Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Yapay zekâ bizi son göçe mi hazırlıyor?

Abdurrahim Zararsız yazdı: Yapay zeka veri analizi, rutin görevler ve içerik üretimi gibi alanlarda insanların yerini alabilir; ancak empati, karmaşık yaratıcılık, stratejik liderlik ve etik muhakeme gerektiren konularda insanların yerini alamaz.

Abdurrahim Zararsız yazdı: Yapay zeka veri analizi, rutin görevler ve

TARİHSEL TEKNOLOJİK GÖÇMENLİK

Yapay zekâya temkinli mi yoksa doğrudan eleştirel mi yaklaşmalıyız? Ya da direkt olarak yaratıcı bir araç olarak görüp en azından denemeye mi başlamalıyız?  Son zamanlarda özellikle edebiyat camiasında en çok konuşulan, tartışılan konu bu. Ben tüm bu soruların cevaplarını ehline bırakıp meselenin kökenine ineceğim bu yazıda. Ayrıca yapay zekânın edebi metinlerde ilk konu edilişinden ve teknolojik göçmenlikten bahsedip insan-makine mübadelesine değineceğim.

Güncel tanımını yaparak teknolojik göçmenlik konusuna giriş yapalım. Çağımızı derinden etkileyen teknolojilerin yaygınlaşmasından önce doğan, bilgisayar, internet ve diğer akıllı cihazlarla sonradan tanışıp bunları öğrenmek durumunda kalan kişiler Teknolojik Göçmen olarak adlandırılmakta. Buna karşılık söz konusu teknolojilerle büyüyen kuşak ise Teknolojik Yerliler olarak adlandırılmakta.

Şimdi de teknolojinin geldiği son nokta olan bu çarpıcı ürüne yani ‘Yapay Zekâya’ doğru tarihte nasıl bir seyir izlendi bir göz atalım istiyorum.

Doksanlı yıllarda beş arkadaş hafta aşırı toplanıp çeşitli kaynaklardan Kur’an tefsiri okuyorduk. Dört-beş kadar öğrenci kardeşimiz de konuk oluyordu bu toplantılarımıza. Özellikle kavimlerin helak olma neden ve süreçlerini okudukça, tarihin seyri ile alakalı şöyle bir ortak kanaat oluştu bizde; Tarih doğrusal orantı grafiği gibi sıfırdan başlayıp günümüze kadar yükselerek seyreden düz bir çizgide değil iniş çıkışlar yaparak yani zikzak çizerek ilerliyor.

Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin helak edilme nedenleri genel hatlarıyla şöyle özetleniyordu: Zulüm, azgınlık, peygamberleri yalanlayıp getirdikleri ilahi uyarıları ve apaçık mucizeleri reddetmek, Allah tarafından bahşedilen güç, iktidar ve nimetleri (bilim, kültür, sanat ve tekniği) kendilerinden menkul zannedip kibre kapılmak ve inkârda (Küfürde) ısrar. Tarih okumalarımız ve arkeolojik bulgular da bu durumu açıkça destekliyordu.

Âd, Semud, Medyen ve Eyke, Babil, Mısır gibi medeniyetler… Gizemleri bir türlü çözülemeyen kayıp kıta Mu, piramitler, Babil Kalıntıları, Göbekli Tepe ve benzerlerinin yanı sıra gerçek mi masal mı hala hâlâ tartışılan Atlantis ve Bermuda Şeytan Üçgeni gibi efsaneler… Bunlar hakkında her geçen gün yeni şeyler keşfediyor ve şaşırmaya devam ediyoruz.

Genellikle toplu helak ile tarih sahnesinden silinen medeniyetler, tarım, savaş tekniği, ticaret, şehircilik, mimarlık ve inşaat gibi bir ya da birden fazla alanda öylesine gelişmişlerdi ki bütününü görmediğimiz kalıntılar ve bulgular dahi bugün bizi ziyadesiyle şaşırtmaya yetiyor. Dahası, o topluluklar şimdikinden daha vasıtasız tekniklerle, tabiatta var olan fıtri yasalardan yararlanarak gidiyorlardı sonuca. Her toplu helak, hafıza ve tekniği de sıfırlıyordu adeta. Sonradan gelen milletler ise azda olsa öncekilerden kalanlardan yararlanırken bir miktar da genetik hafıza devreye giriyor ve yeniden yükseliş başlıyordu. Bu arada her bir döngüde teknik teknolojiye, tabiat yasalarından faydalanma vasıtaları ise makinaya doğru eviriliyordu. İşte bu icattan ziyade keşfe ve araç kullanımına dayalı gelişme, bizim tarihi doğrusal bir yükseliş seyrindeymiş gibi algılamamıza neden oluyordu.

Yukarıdaki özetlemeye çalıştığım tarihin zikzaklı akışından yola çıkarak kendimce bir de Tarihsel Teknolojik Göçmenlik tanımı yapsam ne dersiniz? Çağları derinden etkileyen teknik gelişmelerin ve yok oluşlarının ardından tarih sahnesine çıkan ve yeniden keşfetmek zorunda kalan topluluklara Tarihsel Teknolojik Göçmen denir.

YAPAY ZEKÂ SANAT VE EDEBİYAT İLİŞKİSİ

Bilimkurgu türünün doğuşu ile başlayan ve yapay zekâ kavramını konu edinen ilk edebi eserlerden bahsedecek olursak, Mary Shelley’nin 1818 tarihli Frankenstein (veya Modern Prometheus) romanı ilk akla gelen örnek olacaktır. Thea von Harbou’nun kendi romanından sinemaya da uyarlanan Metropolis (1925) isimli eserde, insan formunda tasarlanan ve insanların yerini alan “Maschinenmensch” (Makine İnsan/Siborg) karakteri yapay zekânın edebiyattaki en çarpıcı erken dönem örneklerinden biridir. Bilimkurgu edebiyatının öncülerinden Asimov tarafından yazılan ve yine sinemaya da uyarlanan Ben Robot (1950)  isimli kısa öykü serilerinde düşünen, kendi kararlarını alabilen robotları ve meşhur “Robot Kanunları” felsefesini ortaya koymuştur.

Tiyatro dalında ise Çek yazar Čapek tarafından 1920 yılında yazılan, Rossum’s Universal Robots (Rossum’un Evrensel Robotları) adlı metin “robot” kelimesinin dünya edebiyatında ilk kez kullanıldığı eserdir. Oyun, üretilen yapay, organik biyolojik işçi makinelerin bilinç kazanarak insanlığa isyan edişini konu edinir.

Alan Turing’in Makineler Düşünebilir mi? (1950) başlıklı makalesi ise günümüz modern yapay zekâ tartışmalarını başlatan; makinelerin öğrenme ve insan gibi düşünme kapasitesini felsefi olarak ilk kez masaya yatıran metin olarak değerlendirilir.

Daha sonraları, özellikle kıyamet ve uzay çağı temalı filmler 1960’lardan itibaren furya halinde hayatımıza dâhil oldu. Uzay Yolu (1966), Blake’in Yedilisi (1978), 25. Yüzyıl (1979) gibi diziler ve ilki sinemalarda 1977 gösterime giren Yıldız Savaşları film serisinde sadece bir komutla harekete geçen, soru ve sorunları çözümleyen uzay gemileri ile onların bilgisayar donanımlarını hayretle izlemeye başladık. Ancak asıl kıyamet 1984’te Terminatör ile koptu. Önceki film ve dizilerde insanın emrine amade komut bekleyen makine ve bilgisayarlar film icabı da olsa artık en büyük düşmanımız haline gelmiş ve bırakın komutları yerine getirmeyi robotlar ve sayborkler marifeti ile insanlığı kontrol altında almaya hatta yok etmeye çalışıyordu.

İNSAN MAKİNE MÜBADELESİ BAŞLADI MI?

Artık Cebimizdeki telefondan tutun da evimizdeki dayanıklı tüketim mallarına, klimaya, kombiye hatta akıllı eve sahipsek kapı pencere ve aydınlatmalarımıza kadar yapay zekâ hükmediyor. Bütün bunlar hayatımıza kolaylaştırıldığı kadar ürkütücüde. Makinelere de bize de zamanla yapay zekâmı hükmedecek? Bununla da kalmayıp insan-makine karışımı organizmalara mı dönüşeceğiz?  En azından şimdilik çok da panik yapmaya gerek yok. Teknolojinin tarihsel seyrinde vurguladığım gibi bu durum insanoğlunun başına ilk defa gelmiyor. Her seferinde bir şekilde üstesinden gelindi ya da alışıldı. En azından bizi yani yazar camiasını ilgilendiren örnekte olduğu gibi, yazının ve kâğıdın keşfi, matbaa, daktilo, bilgisayar çıktısı derken ne gerilimler yaşandı da aşıldı bir düşünelim.

Öte yandan bize zaman kazandırdığı iddia edilen bunca ürününe rağmen her geçen gün zaman bize yetmez oluyor ve birçok planımızı ıskaladığımız için gerim gerim geriliyoruz. Bu durumda da bize zaman kazandıracak ve rahata erdirecek yeni teknolojilere ihtiyacımız olduğuna inanmaya başlıyoruz. İşin özü bu bir kısır döngü. Böyle giderse bu yazı da bitmez. En iyisi konusu yapay zekâ olan bir yazıyı kendisine sorduğum bir sorunun cevabı ve gayet manidar ve özlü atasözü ile bitireyim.

YAPAY ZEKÂ İNSANLARIN YERİNİ ALABİLİR Mİ?

Yapay zeka veri analizi, rutin görevler ve içerik üretimi gibi alanlarda insanların yerini alabilir; ancak empati, karmaşık yaratıcılık, stratejik liderlik ve etik muhakeme gerektiren konularda insanların yerini alamaz. Aksine teknolojinin, insan zihnini ve yaratıcılığını destekleyen bir araç olarak kullanılması hedeflenir.

“Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkça Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkça”