Ne dekadan ne topatan, o nevi şahsına münhasır bir münekkit ve nüktedan.
Eserlerine, konularına, tekniğine, üslubuna vs. bakıp kolay kolay bir akıma veya guruba dahil edemezsiniz onu. Ne dekadan ne topatan, o nevi şahsına münhasır bir münekkit ve nüktedan. Şair, yazar, gazeteci, musikişinas… O çok yönlü bir insan. ‘Şehir Mektupları’ ise onun bu meyandaki şaheseri.
Şehir mektupları denince ilk akla gelen Ahmet Rasim, Ahmet Rasim denince ilk akla gelen Şehir Mektuplarıdır. Bu şehir mektubu veya şehir mektupçuluğu olgusu nedir ne değildir ona geçmeden önce isterim ki yukarıda kullandığımız ve kitapta da sıkça geçen dekadan ve topatan tabirleri hakkında bilgi vereyim.
Türk edebiyatında ‘topatan’, eski-yeni tartışmaları ekseninde, Ahmet Rasim tarafından yenilikçi sanatçıları yermek ve hicvetmek amacıyla kullanılan bir ironi.
Ahmet Rasim, bu tabirle iki farklı kelime oyunu ve iğneleme yapar:
Kafadan Atanlar (Toptan Atanlar): Batı edebiyatından etkilenerek Türkçede o güne kadar hiç duyulmamış, yapay ve yabancı tamlamalar ile kelimeler uyduran yenilikçilerin “kafadan attığını” ima eder.
Kelimelerle Top Gibi Oynayanlar: Dili ve edebiyatı ciddiyetten uzak bir oyun alanı haline getirenleri, kelimeleri birer oyuncak gibi fırlatanları niteler.
Kelimenin edebiyat dışındaki bilinen karşılığı ise genellikle Marmara Bölgesinde ve Mersin’de yetişen, güzel kokulu ve sarı renkli bir kavun türüdür.
Dekadan ’a gelince;
Fransızcadaki décadent (düşkünleşmiş, çökmüş, yozlaşmış) kelimesinden gelir. Edebiyatta ise geleneksel kuralları yıkıp anlaşılmaz ve aşırı süslü bir dil kullanan sanatçılara eleştirel veya aşağılayıcı amaçla takılan isim.
Türk Edebiyatında İlk kez Ahmet Mithat Efendi tarafından, Servet-i Fünun (Edebiyat-ı Cedîde) sanatçıları için kullanılır. Onların halkın konuşma dilinden koptuğunu, ağır, anlaşılmaz ve Arapça-Farsça tamlamalarla dolu bir dil kullanarak edebiyatı bozduklarını ileri sürer ve onları ‘dekadan’ olarak nitelendirir. Ahmet Rasim ise dekadanları tahkiye konusu yaptığı ve “İstanbul’da bir su kabağı keşfedilmiş…” diyerek başladığı bir yazısında bu sebzeyi de kavun meyvesini ile birlikte bizlere servis eder.
Gelelim şimdi mektupçuya;
Mektupçu, Osmanlıda resmi yazı işlerini yönetmekle görevli kişiyi ifade etmekteydi. Vilayetin bütün yazışmalarından, yazılı kayıtların toplanması ve muhafazasından sorumlu kişiye ise ‘Vilayet Mektupçusu’ deniliyordu. Vilayet mektupçusu aynı zamanda ‘Salnâme’yi de hazırlayan kişi idi. Salnâme, Osmanlı Devleti’nde merkezi yönetimin ve vilayetlerin, yıllık olarak çıkardıkları bilgilendirme amaçlı yayınlardı. Oldukça zengin içerikli, açıklayıcı ve bilgi verici bu salnamelerde, il, ilçe ve hatta köy ve meraların topografik, demografik, ticarî, sosyal, siyasî, hukukî ve kültürel tarihleri hakkında sağlam bilgiler sunulurdu. Kanaatim o ki; Ahmet Rasim bu müesseseden aldığı ilhamla ve kendi döneminde aksaklıkların ziyadeleşmesine tepki olarak bu resmi yapıyı kendi nezdinde gönüllük boyutuna taşımaya karar verip bu yazılara başlamış.
Gönüllü şehir mektupçumuz, ilgi, bilgi ve haber ağını daha da genişleterek resmi-gayri resmi toplumun tüm katman ve dinamiklerinde gördüğü marazları, aksaklıkları mektuplarında yansıtmayı kendine bir görev saymış. Yolların tozu-çukuru-zifosu, Şirketi Hayriye vapurları, Tramvayın beygiri, idareci ve muharrirleriyle tekmil dönemin gazeteleri ve dergileri, belediyelerin park ve bahçeleri, terkos idaresi, köprü biletçisi, çayhanesi, lokantası, tiyatrocusu, kantocusu, musikişinası, fes kalıpçısı, terzisi, dilencisi, erkeklerin alemleri, kadınların dırdırı, çocukların mızmızı, dekadanı, topatanı… ve dahi bizzat kendisi, kısacası Ahmet Rasim’in çuvaldız misali kaleminden nasibini almayan kalmamış.
Ahmet Rasim kalemini sadece iğnelemek için değil resmetmek içinde kullanmış. Sayfaların tuvale kalemin fırçaya dönüştüğü öyle bölümler var ki kitapta… Ustanın renk dünyasını yansıtabilecek kalem erbabı günümüzde var mıdır bilmiyorum. Hoş, o günün renkliliği de kalmadı ya. Boğazın, iskelelerin, parkların, bahçelerin, mesire alanlarının, sokak, cadde ve meydanların yanı sıra buralarda koşuşturan kalabalıkların resmedildiği sahneler tüm renkleri ve canlılığı ile okuru kuşatıyor. Sırf, Güneşin organize ettiği, Ahmet Rasim’in şeref konuğu olduğu o renk cümbüşü galerisinde gezintiye çıkabilmek için bu kitap okunsa yeridir.

Malumunuz, Ahmet Rasim’in roman ve hikâye, hatıra, mensur şiir, makale, fıkra, tarih ve seyahat yazıları, monografi, tercüme hatta okul kitapları gibi geniş bir yelpazede kaleme aldığı çok sayıda eseri var. Buna binaen “Ahmet Rasim’den sadece bir kitap okuyacak olsam hangisini önerirsin?” diye sorulsa hiç düşünmeden “Şehir Mektupları” diyebilirim. Yukarıdaki edebi türlerin her biri niyetiyle okunabilecek bu eser aynı zamanda bir ansiklopedi ve belgesel niteliği de taşımakta. Dahası, İstanbul’daki yaşamın, olağanüstü bir gözlem yeteneği ile ayrıntılı bir biçimde gözler önüne serildiği eserde yer alan her bir yazı o günün şehir mektupları olduğu gibi bugünün tarih vesikalarıdır.
Bu eserin ana omurgalarından bir diğeri de Nüktedan ve hazır cevap bir kişiliğe sahip olan Ahmet Rasim’in hicivdeki mahareti. Yukarıda dile getirdiğim gibi usta, gerek ‘Şehir Mektupçusu’ namıyla gerekse muhtelif yazılarda kullandığı müstear isimler üzerinden kendisini de hicvetmekten hatta zemmetmekten geri durmamış. Ahmet Rasim’in bu yönlerini göz önünde bulundurduğumuzda çağının Nasrettin Hocası değerlendirmesinde bulunsam yersiz olmaz herhalde.
Tam da bu noktada, kitaptan buraya kadar aktardıklarımı en iyi yansıtacak olmanın yanı sıra nispeten daha sade iki alıntıyı istifadenize sunayım:
Geçenlerde başıma iş geldi. Azıcık para tedarik edebilmiştim. Hemen İspilandid [Splendid]’e düştüm! (Mıgırdiç Tokatlıyan isimli bir iş adamının 1897 yılında İstiklâl Caddesi’ndeki Tokatlıyan Oteli’nde yer alan bir restoran-kafe-pastanedir) Yukarı kata çıktım, çünkü orası tenha idi. Biraz bir şey yedikten sonra dondurma ısmarladım. Bir de konyak içtim. Herif bize bir hesap pusulası verdi ki tam otuz beş kuruş. Aman ey şimdi ne olacak. Buradan savuşmaktan başka çare yok, fakat nasıl? Esbabını sual ettim. Meğer yukarı katta yemekler ve sair et ’ime fiyatça farklı imiş! Elimde eski bir şemsiye vardı. Abdesthaneye gider gibi yaptım. Garson da görünmüyordu. Şemsiyeyi orada bırakarak art kapıdan zamkinosu çektim.
Buna yakın bir şey daha oldu. Fakat mahsus yaptım. Köprü ’ye varmadan Yenicami karşısında malum ya birtakım kalıpçılar vardır. Bunlar gelene geçene bol saldırırlar. Ardı arası kesilmeden:
“Buyurun efendim. Kalıp, fes.” diye tacizattan asla geri kalmazlar. Herif, buyurun der demez dükkâna girdim. Hâlbuki fesimi bir gün evvel kalıplatmıştım. Bizim fes mükemmel bir kalıp daha yedi. Herif elindeki yelpaze ile fesi soğuttuktan sonra başıma giydim. Çehremi çatarak kapıdan çıkarken:
“Teşekkürler. Lakin bu ziyan değil midir? Rica ederim bir daha herkesi davet etmeyin. Size yazık olur.” dedim. Herif alıklaştı. Dedi ki:
“Efendim yirmi para.”
“Ne yirmi parası? Ben yoluma gidiyordum. Size aman fesimi kalıplayın diye yalvardım mı? Beni sen çağırdın geldim. Bedava zannettim; beş para vermem. Bak sana söyleyeyim, öyle üstüme varıp durma, belaya gireriz ha! Haydi yıkıl şuradan. Bir insanı hem davet ederler hem parasını alırlar mı?” dedim.
Herif benim öyle para vermek niyetinde olmadığımı anlayarak sesini bile çıkarmadı. Ben de aldım yürüdüm. Şimdi oradan geçerken herif dükkânın içine kaçıyor. Çağırmaya değil, belki dükkâna girerim diye öksürmüyor bile.
***
Arkadaşlar! Direktöre haber verin. Ben artık şehir mektupçuluğundan istifa edeceğim. Çünkü uğradığım şeylerden tahammül edecek takatim kalmadı. Rumeli şimendiferlerinden aleyhimize yazdın diye bilet vermiyorlar. Anadolu Kumpanyası inşa edeceği rıhtımdan herkesi meccanen geçirecek, benden resm alacakmış. Karşı tramvaycıları beni görür görmez (dolmuştur) levhasını asıyorlar. Tünel kabul etmiyor, Köprü memurları dik dik bakıyorlar. (…) Şirket-i Hayriye vapurlarında yanılıp da bir kahve içsem ziyade para alıyorlar. Çaycı Reşid-i bî nevâ dükkanına yanaştırmıyor. (…) Etim ne? Budum ne? Zaaf-ı hâl, zaaf-ı asab, zaaf-ı basar, zaaf-ı nakit. Yok efendim yok ben artık şehir mektupçuluğu edemeyeceğim.
BİRAZ DA KİTAP HAKKINDA NİCEL BİLGİLER VERELİM:
Eser 1897-1899 yıllarında arasında ‘Malumat’ ve ‘Servet’ gazetelerinde yayımlanan yazılardan oluşuyor.
Mektupların ilk baskısı Ahmet Rasim hayattayken 1899 yılında Tahir Bey Matbaası’nda yapılmış. İkinci baskısı ise 1912-1913 yıllarında, toplam dört cilt halinde Kader Matbaasında basılmış.
Günümüzde birçok yayınevi tarafından yayımlanan eserin 120 ‘den başlayıp 630 sayfaya kadar farklı ebatlarda, kırka aşkın baskıları var. Eserle alakalı diğer bir değişken nicel bilgi de tüm emtiada olduğu gibi ne yazık ki fiyatı. Olsun, buna rağmen onu da yazının sonu ekleyeceğim.
Benim okuduğum nüsha 616 sayfa olup 2025 yılında KETEBE tarafından yayımlanmış. Turgay ANAR ve Ubeydullah KISACIK tarafından yayına hazırlanan eser “Şehir Mektupları Hakkında Birkaç Söz” “Şehir Mektupları” ve “Dizin” olmak üzere üç ana başlık altında toplanmış. Daha önce suyunun suyu niteliğindeki 140 sayfalık sadeleştirilmiş bir örneğini de okumuştum.
Osmanlı Türkçesi ile yazılan mektuplar güncel alfabe ile olsa da aslına uygun olarak basıldığından çok sayıda Arapça-Farsça kelime ve terkip içermekte. Söz konusu lisanlara aşinalığı olmayanlar okurken hayli zorlanacaktır. Ancak bir lügat temin edilerek ya da bilgisayar karşısında okunarak bu sorun kolayca aşılabilir.
Kitap Yurdu güncel liste fiyatı:315,56 ₺, (Platin Üyeler için indirimli fiyatı: 290.32 ₺)
