“Maarifin Sesi” eğitim-düşünce sitesinin öncülüğünde Rize Valiliği, Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Rize Belediyesi himayelerinde ile İlim Yayma Cemiyeti, Ensar Vakfı ve Merkez İmam Hatip Lisesi Mezunları ve Mensupları Vakfı gibi STK’lerin desteğiyle 31 Aralık’ta gerçekleştirilecek olan “Doğumunun 114. Yılında Tevfik İleri Bilgi Şöleni” için 30 Ağustos Salı Erzurum’da Rize’ye yola revan olacaktım…
Bu fakir Allah’ın hoşuna giden ne iş gördü ki “iki âlem” yoldaşı oldu. Elhamdulillah. Evet, ne büyük talih, saadet ve bahtiyarlıktır ki Erzurum’dan Rize’ye iki alîm ve âlim ile yolculuk edecektim. İki allâme; İslâm Alimleri Vakfı Başkanı, hocaların hocası Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu ve ömrünü cemiyet hayatına ve Kuran hizmetine vakfeden Prof.Dr. Mustafa Ağırman hocalarımla Allah’ın kâinat kitabının sayfaları arasında yol alacaktık. Ne şeref… İki muhterem hocamın sohbeti karşısında sessiz kalsam, dinlesem ve not alsam kıymetli bir kitap okumuş sayacaktım kendimi. Yolculuklarda yanıma kitap alırdım, bu nedenledir ki bu sefer almadım.
Nasrullah Hocamız yolculuk başında, kasım ayı içerisinde Gaziantep’te düzenlenen “IX. Bilimler Işığında Yaratılış Kongresi”ndeki sunumundan ve tespitlerinden kesitler anlattı. Nisâ suresi birinci ayetin kadın ve insanlık için büyük bir inkılap olduğuna dikkat çekti. Kuran’da geçen kelimelerin etimolojisi, ıstılahları, nüansları… Allah ruh-i hayvanî olan insana ruhunu üfledikten sonra meleklere ona secde etmesini istedi. Yani Allah’ın ruhu ile can bulana… Nasrullah Hocanın konuşması Ovit dağından, Kaçkarlardan kaynayıp kayalara çarpa çarpa denize coşkun bir şekilde akan ve kendine has ritmi ve musikisi olan suyun sesi gibiydi. Berrak ve net… Yıllarca “Belâgat” dersleri veren Nasrullah Hocamız belâgatiyle konuşmuyor, şakıyordu adeta. Mustafa Hocam ve Nasrullah Hocam yetişmelerinde emeği olan hocalardan ve hatıralardan sık sık bahsedip onları hayırla yad ederlerken Nasrullah Hocamın bir sözü, yolculuk sıcaklığında yüzüme çarpılan sert ve soğuk su irkilmesi yaşattı: “Sanırdık ki hocalarımız hiç ölmeyecek! Onlar da göçtüler…”
Tefsircileri ve mealcileri konuşurken Hocanın bir sözü daha dikkatimi çekti: “Metni yormadan yorumlamak!”
Hocalarım arka koltukta yan yana oturuyor, bense Rize Valiliğince görevlendirilen, adı Nurullah Genç olan, genç ve kibar şoförümüzün yanında… Yol ve araç sesinden arkada konuşulanları duymakta zaman zaman zorlanıyorum. Hocalarımın sohbetini duymadığım vakitler, sanki sayfalarını okumadan atladığım kitap olacak, anlam zinciri kopacak. Sözdeki hikmeti kavrayamayacağım. Keşke imkânım, zamanım ve fırsatım olsa da muhterem hocalarımın yaşadıkları tecrübeleri, olaylara getirdikleri yorumları ve değerlendirmeleri kitaplaştırabilsem. Onlar ki her biri bir alemdir, dillerinde ne hakikatler, hikmetler…
İspir’e inişe geçmeden 2.380 rakımlı Gölyurt geçidi, manzarasıyla her zaman beni büyülemiştir. Karşımda Rize tarafında, göğe yaklaşmak için sanki küçük konileri yan yana ve üst üste koymuş da Kaçkarları inşa etmiş ilahi el. O bağrında binbir güzelliği, sırrı ve hayatı taşıyan vahşi ve muhteşem dağları bu geçitten izleyebilirsiniz.
Erzurum… Uzak ve yüksek bir coğrafyada, yokuşlardaki susamışlığım hiç bitmeyecek biliyorum. Doymamak güzel… Buna da eyvallah…
“Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak”
Yol ve su ezelden iki dosttur. Su yol açar, hayatı hayata bağlar, derin vadilerin sırlarını ifşa eder insana… Su izdir. Dağlardan kopup aşkına aşkla koşan bir sevgilidir su. Coşkun suların içinde vakur duruşuyla beni etkileyen taşları hep sevmişimdir. Suyun, selin ve vadilere mahsus yelin, fırtınanın uğultusuyla ve okşamasıyla keskin hatları kalmayan derelerdeki büyük kayalar bana kâmil insanları hatırlatır. O büyük kayalar ki sırtına yediği yumrukları da severler.
Evet, dağların rahminden kopan kayalar yuvarlana yuvarlana, yaşadığı tecrübelerle yontula yontula; suya, güneşe, fırtınalara, kara, kışa, soğuğa maruz kala kala bir noktaya gelir orada sabit kalır. Artık sözü de sübûtu da bellidir ve nitekim taş yerinde ağırdır. Ah insan!..
Su da taş gibidir. Kaynağından ilk doğduğunda cılız ve güçsüz bir dereyken, aktıkça delirir, coşar, sertleşir; bir denize ve göle dökülmeden evvel sakinleşir; ahir ömründedir artık. Bu, o dağ suyunun tatlı ömrü, ömür hikâyesi değil de nedir?
“Gel bâğa temâşâ edegör âb-ı revânı
Seyr eyle nedir sür’at-i ömr-i güzerânı”
Sudan bahis açılmışken Nasrullah Hocam Fuzûlî’nin “Su Kasidesi”ni hatırlattı ve derneğimizde Su Kasidesi’nin şerhinin yapılacağı bir program tavsiye etti, ardından Resûlullah’ın anlatıldığı kasideden ezbere bir iki beyit okuyarak şerh etti.
Ârızun yâdiyle nemnâk olsa müjgânum n’ola
Zâyi’ olmaz gül temennâsiyle virmek hâra su.
(Senin yanağını anarak kirpiklerim ıslansa ne olur / Gül beklentisiyle dikene su vermek boşuna değildir.)
Alimler insan ruhunu ve kalbini biçimlendiren sanatkârlardır, birer “manevî heykeltıraş”tır.
Yol boyunca kar beyaz ağaçlar ve muhteşem tabiat, bir karşılama ekibi gibi şirinlik yapıyor bize… İkizdere’de ikindi namazını kıldık. Hem cami hem yanındaki hükümet konağı geleneksel mimari çizgileriyle estetize edilmiş güzel binalardı. Çayın memleketinde çarşıdaki bir kahvehanede çay içtik; ince belli küçük bir bardak çay 10 TL. Akşam namazından evvel Rize’ye vardık. Rize’de girdiğimiz lokantada “kuru fasulye çorbası, kelle paça ve mercimek çorbası” vardı. Kuru fasulye çorbası meşhurmuş, tavsiye ettiler ama biz kelle paçayı tercih ettik. Kışın bir tas çorba ilaçtır, şifadır. Hele yolcu için… Çorba insanı ısıtır.
Mustafa Ağırman Hocayı ben tanıdığım günden beri (Allah rızası için) büyük bir mesuliyet yüklenmiş, bir cemiyetin bir milletin Kuran ahlâkıyla ahlâklanması, Resûlullah’ı (s.a.v.) hakiki manada tanıması ve Müslüman’ın her daim İslamla şereflenmesi için gayret etmiş, haftanın hemen hemen her günü başka bir vilayette, kasabada, farklı gruplara hizmet etmekten yorulmamıştır. Bu fakir ile Nasrullah Hocam “Tevfik İleri Bilgi Şöleni” için Rize’ye giderken Mustafa Hocam Ardeşen İmam Hatip Mezunları Derneği’nin davetlisi olarak Mekke’yi ve “Mekke’nin Fethi”ni bir salon programında konuşmak için Ardeşen’e gidiyor. Rize merkezde, dostları ve talebeleri Mustafa Hocamızı alıp Ardeşen’e geçecekler. Biz de iki akşam kalacağımız Rize Öğretmenevi’ne yerleşmiş olacağız.
30 Aralık 2025 Salı…
Rize Öğretmenevi’nde teşehhüt miktarınca dinlendikten sonra Nasrullah Hacımüftüoğlu Hocamın teklifiyle Ardeşen’e Mustafa Ağırman hocamızın “Mekke’nin Fethi” başlıklı konferansını dinlemek için yola koyulduğumuzda saatimiz 18.30’u gösteriyordu. Rize-Ardeşen arası yaklaşık 50 km. ve biz biraz da geç başlayan 19.00’daki programa yetiştik.
Geciktiğimizi düşünerek direkt salona girdik. Ardeşen Belediyesi Konferans Salonu oldukça soğuktu. Sanki klimaları salona soğuk üflüyordu. Giriş katta erkekler, balkonda hanımlar yerlerini almıştı. Az sonra Ardeşen Kaymakamı Ferhat Altay ile beraber muhterem Mustafa Hocamız ve programı tertip eden kalabalık salona geldi. Salondaki insanların yüzü, bizimle ve birbirleriyle olan konuşmaları Anadolu’nun saf ve masum insanını ne kadar özlediğimi hissettirdi bana… İnsanımızın kadim çizgileri vardı yüzlerinde. Bu insanların yüzlerinde ve hallerinde zaman dondurulmuştu sanki. Eski çağlardan kalmış hissi veren heyecanları, vakarları ve imanları beni etkilemiş; çocukluğum, gençliğim ve öğrenciliğimdeki siyasî ve fikrî konferansları hatırlatmıştı bana.
Kaç defa dinledim… Mustafa Ağırman Hocam İslam tarihini, hikâyeci bir tarzla anlatmaz. Anlattığı her hikâyeyi günümüz meseleleriyle karşılaştırarak zamanın ve mekânın eskitemediği hakikatlerin altını çizer, dinleyiciyi zihnî muhasebeye ve muhakemeye teşvik eder. Mustafa Hocam konferanslarında kısa cümleler kurar, tane tane anlatır, anlaşılır ve akıcı konuşur. Dinleyen sıkılmaz, uyumaz, dinledikçe dincelir. Mustafa Hocam “Mekke’nin Fethi”ni Hz. Adem’in yaratılışından, Hz. İbrahim’den, Sare ve Hacer annelerimizden Peygamberimize (s.a.v.) kadar Kuran’da geçen birçok kıssaya da atıfta bulunup ruhumuza düşen hisseyi göstererek konferansı tamamladı. Peygamberimiz’in Mekke’nin Fethi, öncesi ve sonrası müşriklerle olan ilişkisi ve diyalogu sadece “din ve tebliğ dili” açısından değil, eğitim psikolojisi, toplum bilimi, ahlâk, siyaset ve savaş hukuku gibi sosyal hayatı kuşatan ve tüm insanlık için hayatî olan konuların Batı’nın yalan sözlerinden değil Kuran’dan ve Allah’ın elçilerinden bizzat öğrenilmesi gerektiğini vurguladı. Evet, Resûlullah (s.a.v.) da kendisine her türlü kötülüğü yapanlara müşfik bir dil kullanarak fethetmişti gönülleri, intikamcı ve kindar değildi. Hz. Muhammed (s.a.v.) mana itibariyle, sırtına inen yumrukların sahiplerini de bağışlamıştı.
“Mekke’nin Fethi” kuşkusuz bir şehrin fethinin çok ötesiydi… Hakk’ın, hürriyetin, adaletin, aklın, kalbin, gönlün, insanlığın fethiydi… “Hak geldi bâtıl zâil oldu!”
Yeni tanıştığım, Ardeşen Kaymakamı Ferhat Altay Erzurumlu, Narmanlı… Ardeşenliler tarafından sevilen bir kaymakam… Meselelere yaklaşımı, bilgi ve birikimiyle bir vali donanımında… Program bitiminde Mustafa Ağırman hocamızın eski talebelerinden olup kuyumculukla uğraşan Cumali Özdoğan beyefendinin hanesine misafir olduk. İkram edilen Laz böreği harikaydı… İzzet ve ikram fevkalâdeydi. Misafirperverliği için başta Cumali Bey olmak üzere Ardeşenli muhibbana şükranlarımı arz ediyorum; işleri, gayretleri ve haneleri her daim bereketli olsun. Öğle namazından sonra, Erzurum’dan yola çıktığımız günün gecesinde Ardeşen’de 15-20 güzel insanın katıldığı muhabbet meclisindeydik. Vakit gece yarısına ulaşmıştı. Yola çıktığımız andan itibaren sohbet ve muhabbet ikliminde ruh banyosu yapıyordum.
Muhterem Osman Nuri Topbaş hocanın buyurduğu gibi: “Kalbin mâsivâdan muhâfaza edilmesi ve dâimâ hayır telkînlerine muhâtab kılınması için, rûhâniyetlerinden feyz alınabilecek gönül ehli sâlih ve sâdıklarla ünsiyet zarûrîdir. Çünkü her uzuvda bir irâde bulunmasına rağmen yalnız kalpte irâde yoktur ve kalp, çevresinden gelen telkînlerin kendisine îrâs ettiği istikâmete tâbî olmak temâyülündedir.”
31 Aralık Çarşamba…
Tevfik İleri’nin vefat günü 31 Aralık 1961.
Kahvaltıdan sonra “Tevfik İleri Bilgi Şöleni” için Recep Tayyip Erdoğan Kongre Merkezi’ne vardık. Salon tam kapasite doluydu. Trabzon’daki Tevfik İleri Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi öğrencileri de salondaydı. Merhum Tevfik İleri de muhterem zevcesi Vasfiye Hanım da Rizeliydi, Hemşinli… Tevfik İleri konuşulacaksa ve anılacaksa evvelâ Rize’de konuşulmalıydı.
Salonun sahnesindeki görselde Tevfik İleri’nin fotoğrafıyla birlikte baştan başa “Memleketini yâr, yârini memleket gibi seven adam!” yazılıydı. Yâr ve memleket… Bu duygulu cümle evvelâ Azerbaycan’ın İkinci Karabağ Savaşı’nı yaşadığı günlerde, daha çocuk yaşta olan Kenan Bayramlı’nın Şuşa’nın yüksek dağları ve kayalıkları eşliğinde söylediği “Bayat-ı Şiraz”ı aklıma düşürdü:
Göynümün sevgili mehbûbu menim,
Vetenimdir, vetenimdir, vetenim.
Veteni sevmeyen insan olmaz,
Olsa da ol şahısta vicdân olmaz…
(veten=vatan)
1911 doğumlu Tevfik İleri tam da Türkiye’mizin yeniden memleket ve yurt kılınmaya başlandığı dönemin tanıklarındandı. O dönem edebiyatçılarımızdan “memleket” sevdasını hikâyelerinde, şiirlerinde ele almayan neredeyse yok. Nazım Hikmet memleket aşkı “Davet” şiiriyle öne çıkar:
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Açılış konuşmalarına kadar geçen sürede gözümü ve zihnimi mıh gibi üzerine çeken “Memleketini yâr gibi sevmek” sözüyle kendimi Faruk Nafiz’in o muhteşem “Sanat” şiirinin mısralarını mırıldanırken buldum.
Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken,
Söylenmemiş bir masal gibi Anadolumuz.
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken,
Sana uğurlar olsun… Ayrılıyor yolumuz!
“Doğumunun 114. Yılında Tevfik İleri Bilgi Şöleni”, Sayın Memiş Okuyucu’nun açılış konuşmasıyla başladı. Okuyucu beklediğimden uzun süren açılış konuşmasında Tevfik İleri’nin eğitim, kültür ve siyaset hayatımızdaki yerinden bahsederken “Günümüzde Tevfik İleri yaşasaydı eğitim ve kültür hayatında neler yapardı?” sorusunu yöneltti salona. Bu soru, aslında genel manada “anma” programlarının, geride kalmış bir hikâyeyi, hikâye anlatıcısı gibi tekrarlamak olmadığını vurgulaması açısından önemlidir.
Birçok büyük dava adamının, mazlum münevverin ölümü veya öldürülmesi kendisini ve fikirlerini daha çok yaşatmıştır. Mana ikliminde buna da öldükten sonra yaşamak diyebiliriz. Tevfik İleri de davası, fikirleri, şahsiyeti ve mücadelesiyle öldükten sonra daha diri yaşayan isimlerden olmuşken onu yargılayanların, 1960 Darbesini yapanların, Yassıada zalimlerinin, yargı tiyatrosu kuranların, dönemin kaba kuvvetine sahip olanların isimleri bugün kimin aklında?
Demokrat Parti döneminin Milli Eğitim Bakanı olup Türk eğitim sistemini Anadolu insanın ruh kökleriyle yeniden kurumsallaştırmaya çalışan ve 1960 Askerî Darbe ve yargı tiyatrosu ile Yassıada’da cezaevine konan, daha sonra gönderildiği Kayseri Cezaevi’nde hastalanıp 31 Aralık 1961’de vefat eden merhum devlet ve siyaset adamı Tevfik İleri’nin doğumunun 114. Yılında memleketi Rize’de düzenlenen bilgi şöleninin açılış konuşmasında Rize Valisi Sayın İhsan Selim Baydaş’ın şu cümleleri “anma” programlarının ruhunu ve felsefesini vermesi açısından mühimdi:
“Neden Tevfik İleri’yi konuşuyor, anma programı düzenliyoruz? Çünkü kendi maarif modelimizi inşa etmeye, milli ruh kodlarımıza dönmeye ihtiyacımız var, tarih şuurumuzu tazelemeye ihtiyacımız var. Tevfik İleri yaşadığı çölde bir vaha oluşturmaya, o vahaya ulaşacak yol haritasını ortaya koymaya çalışan şanlı şerefli ve millî bir devlet adamımızdır.”
Programın başlangıcı olan 09.30’dan programın tamamlandığı 18.30’a kadar gün boyu salonda bulunup tüm konuşmaları dikkatle dinleyen, misafirlerle yakından ilgilenen Rize Valisi Sayın İhsan Selim Baydaş ile Rize Belediye Başkanı Sayın Rahmi Metin’in millî meselelere olan hassasiyetleri her türlü takdirin üzerindedir. Kendilerini kutluyor, zât-ı âlîlerine şükranlarımı arz ediyorum.
Rize Valimizin “Neden anma programları yapıyoruz?” sorusuna en güzel cevabı, İslam Alimler Vakfı Başkanı Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu yöneticisi olduğu açılış oturumunda “Anmak, Kur’ânî bir iştir.” diyerek yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’den (Meryem suresinden ve Sâd suresinden) ayetlerle verdi:
“Bu kitapta İbrâhim’i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi.” (Meryem, 19/41. ayet)
“Bu kitapta Mûsâ’yı da okuyarak an. Gerçekten o ihlâslı biriydi, elçi-peygamberdi.” (Meryem, 19/51. ayet)
“Bu kitapta İsmâil’i de okuyup an. O gerçekten sözüne sadıktı; elçi-peygamberdi.” (Meryem, 19/54. ayet)
“Kitapta İdrîs’i de okuyarak an. Hakikaten o, pek doğru bir insandı ve bir peygamberdi.” (Meryem, 19/56. ayet)
“Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla! Yönü hep Allah’a dönüktü.” (Sâd, 38/17.ayet)
“Güçlü ve basîretli kullarımız İbrâhim, İshak ve Ya‘kūb’u da an.” (Sâd, 38/45. Ayet)
Evet muhterem Nasrullah hocamızın hatırlattığı gibi; din ve diyanet için, vatan ve millet için, Allah için hayırlı insanları yâd etmek, anmak, hatırlamak Kur’ânî bir davranıştır.
Anmak, Allah’ın kendi ruhundan üflediğini anmak… Sırat-ı müstakim üzere olan şahsiyeti anmak… Çürüyen bedenleri değil, o bedenlerle dünya misafirhanesinden geçen şahsî manevîyi anmaktır. Anmak, mutlak hakikate sadakattendir.
Torunu AK Parti Ankara Milletvekili Ömer İleri, dedesini “Her şeyden önce bir sevgi insanıydı.” sözleriyle andı: “Sevmeyi bilen bir insandı, ailesine ve milletine karşı sevgi doluydu. Ama hepsinden önemlisi Allah sevgisiyle doluydu. Başarısının en önemli sebeplerinden biri onun sevgi üzere yaşamasıdır…. Rahmetli babam, vefat etmeden önce dedemin Yassıada sürecinde elinden düşürmediği Kuran-ı Kerim’i bana emanet etti. Bize ve ailesine şerefli bir isim ve aile bıraktığı için Allah ondan razı olsun.”
Zaten sahnede de öyle yazmıyor muydu:
“Memleketini yâr, yârini memleket gibi seven adam”
Milletvekili Ömer İleri, dedesinin 1960’ta projesi tamamlanmış Boğaziçi Köprüsü’nün maketi önünde basın açıklamasıyla köprünün müjdesini vermesine rağmen 1960 darbesinin köprünün yapımını 14 yıl geciktirdiğini, köprünün ancak 1974’te yapıldığını hatırlatarak darbelerin ülkemize nasıl da yıllar kaybettirdiğine dikkat çekti.
Torununun anlattığına göre Tevfik İleri, okuduğu her kitabın ilk sayfasına çocukları için kitabın özeti mahiyetinde notlar almış. Mütefekkir ve mutasavvıf yazar merhume Samiha Ayverdi’nin Tevfik İleri ile sohbetinden aktardığı tespit mühimdir sanıyorum. “Beni almaya gelen darbecilerin askerlerinin bir kısmı sırtıma vurarak beni evden çıkarıyorlardı. Ben sırtıma yediğim yumrukları bile seviyorum.” Tam bir “nebevî” duruş.
1960 ihtilalini gerçekleştiren darbeciler kendi “yargı tiyatroları”nın propagandaları için o dönem “Düşükler Yassıada’da” film bile çekmiş. Hayır, Tevfik İleri mağdur ve mağlup değildi, düşük hiç değildi. Onun şahsî manevisi her daim muzafferdi.
Açılış oturumunun diğer konuşmacısı “İmge Kitabevi” yayınlarından çıkan “Türkiye’nin Siyasi Tarihi / Çok Partili Dönemin Başlangıcından 27 Mayıs 1960’a” kitabının yazarı Prof.Dr. Zehra Arslan ise Yassıada fotoğrafları, mahkeme tutanakları, mektuplar gibi döneme ışık tutan resmî belgelerin arka planlarını anlattı. O döneme ait belgeler ve yaşanmışlıklar salonu duygusal bir atmosfere soktu.
Yazar Sadık Yalsızuçanlar ise merhum Tevfik İleri’nin kronolojik hayatını ve düşünce dünyasını anlattı. Tevfik İleri’nin oğlu (Cahit) ve kızıyla (Cahide) son dönemlerinde tanışmış, ziyaretlerine gitmiş ve birçok hatırayı kendilerinden dinlemiş biri olması Sadık Yalsızuçanlar gibi bir edebiyatçının anlattıklarını şüphesiz daha değerli kılıyordu.
Açılış konuşmalarından ve ilk oturumdan sonra öğle yemeğine, ardından öğle namazına geçildi. Öğle namazını Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi yerleşkesindeki Sayın Cumhurbaşkanımızın muhterem babasının adını taşıyan Ahmet Erdoğan Camisi’nde kıldık. Cami 12 Şubat 2021’de ibadete açılmış. Küçük camilerin kubbeli değil de Anadolu’nun birçok yerinde, meselâ Hacı Bayram Veli Cami’nin örtüsü gibi bir mimariyle yapılması camiyi daha şirin gösterdiğine inanıyorum. Bu seyahatimde namaz kıldığım İkizdere Cami de Ahmet Erdoğan Cami de böyleydi, çok beğendim. Kubbeli, yüksek kubbeli camilerin daha büyük, bilhassa selatin camilere yakıştığını ifade etmeliyim.
Öğleden sonraki oturumda Prof.Dr. İsmail Aydoğan “Tevfik İleri’nin Eğitim Hayatımızdaki Yeri”, Prof.Dr. Mustafa Başaran “Tevfik İleri’nin Türkiye’nin Dil Eğitimindeki Yeri”, Prof.Dr. Ömer Akbulut “Tevfik İleri, Mesleki Eğitim, Öğretmen Okulları”, Prof.Dr. Ahmet Yıldırım da “Nizamülmülk’ten Tevfik İleri’ye Düşünce ve Eğitim” başlıklı konuşmalar yaptılar. Bu oturumda Prof.Dr. İsmail Aydoğan Hoca’nın o bilinen “Gemi Metaforu”nu Türk eğitim ve kültür hayatı için ifade etmesi salondan büyük iltifat gördü. Batı’ya doğru giden bir gemide Doğu’ya doğru yürüseniz, koşsanız ne değişir ki? Türkiye’deki “eğitim ve dil meselesi” Batı’ya odaklanmış, yani bizi sömürenlere doğru dümeni kırmış, onların limanına yanaşmış millîlik davası gütmemiz çokça tutarsızlık olmuyor mu? Gemi içinde kendi kendimize tartışıp duruyoruz. Dil meselesini “zihin işgali” olarak değerlendirip görsellerle ve kendine has üslubuyla anlatan Mustafa Başaran da ilgiyle takip edildi. Prof.Dr. Ömer Akbulut hocamız Tevfik İleri’nin 1950-60 arasında ilki 2 yıl 8 ay, ikincisi 7 ay, üçüncüsü 5,5 ay olmak üzere toplamda 3 yıl 9 ay 26 gün Millî Eğitim Bakanlığı yaptığını, bu kadar sürede eğitim sisteminde ve okullarda gerçekleştirdiği çalışmaların ancak bir dava ruhuyla, vatan sevgisiyle açıklanabileceğini söyledi. (Ahmet Hocamın sunumunda salon dışındaydım.)
Diğer oturumda, Prof.Dr. İbrahim Baz, Zihni Yıldız, Mustafa Özcan ve Selim Cerrah’ın değerli sunumlarında bilhassa Zihni Yıldız’ın hem Tevfik İleri’nin Bakanlık dönemini hem darbe günlerini anlatan dönemin gazete kupürleri oldukça mühim tarihi vesikalardı. Mustafa Özcan tarihte; ölümü hayatından daha çok hizmet edenleri hatırlatarak, Tevfik İleri’nin eğitim alanında yaptığı işlerin Anadolu’nun insan kaynağının ruh inşasında halâ etkisini sürdürdüğünü ifade etti.
Bilgi Şöleni Prof.Dr. Yılmaz Geçit’in yönettiği Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu’nun, Prof.Dr. Hacı Yusuf Acuner’in ve Ali Türkoğlu’nun katıldığı “Değerlendirme Oturumu”yla tamamlandı. Prof.Dr. Nasrullah Hacımüftüoğlu bu oturumda Kur’ân’da ilk ayetin genel doğruyu anlattığına dikkat çekti: “Oku, ne okursan oku Allah’ın adıyla oku! Mesleği ve meşguliyeti ne olursa olsun Tevfik İleri millî kimlik peşinde koştu. Onun yaptığı her işte millet sevgisi, aile sevgisi, vatan sevgisi ve Allah sevgisi öne çıkıyordu. Tevfik İleri tarihî ve millî kimliğimizin rotasını değiştirmemiz gerektiğini bildi ve bize gösterdi. Tek parti döneminde dinin her tarafına dokunmuşlardı: ezana, kıyafete, eğitimine, edebiyatına, diline… Ancak Tevfik İleri gibi Adnan Menderes’in oğlunun hocası da olan Mahmut Celalettin Ökten Hoca, Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmet Hamdi Akseki, Ali Fuad Başgil gibi muhterem isimler millî kimliğin yeniden kazanılması için çok gayret ettiler.”
Üstlendiği üç bakanlıkta da “millî kimlik” uğrunda ihya ve inşa devrimi gerçekleştirdi, o hem “Tevfik” hem “İleri”ydi. Mekânı cennet olsun.
Oldukça verimli geçen bilgi şöleninin kahramanlarından biri de misafirlerin ulaşım, konaklama vb. işlerini tertip eden, programın arka plandaki koordinasyonu sağlayan, misafirlerle oldukça yakından ilgilenen, muhteşem bir ev sahipliği yapan Rize Vali Yardımcısı Sayın Abdullah Kurt’tu. Bir valinin elini güçlü kılan muhakkak ki ekibidir. Bir münevver şahsiyet, Bilgi Şöleninin Onursal Başkanı Rize Valimiz Sayın İhsan Selim Baydaş başta olmak üzere emeği geçen kişi ve kurumlara her şey için çok teşekkür ediyoruz.
Çay ve turizm şehri Rize’mizin kıymetli yöneticilerinin, her biri sahasında yetkin panelistlerin ve heyecanlı ve çalışkan tertip heyetinin samimiyeti Tevfik İleri Bilgi Şöleni’ni çok verimli hale getirdi. Rize’den memnun ayrılıyoruz. Umuyorum ki Rize de yapılan Bilgi Şöleni’nden memnun kalmıştır.

Esselâmu aleyküm
Rize’de Tevfik İleri yi anmak, Anma için Rize’nin ilim irfan celebisi, yıllardır mgv salonumuz ile şahsıma ve Rize gençliğinin ilk göz ağrısı denirisinin Prof Dr Mustafa Ağirman hocamın Rize’de olması çok ayrı bir güzellik, Erzurum’dan Rize ye Rize’den Erzurum’a adeta o iki kentin celebisi kahramanı niteliginde Rize mizi sereflendiren hocalarının ellerinden öperim istini taşıdığı Tevfik İleri Rize EML mezunu olan bir öğrenci olarak Ruhuna RAHMET diliyorum. Bu organizasyonu düzenleyen heyete başta sn Valime , Rahmi başkanıma, rektör hocama ve STK larimiza ve hikâyeyi muhtesemliğe dönüştüren Murat Ertaş hocama teşekkür eder. Tüm katılımcılara saygılar sunarım
Murat Bey tebrik ediyorum. Yazı başlı başına bir edebî metin. Yazı içeriğinden aldığım notlar bir kitaptan aldığım notlardan çok. Var olunuz.
Değerli Başkanım yüreğinize saglik,kaleminize bereket…bu ne kadar güzel bir anlatimmmm..Rabbim yapanlardan ve bizlere aktarandan razı olsun