılaştırarak zamanın ve mekânın eskitemediği hakikatlerin altını çizer, dinleyiciyi zihnî muhasebeye ve muhakemeye teşvik eder. Mustafa Hocam konferanslarında kısa cümleler kurar, tane tane anlatır, anlaşılır ve akıcı konuşur. Dinleyen sıkılmaz, uyumaz, dinledikçe dincelir. Mustafa Hocam “<strong>Mekke’nin Fethi</strong>”ni Hz. Adem’in yaratılışından, Hz. İbrahim’den, Sare ve Hacer annelerimizden Peygamberimize (s.a.v.) kadar Kuran’da geçen birçok kıssaya da atıfta bulunup ruhumuza düşen hisseyi göstererek konferansı tamamladı. Peygamberimiz’in Mekke’nin Fethi, öncesi ve sonrası müşriklerle olan ilişkisi ve diyalogu sadece “din ve tebliğ dili” açısından değil, eğitim psikolojisi, toplum bilimi, ahlâk, siyaset ve savaş hukuku gibi sosyal hayatı kuşatan ve tüm insanlık için hayatî olan konuların Batı’nın yalan sözlerinden değil Kuran’dan ve Allah’ın elçilerinden bizzat öğrenilmesi gerektiğini vurguladı. Evet, Resûlullah (s.a.v.) da kendisine her türlü kötülüğü yapanlara müşfik bir dil kullanarak fethetmişti gönülleri, intikamcı ve kindar değildi. Hz. Muhammed (s.a.v.) mana itibariyle, sırtına inen yumrukların sahiplerini de bağışlamıştı.</p>
<p>“Mekke’nin Fethi” kuşkusuz bir şehrin fethinin çok ötesiydi&#8230; Hakk&#8217;ın, hürriyetin, adaletin, aklın, kalbin, gönlün, insanlığın fethiydi&#8230; <strong>&#8220;Hak geldi bâtıl zâil oldu!&#8221;</strong></p>
<p>Yeni tanıştığım, Ardeşen Kaymakamı Ferhat Altay Erzurumlu, Narmanlı… Ardeşenliler tarafından sevilen bir kaymakam… Meselelere yaklaşımı, bilgi ve birikimiyle bir vali donanımında… Program bitiminde Mustafa Ağırman hocamızın eski talebelerinden olup kuyumculukla uğraşan <strong>Cumali Özdoğan</strong> beyefendinin hanesine misafir olduk. İkram edilen Laz böreği harikaydı… İzzet ve ikram fevkalâdeydi. Misafirperverliği için başta Cumali Bey olmak üzere Ardeşenli muhibbana şükranlarımı arz ediyorum; işleri, gayretleri ve haneleri her daim bereketli olsun. Öğle namazından sonra, Erzurum’dan yola çıktığımız günün gecesinde Ardeşen’de 15-20 güzel insanın katıldığı muhabbet meclisindeydik. Vakit gece yarısına ulaşmıştı. <strong>Yola çıktığımız andan itibaren sohbet ve muhabbet ikliminde ruh banyosu yapıyordum.</strong></p>
<p>Muhterem Osman Nuri Topbaş hocanın buyurduğu gibi: “<strong>Kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayır telkînlerine muhâtab kılınması için, rûhâniyetlerinden feyz alınabilecek gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir. </strong>Çünkü her uzuvda bir irâde bulunmasına rağmen yalnız kalpte irâde yoktur ve kalp, çevresinden gelen telkînlerin kendisine îrâs ettiği istikâmete tâbî olmak temâyülündedir.”</p>
<p>31 Aralık Çarşamba&#8230;</p>
<p>Tevfik İleri’nin vefat günü 31 Aralık 1961.</p>
<p>Kahvaltıdan sonra “Tevfik İleri Bilgi Şöleni” için Recep Tayyip Erdoğan Kongre Merkezi’ne vardık. Salon tam kapasite doluydu. Trabzon’daki Tevfik İleri Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri de salondaydı. Merhum Tevfik İleri de muhterem zevcesi Vasfiye Hanım da Rizeliydi, Hemşinli… Tevfik İleri konuşulacaksa ve anılacaksa evvelâ Rize’de konuşulmalıydı.</p>
<p>Salonun sahnesindeki görselde Tevfik İleri’nin fotoğrafıyla birlikte baştan başa “<strong>Memleketini yâr, yârini memleket gibi seven adam!</strong>” yazılıydı. Yâr ve memleket… Bu duygulu cümle evvelâ Azerbaycan’ın İkinci Karabağ Savaşı’nı yaşadığı günlerde, daha çocuk yaşta olan Kenan Bayramlı’nın Şuşa’nın yüksek dağları ve kayalıkları eşliğinde söylediği “<strong>Bayat-ı Şiraz</strong>”ı aklıma düşürdü:</p>
<p><em>Göynümün sevgili mehbûbu menim,<br />
Vetenimdir, vetenimdir, vetenim.<br />
Veteni sevmeyen insan olmaz,<br />
Olsa da ol şahısta vicdân olmaz…</em></p>
<p><em>(veten=vatan)<br />
</em></p>
<p>1911 doğumlu Tevfik İleri tam da Türkiye’mizin yeniden memleket ve yurt kılınmaya başlandığı dönemin tanıklarındandı. O dönem edebiyatçılarımızdan “memleket” sevdasını hikâyelerinde, şiirlerinde ele almayan neredeyse yok. Nazım Hikmet memleket aşkı “<strong>Davet</strong>” şiiriyle öne çıkar:</p>
<p><em>Dörtnala gelip Uzak Asya&#8217;dan</em></p>
<p><em>Akdeniz&#8217;e bir kısrak başı gibi uzanan</em></p>
<p><em>                        bu memleket, bizim.</em></p>
<p>Açılış konuşmalarına kadar geçen sürede gözümü ve zihnimi mıh gibi üzerine çeken “<strong>Memleketini yâr gibi sevmek</strong>” sözüyle kendimi Faruk Nafiz’in o muhteşem “<strong>Sanat</strong>” şiirinin mısralarını mırıldanırken buldum.</p>
<p><em>Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,</em></p>
<p><em>Söylenmemiş bir masal gibi Anadolumuz.</em></p>
<p><em>Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,</em></p>
<p><em>Sana uğurlar olsun&#8230; Ayrılıyor yolumuz!</em></p>
<p>“Doğumunun 114. Yılında Tevfik İleri Bilgi Şöleni”, Sayın <strong>Memiş Okuyucu</strong>’nun açılış konuşmasıyla başladı. Okuyucu beklediğimden uzun süren açılış konuşmasında Tevfik İleri’nin eğitim, kültür ve siyaset hayatımızdaki yerinden bahsederken “<strong>Günümüzde Tevfik İleri yaşasaydı eğitim ve kültür hayatında neler yapardı?</strong>” sorusunu yöneltti salona. Bu soru, aslında genel manada “anma” programlarının, geride kalmış bir hikâyeyi, hikâye anlatıcısı gibi tekrarlamak olmadığını vurgulaması açısından önemlidir.</p>
<p>Birçok büyük dava adamının, mazlum münevverin ölümü veya öldürülmesi kendisini ve fikirlerini daha çok yaşatmıştır. Mana ikliminde buna da öldükten sonra yaşamak diyebiliriz. <strong>Tevfik İleri de davası, fikirleri, şahsiyeti ve mücadelesiyle öldükten sonra daha diri yaşayan isimlerden olmuşken </strong>onu yargılayanların, 1960 Darbesini yapanların, Yassıada zalimlerinin, yargı tiyatrosu kuranların, dönemin kaba kuvvetine sahip olanların isimleri bugün kimin aklında?</p>
<p>Demokrat Parti döneminin Milli Eğitim Bakanı olup Türk eğitim sistemini Anadolu insanın ruh kökleriyle yeniden kurumsallaştırmaya çalışan ve 1960 Askerî Darbe ve yargı tiyatrosu ile Yassıada’da cezaevine konan, daha sonra gönderildiği Kayseri Cezaevi’nde hastalanıp 31 Aralık 1961’de vefat eden merhum devlet ve siyaset adamı Tevfik İleri’nin doğumunun 114. Yılında memleketi Rize’de düzenlenen bilgi şöleninin açılış konuşmasında <strong>Rize Valisi Sayın İhsan Selim Baydaş</strong>’ın şu cümleleri “anma” programlarının ruhunu ve felsefesini vermesi açısından mühimdi:</p>
<p>“<strong>Neden Tevfik İleri’yi konuşuyor, anma programı düzenliyoruz?</strong> Çünkü kendi maarif modelimizi inşa etmeye, milli ruh kodlarımıza dönmeye ihtiyacımız var, tarih şuurumuzu tazelemeye ihtiyacımız var. Tevfik İleri yaşadığı çölde bir vaha oluşturmaya, o vahaya ulaşacak yol haritasını ortaya koymaya çalışan şanlı şerefli ve millî bir devlet adamımızdır.”</p>
<p>Programın başlangıcı olan 09.30’dan programın tamamlandığı 18.30’a kadar gün boyu salonda bulunup tüm konuşmaları dikkatle dinleyen, misafirlerle yakından ilgilenen Rize Valisi Sayın <strong>İhsan Selim Baydaş</strong> ile Rize Belediye Başkanı Sayın <strong>Rahmi Metin</strong>’in millî meselelere olan hassasiyetleri her türlü takdirin üzerindedir. Kendilerini kutluyor, zât-ı âlîlerine şükranlarımı arz ediyorum.</p>
<p>Rize Valimizin “<strong>Neden anma programları yapıyoruz?”</strong> sorusuna en güzel cevabı, İslam Alimler Vakfı Başkanı Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu yöneticisi olduğu açılış oturumunda “<strong>Anmak, Kur’ânî bir iştir.</strong>” diyerek yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den (Meryem suresinden ve Sâd suresinden) ayetlerle verdi:</p>
<p>“<strong>Bu kitapta İbrâhim’i de okuyup an</strong>! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi.” (Meryem, 19/41. ayet)</p>
<p>“<strong>Bu kitapta Mûsâ’yı da okuyarak an</strong>. Gerçekten o ihlâslı biriydi, elçi-peygamberdi.” (Meryem, 19/51. ayet)</p>
<p>“<strong>Bu kitapta İsmâil’i de okuyup an</strong>. O gerçekten sözüne sadıktı; elçi-peygamberdi.” (Meryem, 19/54. ayet)</p>
<p>“<strong>Kitapta İdrîs’i de okuyarak an</strong>. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi.” (Meryem, 19/56. ayet)</p>
<p>“Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz <strong>Dâvûd’u hatırla</strong>! Yönü hep Allah’a dönüktü.” (Sâd, 38/17.ayet)</p>
<p>“<strong>Güçlü ve basîretli kullarımız İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’u da an</strong>.” (Sâd, 38/45. Ayet)</p>
<p>Evet muhterem Nasrullah hocamızın hatırlattığı gibi; din ve diyanet için, vatan ve millet için, Allah için hayırlı insanları yâd etmek, anmak, hatırlamak Kur’ânî bir davranıştır.</p>
<p>Anmak, Allah’ın kendi ruhundan üflediğini anmak… Sırat-ı müstakim üzere olan şahsiyeti anmak… Çürüyen bedenleri değil, o bedenlerle dünya misafirhanesinden geçen şahsî manevîyi anmaktır. Anmak, mutlak hakikate sadakattendir.</p>
<p>Torunu AK Parti Ankara Milletvekili <strong>Ömer İleri,</strong> dedesini “<strong>Her şeyden önce bir sevgi insanıydı</strong>.” sözleriyle andı: “<em>Sevmeyi bilen bir insandı, ailesine ve milletine karşı sevgi doluydu. Ama hepsinden önemlisi Allah sevgisiyle doluydu. Başarısının en önemli sebeplerinden biri onun sevgi üzere yaşamasıdır…. Rahmetli babam, vefat etmeden önce dedemin Yassıada sürecinde elinden düşürmediği Kuran-ı Kerim’i bana emanet etti. Bize ve ailesine şerefli bir isim ve aile bıraktığı için Allah ondan razı olsun.</em>”</p>
<p>Zaten sahnede de öyle yazmıyor muydu:</p>
<p>“<strong>Memleketini yâr, yârini memleket gibi seven adam</strong>”</p>
<p>Milletvekili Ömer İleri, dedesinin 1960’ta projesi tamamlanmış Boğaziçi Köprüsü’nün maketi önünde basın açıklamasıyla köprünün müjdesini vermesine rağmen 1960 darbesinin köprünün yapımını 14 yıl geciktirdiğini, köprünün ancak 1974’te yapıldığını hatırlatarak darbelerin ülkemize nasıl da yıllar kaybettirdiğine dikkat çekti.</p>
<p>Torununun anlattığına göre Tevfik İleri, okuduğu her kitabın ilk sayfasına çocukları için kitabın özeti mahiyetinde notlar almış. Mütefekkir ve mutasavvıf yazar merhume Samiha Ayverdi’nin Tevfik İleri ile sohbetinden aktardığı tespit mühimdir sanıyorum. “<em>Beni almaya gelen darbecilerin askerlerinin bir kısmı sırtıma vurarak beni evden çıkarıyorlardı. <strong>Ben sırtıma yediğim yumrukları bile seviyorum.</strong></em>” Tam bir “nebevî” duruş.</p>
<p>1960 ihtilalini gerçekleştiren darbeciler kendi “yargı tiyatroları”nın propagandaları için o dönem “<strong>Düşükler Yassıada’da</strong>” film bile çekmiş. Hayır, Tevfik İleri mağdur ve mağlup değildi, düşük hiç değildi. Onun şahsî manevisi her daim muzafferdi.</p>
<p>Açılış oturumunun diğer konuşmacısı “İmge Kitabevi” yayınlarından çıkan “Türkiye&#8217;nin Siyasi Tarihi / Çok Partili Dönemin Başlangıcından 27 Mayıs 1960&#8217;a” kitabının yazarı <strong>Prof.Dr. Zehra Arslan</strong> ise Yassıada fotoğrafları, mahkeme tutanakları, mektuplar gibi döneme ışık tutan resmî belgelerin arka planlarını anlattı. O döneme ait belgeler ve yaşanmışlıklar salonu duygusal bir atmosfere soktu.</p>
<p>Yazar <strong>Sadık Yalsızuçanlar</strong> ise merhum Tevfik İleri’nin kronolojik hayatını ve düşünce dünyasını anlattı. Tevfik İleri’nin oğlu (Cahit) ve kızıyla (Cahide) son dönemlerinde tanışmış, ziyaretlerine gitmiş ve birçok hatırayı kendilerinden dinlemiş biri olması Sadık Yalsızuçanlar gibi bir edebiyatçının anlattıklarını şüphesiz daha değerli kılıyordu.</p>
<p>Açılış konuşmalarından ve ilk oturumdan sonra öğle yemeğine, ardından öğle namazına geçildi. Öğle namazını <strong>Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi </strong>yerleşkesindeki Sayın Cumhurbaşkanımızın muhterem babasının adını taşıyan <strong>Ahmet Erdoğan Camisi</strong>’nde kıldık. Cami 12 Şubat 2021’de ibadete açılmış. Küçük camilerin kubbeli değil de Anadolu’nun birçok yerinde, meselâ Hacı Bayram Veli Cami’nin örtüsü gibi bir mimariyle yapılması camiyi daha şirin gösterdiğine inanıyorum. Bu seyahatimde namaz kıldığım İkizdere Cami de Ahmet Erdoğan Cami de böyleydi, çok beğendim. Kubbeli, yüksek kubbeli camilerin daha büyük, bilhassa selatin camilere yakıştığını ifade etmeliyim.</p>
<p>Öğleden sonraki oturumda Prof.Dr. İsmail Aydoğan “<strong>Tevfik İleri’nin Eğitim Hayatımızdaki Yeri”</strong>, Prof.Dr. Mustafa Başaran “<strong>Tevfik İleri’nin Türkiye’nin Dil Eğitimindeki Yeri</strong>”, Prof.Dr. Ömer Akbulut “<strong>Tevfik İleri, Mesleki Eğitim, Öğretmen Okulları</strong>”, Prof.Dr. Ahmet Yıldırım da “<strong>Nizamülmülk’ten Tevfik İleri’ye Düşünce ve Eğitim</strong>” başlıklı konuşmalar yaptılar. Bu oturumda Prof.Dr. İsmail Aydoğan Hoca’nın o bilinen “<strong>Gemi Metaforu</strong>”nu Türk eğitim ve kültür hayatı için ifade etmesi salondan büyük iltifat gördü. Batı’ya doğru giden bir gemide Doğu’ya doğru yürüseniz, koşsanız ne değişir ki? Türkiye’deki “eğitim ve dil meselesi” Batı’ya odaklanmış, yani bizi sömürenlere doğru dümeni kırmış, onların limanına yanaşmış millîlik davası gütmemiz çokça tutarsızlık olmuyor mu? Gemi içinde kendi kendimize tartışıp duruyoruz. Dil meselesini “zihin işgali” olarak değerlendirip görsellerle ve kendine has üslubuyla anlatan Mustafa Başaran da ilgiyle takip edildi. Prof.Dr. Ömer Akbulut hocamız Tevfik İleri’nin 1950-60 arasında ilki 2 yıl 8 ay, ikincisi 7 ay, üçüncüsü 5,5 ay olmak üzere toplamda 3 yıl 9 ay 26 gün Millî Eğitim Bakanlığı yaptığını, bu kadar sürede eğitim sisteminde ve okullarda gerçekleştirdiği çalışmaların ancak bir dava ruhuyla, vatan sevgisiyle açıklanabileceğini söyledi. (Ahmet Hocamın sunumunda salon dışındaydım.)</p>
<p>Diğer oturumda, <strong>Prof.Dr. İbrahim Baz, Zihni Yıldız, Mustafa Özcan</strong> ve <strong>Selim Cerrah</strong>’ın değerli sunumlarında bilhassa Zihni Yıldız’ın hem Tevfik İleri’nin Bakanlık dönemini hem darbe günlerini anlatan dönemin gazete kupürleri oldukça mühim tarihi vesikalardı. Mustafa Özcan tarihte; ölümü hayatından daha çok hizmet edenleri hatırlatarak, Tevfik İleri’nin eğitim alanında yaptığı işlerin Anadolu’nun insan kaynağının ruh inşasında halâ etkisini sürdürdüğünü ifade etti.</p>
<p>Bilgi Şöleni Prof.Dr. Yılmaz Geçit’in yönettiği Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu’nun, Prof.Dr. Hacı Yusuf Acuner’in ve Ali Türkoğlu’nun katıldığı “<strong>Değerlendirme Oturumu</strong>”yla tamamlandı. Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu bu oturumda Kur’ân’da ilk ayetin genel doğruyu anlattığına dikkat çekti: “Oku, ne okursan oku Allah’ın adıyla oku! Mesleği ve meşguliyeti ne olursa olsun Tevfik İleri millî kimlik peşinde koştu. Onun yaptığı her işte millet sevgisi, aile sevgisi, vatan sevgisi ve Allah sevgisi öne çıkıyordu. Tevfik İleri tarihî ve millî kimliğimizin rotasını değiştirmemiz gerektiğini bildi ve bize gösterdi. Tek parti döneminde dinin her tarafına dokunmuşlardı: ezana, kıyafete, eğitimine, edebiyatına, diline… Ancak Tevfik İleri gibi Adnan Menderes’in oğlunun hocası da olan <strong>Mahmut Celalettin Ökten Hoca</strong>, <strong>Ömer Nasuhi Bilmen</strong>, <strong>Ahmet Hamdi Akseki</strong>, <strong>Ali Fuad Başgil</strong> gibi muhterem isimler millî kimliğin yeniden kazanılması için çok gayret ettiler.”</p>
<p>Üstlendiği üç bakanlıkta da “millî kimlik” uğrunda ihya ve inşa devrimi gerçekleştirdi, o hem “Tevfik” hem “İleri”ydi. Mekânı cennet olsun.</p>
<p>Oldukça verimli geçen bilgi şöleninin kahramanlarından biri de misafirlerin ulaşım, konaklama vb. işlerini tertip eden, programın arka plandaki koordinasyonu sağlayan, misafirlerle oldukça yakından ilgilenen, muhteşem bir ev sahipliği yapan Rize Vali Yardımcısı Sayın <strong>Abdullah Kurt</strong>’tu. Bir valinin elini güçlü kılan muhakkak ki ekibidir. Bir münevver şahsiyet, Bilgi Şöleninin Onursal Başkanı Rize Valimiz Sayın <strong>İhsan Selim Baydaş</strong> başta olmak üzere emeği geçen kişi ve kurumlara her şey için çok teşekkür ediyoruz.</p>
<p>Çay ve turizm şehri Rize’mizin kıymetli yöneticilerinin, her biri sahasında yetkin panelistlerin ve heyecanlı ve çalışkan tertip heyetinin samimiyeti Tevfik İleri Bilgi Şöleni’ni çok verimli hale getirdi. Rize’den memnun ayrılıyoruz. Umuyorum ki Rize de yapılan Bilgi Şöleni’nden memnun kalmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/sirtina-yedigi-yumruklari-bile-seven-adam-tevfik-ileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
