İnsanın yaşı kaç, konumu ne olursa olsun; isterse dünyevi hiçbir beklentisi kalmasın, yine de övülmek, onaylanmak ve kabul edilmek ister.
Hani o meşhur, “Kendine ve yaptığı işe güvenen insan övülmek istemez,” sözü vardır ya…
Tamam, teoride ideal bir sözdür bu ama ne yazık ki pratikte pek karşılığı yoktur.
Doksan yaşında dişini yaptıran bir insan, yeni dişlerinin fark edilmesini bekler. İki yaşındaki çocuk, sevilmek için şirinlik yapar.
Mevki sahibi koca bir yönetici, denetim ekibi olumsuz rapor verse dahi, kendisine söylenen birkaç olumlu cümleyi muhataplarına anlatmaya doyamaz.
Sesiyle herkesi hayran bırakan bir kişi, bu sesin “Allah vergisi” olduğunu bildiği halde, sesinin güzelliğini başkalarından duyunca mest olur. Övüldükçe gözlerimizdeki ışıltı artar. Ayıplayan ayıplasın, gerçek budur!
Kimse gerine gerine “Övülmekten hoşlanmam,” demesin.
“Hoşlanmam” diyeni birkaç yerde kötüleyin de bakın bakalım nasıl tepki veriyor? İdeal olanla gerçek olanı birbirine karıştırmamak gerekir.
Ayakları yere basan yorumlar yapmak, yükseklerden uçmaktan her zaman daha evladır. Biz de bilirdik “Övülmek toy insanlara has bir özelliktir,” ya da “Acemi, tıfıl, yaptığı işten emin olmayanlar övülmek ister,” demeyi.
Yeter ki insan, göze girmek için “zıplamasın”; göze gireyim derken göze batmasın. Öven olmayınca darılmasın, gücenmesin; işini yapsın ve kenara çekilsin.
Ancak övülmeyi bekleme konusunda hoşgörülü olamayacağım; çünkü o bekleyiş azapla eş değerdir.
Herkesin marifetli insanı takdir edecek bir karakteri veya potansiyeli yoktur.
Genellikle nitelikli insanı takdir etmemek, karakter yoksunluğuna işarettir. Olağanüstü bir başarı sergileyen kişinin sırtı sıvazlanmalıdır; neticede kimse derviş veya velî değildir.
Dünya, iltifat makamında oturup başarıyı ödüllendirmeyen ama kendi başarısının görülmesini bekleyen “ucube” insanlarla dolu.
“Yaptığı işin karşılığını zaten alıyor,” demek bir tercihtir; ancak “Karşılığını alıyor ama bu başarıyı gördüğümüzü hissettirelim ki hem çalışma azmi artsın hem de diğerlerine örnek olsun,” demek bir inceliktir.
Özellikle hak etmediği yerlere hasbelkader gelmiş insanların tuhaf bir özelliği vardır:
Kimisi “ne oldum delisi” olur, kimisi ise oraya tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş gibi bir tavır takınır.
Bunlar için alt kademede çalışanları korumak veya onlara değer vermek bir yüktür, zuldür.
Tabii şu da bir gerçek: Askerde hoşgörülü komutanın suistimal edildiğini herkes bilir. Bu yüzden dengeyi kurmak şarttır.
Alt kademede olup yöneticisinden merhamet ve adalet bekleyen ama kendisine bir görev verildiğinde ortalığı karıştıran, çevresine emirler yağdıran insanlar da vardır.
Bunu doğadaki denge gibi düşünelim; kendinden zayıfı parçalarken de, kendinden güçlüsü tarafından parçalanırken de bize “sinir krizleri” geçirtir hayvanlar. Büyük balığın küçük balığı yutması doğanın kanunudur ve buna müdahale haddimize değildir.
Ancak insanî anlamda kendimizi değiştirme imkânımız var:
Adil olma, merhamet etme ve takdir etme konularında…
Allah korkusu ve kuldan utanma duygusuyla; bir çalışana bağırmadan önce, onun gözünün önüne gelen çocuklarını düşünmek gerekir. Tıpkı size bağırıldığında kendi çocuklarınızın gözünüzün önüne gelmesi gibi…
İnsan kalmanın çok zor olduğu, suistimalin ayyuka çıktığı bir dönemdeyiz.
Övülmeyi beklediğimiz kadar, takdir etmeyi de bilmeliyiz.
“Eşyanın da ruhu var” diyelim ki bu bize insanın bir ruhu olduğunu unutturmasın.
