Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya
Yağmur Erdem
Yağmur Erdem

Yüzyıl sonra dünya ve Cemil Meriç

Akşam haberlerini açtığımda karşıma Cemil Meriç Kütüphanesi’nde çalışan görme engelli çocuklar çıktı. Hepsi öyküler, hikâyeler ve şiirler yazıyor; her şeye rağmen okumaya ve üretmeye devam ediyorlardı. Yaşamaya devam ediyorlardı.

İster istemez düşündüm: Evlerimizde kütüphaneler dolusu kitap var ama çoğunun yüzüne bile bakmıyoruz. Baktıklarımız da çoğu zaman kısa metinler; bizi heyecanlandıran, kendimizden bir şeyler bulduğumuz senaryo parçacıkları.

Ekonomiden, hayattan ve zamandan şikâyet ediyoruz. Sanki ortada büyük bir yangın varmış gibi oradan oraya savruluyoruz.

Oysa Cemil Meriç yıllar önce şöyle diyordu: “Her dudakta aynı rezil şikâyet. Yaşanmaz bu memlekette.”

Peki nedir bu memlekette insanları rahatsız eden? Bir toz bulutu mu? Bir lağım kokusu mu? İnsan ve makine uğultusu mu?

Hayır. Aslında insanlar çoğu zaman ülkeden değil, insanın kendisinden şikâyet eder. Çünkü aynaya bakmak her zaman kolay değildir.

Cemil Meriç “Bu Ülke” adlı eserinde şöyle der: “Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.”

Biz bazen bahaneleri çok severiz. Şikâyet etmeyi, yerimizden kalkmadan kolay para kazanmayı, üretmemeyi… Ama buna rağmen zengin olmayı isteriz.

Bugünden yüz yıl sonrasını düşünelim. Elbette kesin konuşamayız. Ama bir şey açık: Gelecek, insanın merak duygusuyla şekillenecek.

Belki dünyayı robotlar yönetecek. Belki alışverişimizi robotlar yapacak. Belki günlük işlerimizin çoğunu makineler üstlenecek.

Ama bir insanın alın teriyle yaptığı ekmeğin sıcaklığını hiçbir makine veremeyecek. Çünkü onlar makinedir.

Bizi büyüten, koruyup kollayan ailelerimiz gibi merhametli olamayacaklar.

Eğer insan tembelliğe alışır, merak etmeyi bırakır ve “armut piş ağzıma düş” anlayışıyla yaşarsa bu senaryoların gerçekleşmesi hiç de uzak değildir.

Ama insan “Ben merak ediyorum. Ben okuyorum. Ne olursa olsun işimi kendim yapacağım.” derse, o zaman belki bu karanlık senaryolar gerçekleşmez.

Belki teknoloji ile birlikte daha güzel bir dünya kurulabilir.

Ya elimizde fidanlarla, kalemlerle ve kitaplarla kalıp mücadele edeceğiz; ya da içinde bulunduğumuz durumdan kaçmanın yollarını arayacağız.

Komşu komşunun külüne muhtaçtır derler. Belki bu söz şöyle de okunabilir: İnsan insanın külüne muhtaçtır.

O halde çalışacağız. Üreteceğiz. Düşüneceğiz. Onaracağız.

Bize teşekkür ederler mi, arkamızdan dua ederler mi bilmiyoruz. Ama yine de yapacağız.

Çünkü insanlığın asıl sınavı teknolojide değil, şükürde başlayacak.

İnsanlık ilerledikçe şükür azalabilir. Ruhları boş ama bedenleri yaşayan insanlar çoğalabilir.

Kablolarla bağlı bir hayat… Gökdelenler… Beton şehirler… Ama ruhu solmuş bir insanlık.

Cemil Meriç şöyle der: “Kafanız aydınlıksa her ülke aydınlıktır; yoksa kendi karanlığınızdan kaçamazsınız.”

Eğer dilimizden, dinimizden ve irfanımızdan koparsak; ortada kalırız. Oysa Kur’an bize şöyle hatırlatır: “Kalemle yazmayı öğreten O’dur.”

Demek ki yüz yıl sonrasını da yine kalemle, fikirle ve emekle biz inşa edeceğiz.

Bir düşünelim: Mimar Sinan vazgeçseydi, Süleymaniye’yi yapmasaydı; medreseleri, imarethaneleri ve hastaneleri inşa etmeseydi bugün neyi konuşuyor olurduk?

Cemil Meriç de hayatı boyunca büyük zorluklar yaşadı. Görme yetisini kaybetti; ama buna rağmen yazmaktan, düşünmekten ve üretmekten vazgeçmedi.

Eğer onlar vazgeçseydi bugün biz neyi miras alacaktık?

Belki makineler çok gelişecek. Belki teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerleyecek. Ama adalet ve vicdan duygusu yine insanın kalbinde yaşayacak.

İnsanoğlu dünyaya geldiği ilk günden beri mücadele etti. Kendine bir yer açtı, barındı, çoğaldı, düşündü ve üretti.

Hayat bazen dikenli patikalardan, bazen güzel manzaralardan geçer.

Kim bilir, yüz yıl sonra dünya nasıl olacak? Belki korktuğumuz kadar karanlık olmayacak.

Belki biz göremesek de gelecek nesilleri daha güzel zamanlar bekliyordur.

Evliya Çelebi’nin hikâyesi meşhurdur. Rüyasında Peygamber Efendimizi gördüğünde “Şefaat ya Resulallah” diyecekken dili sürçer ve “Seyahat ya Resulallah” der.

Ve o dil sürçmesi koskoca bir seyahatnâmenin kapısını açar.

Demek ki bazen insanı ayakta tutan şey meraktır. Ama meraktan da önce bir güç vardır: Allah’a olan inanç.

Hayat perde perde… Allah bilir ne var ileride.

O halde ilhamımızı o insanlardan alalım: Cemil Meriç’ten, Necip Fazıl’dan, Sezai Karakoç’tan, Evliya Çelebi’den, Mimar Sinan’dan.

Ve Peygamber Efendimizden…

Bir kedi ürkmesin diye yolunu değiştiren bir ümmetin çocuklarıyız biz.

O halde yolu en iyisi O’na bırakalım ve var gücümüzle çalışalım.

Allah rızası için… İnsanlık için…

Bir şeyler ortaya koymaya çalışalım.

Çünkü bu dünya kimseye kalmıyor.

Yunus Emre’nin dediği gibi: “Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz.”

Dünya zaten zorluklarla dolu bir yer. Gelin dikenler ekmek yerine sevgi fidanları ekelim:

Çalışkanlık… Vicdan… Paylaşma… Merhamet…

Fidanlar da bizde, dikenler de.

Seçim yine bizim.

Yüzyıl sonra dünya…

Şimdiden iyi bak kendine.

Kaynaklar:

Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yayınları.

Kur’an-ı Kerim, Alak Suresi (4–5. ayetler).

Yunus Emre, Divan’dan seçme dizeler.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ
Masaüstü Reklam 2

SON İÇERİKLER

Gerçek Tarih Derneği