İstanbul’u tanımak isteyen, önce onun seslerini dinlemelidir. Çünkü İstanbul, kendisini önce gözlere değil, kulaklara anlatır. Daha güneş Topkapı Sarayı’nın kubbelerini altın rengine boyamadan, Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi ile Sultanahmet Camiî’nin göğe yükselen minarelerinden sabah ezanı dalga dalga yayılır. O ses, surların üzerinden geçer, Haliç’in sularına iner, Galata Kulesi’nin taş duvarlarına çarpar, Boğaz’ın serinliğine karışır. Biraz sonra Eminönü rıhtımında martıların çığlığı duyulur. Simitçiler bakır tepsilerini omuzlarına alır, çay ocaklarında ilk bardakların buğusu yükselir. İstanbul artık uyanmıştır.
İstanul’da sesler birbirini kovalamaz; birbirini tamamlar. Bir vapur düdüğü, bir cami avlusundaki güvercin kanatlarına karışır. Bir balıkçının ağını denize bırakırken söylediği türkü, karşı kıyıda tramvayın ziliyle aynı ahenkte buluşur. İstanbul; taşla suyun, tarihle bugünün, ezanla vapur düdüğünün aynı cümlede yan yana yaşayabildiği ender şehirlerden biridir.
Bugün yolum, bu şehrin en büyük muharrirlerinden birinin sessizliğine çıkıyor: Ahmet Râsim’in kabrine…
Kadıköy İskelesi’ne doğru yürürken sabah serinliği yüzüme dokunuyor. Bahariye’den aşağı inen caddeler henüz kalabalığın tam ağırlığını taşımıyor. Fırınlardan yükselen sıcak ekmek kokusu, Marmara’nın tuzlu rüzgârıyla birbirine karışıyor. Moda’dan süzülen serinlik, balıkçı teknelerinin hafif mazot kokusuna eşlik ediyor. Kaldırım kenarında gazetesini açmış yaşlı bir adam çayını yudumluyor; genç bir kız sırt çantasını omzuna atmış koşar adımlarla iskeleye yetişmeye çalışıyor. El ele yürüyen yaşlı bir çift ise hiçbir yere yetişmiyormuş gibi ağır ağır ilerliyor.
Kadıköy böyledir: Herkesin ayrı bir zamanı vardır.
İskele meydanına vardığımda martılar çoktan nöbetlerine başlamıştır. Deniz, sabah ışığını henüz tam üzerine almamış, kurşunî bir renkle kıyıya yaslanmaktadır. Çaycılar ince belli bardakları tezgâhlara dizerken uzaktan vapurun kalın düdüğü duyulur. İnsan, çocukluğundan beri aynı sesi duysa bile her defasında içi kıpırdar. Çünkü vapur düdüğü, İstanbul’da yalnızca bir ulaşım aracının habercisi değildir; yeni bir hikâyenin başladığını müjdeleyen ilk cümledir.
Vapur ağır ağır iskeleye yanaşıyor. Pervanelerin çevirdiği su köpürerek kıyıya vuruyor. Kalın halatlar ustalıkla babalara geçirilirken güverte görevlisinin tok sesi yükseliyor: “Buyurun efendim…”
Bir anda küçük bir curcuna başlıyor. İnenler aceleyle çıkmaya çalışırken binecekler sabırsızlıkla yol arıyor. Bastonuna yaslanan ihtiyar, sırtında çantasıyla ilerlemeye çalışan genç, bisikletini sürükleyen ada sakini, elinde fotoğraf makinesi bulunan turist, vapuru kaçırmamak için nefes nefese koşan memur… İstanbul’un bütün hikâyeleri birkaç dakika içinde aynı güvertede buluşuyor.
Ben üst güverteye çıkıyorum; çünkü İstanbul en güzel yukarıdan dinlenir. Motor önce derinden homurdanıyor, ardından ikinci düdük… Halatlar çözülüyor. Vapur iskeleden ayrılırken geride kalan yalnız Kadıköy değildir; insan, sanki birkaç dakika önce içinde bulunduğu telâşı da kıyıda bırakır. Şehir uzaklaşırken zamanın hızı da değişir.
Martılar bunu herkesten önce fark eder. Bir yolcu simidini küçük parçalara ayırır; beyaz kanatlar vapurun ardından bir bulut gibi süzülür. Simit parçaları daha suya düşmeden havada yakalanır, çığlıklar gökyüzünü doldurur. Marmara artık yalnızca bir deniz değil, İstanbul’un hafızasını taşıyan büyük bir aynadır. Yüzyıllar boyunca nice padişahı, nice sürgünü, nice seyyahı, nice şairi taşımıştır. Belki Yahya Kemâl de bu sularda aynı martıları seyretmiştir; belki Tanpınar vapur korkuluklarına yaslanıp İstanbul’un zamanını düşünmüştür…
Vapur yol aldıkça şehir arkada küçülmüyor; hatıraların içinde büyüyor.
Bir süre sonra ufukta ilk ada beliriyor: Kınalıada… Toprağının kızıllığından aldığı adını hâlâ taşıyor. Adaların en çıplağı gibi görünse de kendine mahsus bir asâleti vardır. İskeleye yaklaşırken bisiklet kullanan çocuklar, küçük kahveler, kıyıya bağlanmış sandallar seçiliyor. Vapur birkaç dakika duruyor; inenler iniyor, binenler biniyor. Sonra yine düdük ve yolculuk devam ediyor.
Marmara’nın ortasında ilerleyen vapurun güvertesinde çayın tadı bir başkadır. Çaycı, yıllardır aynı cümleyi tekrarlıyormuşçasına seslenir: “Çay… Taze çay…” Bu ses de İstanbul’un musikisinin bir parçasıdır.
Az sonra Burgazada görünüyor. Adını anınca insanın zihnine ister istemez Sait Faik gelir. Beyaz badanalı evler, begonviller, dar sokaklar ve balıkçı tekneleri… “Bir insanı sevmekle başlar her şey” sözü, sanki bu adanın rüzgârına sinmiştir. Burada acele eden kimse yoktur. Ada insanı zamana benzemez; zaman ada insanına benzer.
Motor yeniden çalışıyor, köpükler geride kalıyor. Bu defa ufukta koyu yeşil çamlarıyla Heybeliada yükseliyor. Adaların içinde belki de en zarifi, en vakuru… İskeleye yaklaştıkça çam reçinesinin kokusu denizin tuzuna karışıyor. Martılar vapuru burada terk ediyor; onların yolculuğu biterken benimkisi şimdi başlıyor.
Heybeliada yalnızca yazlık evlerden ibaret değildir; İstanbul’un hafızasını saklayan sessiz bir kütüphanedir. Roma’’dan Doğu Roma’ya Doğu Roma’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan uzun bir tarihin şahididir. Bir zamanlar Halki adıyla anılan ada; yamaçlarında yükselen Ruhban Okulu, Deniz Lisesi, eski sanatoryumu, ahşap köşkleri ve taş sokaklarıyla İstanbul’un en edebî köşelerinden biridir.
İskele geride kalırken dar sokaklardan yukarı doğru yürümeye başlıyorum. Yol boyunca servi ağaçları, taş duvarlar ve eski ahşap evler birbirine selâm verir gibidir. Eskiden sokaklarda fayton arabaları vardı şimdilerde minibüslerini motosikletlerin triportörler; rüzgârın sesi, uzaktan gelen bisiklet zili ve serçelerin cıvıltısı birbirine karışır.

Bir müddet sonra mezarlığın kapısına ulaşıyorum. Bugünkü adıyla Heybeliada Mezarlığı, 19. yüzyılda Mısır Vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Abbas Paşa’nın himayesiyle bugünkü hüviyetini kazandığından eski anlatılarda zaman zaman “Abbas Paşa Mezarlığı” diye de anılmıştır. Daha sonraki dönemlerde Refah Şehitleri Mezarlığı adı da kullanılmıştır.
Kapıdan içeri girer girmez asırlık serviler karşılıyor beni. Ölüm burada ürkütücü değildir; sessizdir, dua gibidir.
Sağ tarafta Ahmet Râsim’in kabri bütün sadeliğiyle duruyor. Gösterişsiz, mütevazı… Tıpkı İstanbul’u anlatırken kullandığı samimi cümleler gibi. Mezar taşına bakarken insan, bir muharririn ömrünün sonunda vardığı yerin sessizliğini değil, geride bıraktığı kelimelerin gürültüsünü düşünmeden edemiyor.
Kabristanın girişinin sol tarafında Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) otuz ikinci kuşaktan torunu Seyyid Bedreddin Belhî’nin kabri bulunuyor. Kabri başında durup ruhuna Fatiha gönderiyorum. Biraz daha ileride, duvar dibine doğru uzanan eski mezarlar arasında ise ada halkının rivayetlerine göre Cengiz Han soyundan bir kişiye ait olduğu söylenen bir kabir yer alıyor. Belgeler bu rivayeti kesin biçimde doğrulamasa da tarih ile efsane bu mezarlıkta yan yana duruyor.
1864 yılında İstanbul’da doğan Ahmet Râsim; gazeteci, fıkra yazarı, romancı ve hatırat ustasıydı. Osmanlı Meclis-i Mebusanında mebus olarak da görev yapan üstadın kalemi yalnız haber yazmadı; İstanbul’un kahvehanelerini, sokaklarını, Ramazan gecelerini, tulumbacılarını ve vapur iskelelerini kayda geçirdi. Şehir değişti ama onun cümleleri eskimedi.
Ahmet Râsim’in hakkında en az konuşulan taraflarından biri ise kuvvetli bir musikişinas oluşudur. O, makamları ve meşk geleneğini bilen, fasıl meclislerinin müdâvimi olan gerçek bir İstanbul efendisiydi. Musikide Itrî, Dede Efendi ve Zekâi Dede Efendi gibi klasik ustaların yeri onun için ayrıydı. Hacı Ârif Bey, Şevki Bey, Rahmi Bey ve Muallim İsmail Hakkı Bey’in eserlerindeki zarafeti yazılarında sıkça dile getirirdi. Tanburî Cemil Bey’in eşsiz icrasını, Santûrî Ethem Bey’in zarafetini ve Lavtacı Andon Efendi’nin sazını hayranlıkla anlatırdı.

Onun için Rast makamı sabahın ferahlığı, Segâh mahzun bir vakar, Hicaz gurbetin sızısı, Hüzzam ise insanın içine çöken hüzündü. Musikiyi konser salonlarından çıkarıp gündelik hayatın içine yerleştiren yazarın satırlarında bir Rast makamı duyulur, bazen Dede Efendi’nin bir bestesi Marmara’nın dalgalarına karışır. Günümüzde musikî tarihi araştırmacıları da onun yazılarını paha biçilmez birer belge olarak kabul eder.
Kabri başında uzun süre sessiz kalıp ruhuna Fatiha gönderiyorum. Rüzgâr çam dallarını birbirine sürtüyor. Uzakta bir vapur düdüğü duyuluyor, martılar yine bağırıyor… Sanki biraz önce Kadıköy’den bindiğim vapur hâlâ iskeleden yeni ayrılmış gibi…
Bir şehir, ancak onu anlatan yazarları kadar yaşar. İstanbul bugün hâlâ nefes alıyorsa bunda Ahmet Râsim’in satırlarının da payı vardır. Heybeliada’dan dönerken vapur yine aynı iskelelere uğrayacak: Burgazada, Kınalıada, Kadıköy…
Fakat ben artık aynı yolcu olmayacağım. Çünkü bazı yolculuklar kilometre değil, hafıza kateder. Ve bazı vapurlar insanı yalnızca bir adaya değil, bir yazarın ruhuna götürür.
