<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kuzguncuk &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<atom:link href="https://ankaraedebiyat.com.tr/tag/kuzguncuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<description>Edebiyat ve kültür sanat haberleri...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 23 May 2026 06:56:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2025/11/ankara-edebiyat-site-logo-001-150x150.jpg</url>
	<title>Kuzguncuk &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsimsiz türkünün İcadiye Caddesi</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Nerimanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 May 2026 06:56:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[İcadiye Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzguncuk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9830</guid>

					<description><![CDATA[İsmail Nerimanoğlu yazdı: İcadiye Caddesi’ne çıktıklarında artık ne bir adım geri vardı, ne de kaçacak bir korku. Yosunlar, sanki bu anı beklemek için yeşermişti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kuzguncuk’un İcadiye Caddesi’nde başlardı onların sessizliği.<br />
O cadde ki, güneşin bile içeri girerken tereddüt ettiği, her bir cumbalı evin binlerce hatırayı sinesinde sakladığı uzun bir koridordu. Taş kaldırımların arası yosun tutmuştu; sanki zaman burada durmamış da, sadece çok yavaşlamıştı. Bu yavaşlık, Kemâl için bir sığınak, Nihan içinse kaçınılmaz bir yüzleşme alanıydı.</p>
<p>Kemâl, İcadiye Caddesi’ne her girdiğinde adımlarını bilinçsizce yavaşlatırdı. Hızlı yürürse bir şeyleri kaçıracak, yavaşlarsa bazı şeyleri kurtarabileceğini sanırdı. Zaman, onun için Nihan’ın yanında geçen her saniyeyi dondurma çabasıydı.<br />
Nihan ise hep bir adım geriden gelirdi. Bu bir tesadüf değildi. İçinde, <em>“yaklaşırsam yakalanırım”</em> diyen eski bir korku vardı. Bu mesafe, onun sevgiden korunmak için çizdiği görünmez bir sınırdı.</p>
<p>Kemâl Nihan’ı seviyordu. Ama onun sevgisi bir fırtına değil, ikindi vakti cami avlusuna düşen o dingin ışık gibiydi. Vapur düdüğünün yankısı Boğaz’ın suyuna karışırken, Nihan’ın rüzgârda uçuşan bir saç telini seyretmek, onun için dünyanın en büyük hazinesiydi. Kızın varlığı, Kemâl’in içindeki bütün gürültüleri susturuyordu.</p>
<p>Nihan bunu hissediyordu.<br />
Hissediyor ama adını koyamıyordu.<br />
Çünkü adını koymak, bir şeyi var etmek kadar, onun sonunu da başlatmaktı.<br />
<em>“Eğer söylersem… eğer kabul edersem… sonra ya giderse?”</em><br />
<em>“Ya bu duygu, sadece adı olduğu için ağırlaşırsa?”</em></p>
<p>Nihan da seviyordu aslında.<br />
Ama onun sevgisi, kırılmasından korktuğu için hiç açmadığı bir çeyiz sandığıydı. Sevgiyi bir mesuliyet değil, bir kaybediş olarak görüyordu. Söylerse büyü bozulacak, kelimelere dökerse o his sıradanlaşacaktı. Bu yüzden sustu. Bakışlarını hep denizin en uzak noktasına dikti; sanki cevaplar geçen şileplerin gövdesine kazınmış gibiydi.</p>
<p>Kemâl her defasında bir kapı araladı.<br />
Kuzguncuk iskelesinde martılara simit atarken, kalbini onların çığlıklarının arasına sıkıştırdı.</p>
<p>— “Nihan,” dedi bir gün, “insan bazı şeyleri söylemezse eksik kalıyor.”<br />
— “Bazı şeyler de söylenince eksiliyor,” dedi kız.</p>
<p>Kemâl sustu, sonra gülümsedi.<br />
— “Martılar bile doymak için bağırıyor. Ben susarak nasıl doyurayım bu kalbi?”</p>
<p>Nihan gülümsedi.<br />
Bu bir onay değildi; bir kalkandı.</p>
<p>En çok da Çınaraltı Köftecisi’nde susarlardı. Duvarlardaki siyah-beyaz fotoğraflar, onlara bakıp sanki kendi yarım kalmış hikâyelerini fısıldardı. Izgaradan yükselen duman, aralarına görünmez bir tül çekiyordu.</p>
<p>— “Acı ister misin?”<br />
— “Sen nasıl yiyorsan.”</p>
<p>Bu cümle masumdu ama ağırdı.<br />
Çünkü Nihan hayatta da hep böyleydi: İzlerdi ama kendi tadını söylemezdi.</p>
<p>Kızın kıskançlığı, bu sessizliğin en gürültülü yanını oluştururdu. Kemâl’in çalıştığı atölyeye, o tozlu havaya, mesai arkadaşlarına duyduğu öfke; sahibi olmadığı bir bahçeyi koruma çabasıydı.</p>
<p>— “O toz ciğerlerini çürütür,” derdi.<br />
— “Peki sen hangi dünyadasın?” diye sorardı Kemâl.</p>
<p>Nihan cevap vermezdi.<br />
Onun dünyası, kapıları içeriden kilitli bir kaleydi.</p>
<p>O akşam deniz mora çalmıyordu; İstanbul’un bütün efkârı Boğaz’ın suyuna karışmıştı. Kemâl durdu. Kaçmadı.</p>
<p>— “İnsan, adını koymadığı bir kitabın sayfalarını çeviremez,” dedi.<br />
“Sen hem kitabın sahibi gibi davranıyorsun, hem de kapağını hiç açmıyorsun.”</p>
<p>Nihan’ın kalbi hızlandı.<br />
İçinden <em>“Seni seviyorum”</em> geçti ama kelimeler yine korkuya çarpıp dağıldı.</p>
<p>— “Arkadaşız,” dedi.</p>
<p>Bu kelime bir vedâ gibi düştü aralarına.</p>
<p>Kemâl ilk kez kabullendi.<br />
Ve o gece, Nihan’a değil; kendi sabrına veda eden bir mektup bıraktı.</p>
<p>Vapur iskeleden ayrılırken Kemâl güvertede durdu. Bazen gitmek, kalmaktan daha fazla cesaret isterdi. Simit parçasını denize attı. Su onu yuttu. Umut da onunla birlikte battı.</p>
<p>Aradan bir kadının hamilelik süresi kadar zaman geçti.</p>
<p>İcadiye Caddesi hâlâ yerindeydi.<br />
Ama zaman, Kemâl’in yüzüne çizgiler, Nihan’ın bakışlarına geç kalmış bir olgunluk eklemişti.</p>
<p>Kemâl, yine Çınaraltı Köftecisi’ne girdi.<br />
Ve Nihan oradaydı.</p>
<p>— “Acı ister misin?”<br />
— “Artık ne yediğimi de biliyorum, tadımı da.”</p>
<p>Masada bir kitap duruyordu.<br />
Adı konmuştu.</p>
<p>— “Haklıydın,” dedi Nihan. “İsimsiz bırakılan her şey sahipsiz kalıyor.”</p>
<p>Kemâl elini uzattı.<br />
Nihan tuttu.</p>
<p>İcadiye Caddesi’ne çıktıklarında artık ne bir adım geri vardı, ne de kaçacak bir korku. Yosunlar, sanki bu anı beklemek için yeşermişti.</p>
<p>— “Güneş artık tereddüt etmiyor,” dedi Kemâl.<br />
— “Çünkü artık adımız var,” dedi Nihan.</p>
<p>Ve Kuzguncuk o akşam, en güzel bestesini bir feryat olarak değil, <strong>iki insanın aynı hizada yürüdüğü sessiz bir kabulleniş</strong> olarak denize bıraktı.</p>
<p><strong>İsim konulunca mucize bozulmazmış.<br />
Aksine, sahipsiz kalan her şey, ancak bir isimle vatanını bulurmuş.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
