Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Pasaklı’nın patisi ve bahçemizdeki demokrasi

Ayşegül Kösa Sert yazdı: Pasaklı yerken ben konuşuyordum. O da dinliyordu. Belki anlamıyordu. Ama zaten insanlık tarihinde insanların birbirini anlamadan konuştuğu o kadar çok örnek vardır ki bizim Pasaklı ile sohbetimizin esamesi okunmaz onlar yanında.

Ayşegül Kösa Sert yazdı: Pasaklı yerken ben konuşuyordum. O da

Kurumumuzun bahçesi, küçük çaplı bir Birleşmiş Milletler toplantısını andırır. Papağandan kaplumbağaya, serçeden kediye kadar her milletten, mezhepten, renkten, karakterden hayvan yaşar burada. Ben de hayvanseverim. Ama uzaktan.

Öyle “Hayvan benim çocuğumdur.” seviyesinde değilim. Benim hayvan sevgim biraz diplomatik. Severim ama mesafemi korurum. Kedi gelir, “Ay ne tatlı!” derim.

Biraz daha yaklaşırsa, “O yumuşacık tüy yumağı olan esnek derisinden kamaşırım. Ha ! Aman tırmalamasın.” diye de tırsarım açık konuşayım. Daha da yaklaşırsa, zaten aramızda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi mesafesi kalır. Ta ki bu hallerimiz Pasaklı ile tanışana kadardı Pasaklı diyorum ama bu isim hâlâ içime sinmiyor. Şimdi bu kedimizi tanıyanlar “Yalan mı pasaklı olduğu?” diyecektir. Duyuyorum.

Yoo.!  Doğru.Hem de dibine kadar doğru.

Siyah kürkü kirden, çamurdan yer yer keçe tutmuş; diğer kedilerle giriştiği muharebelerden sonra tüylerinin bazı bölümleri savaş ganimeti olarak karşı tarafta kalmış. Bir gözü hafif kısık, bakışları “Ben bu hayatı gördüm, siz daha yeni başlıyorsunuz.” der gibi bakar.

Sesi deseniz… Kediden çok, gecenin bir yarısı belediye hoparlörüne yanlışlıkla bağlanmış eski bir anons cihazındaki cızırtı kadar ürpertici. Ama gelin görün ki… İçimde bu kirloşun çok derin bir sevgisi var. Çünkü Pasaklı, dış görünüşünün aksine çok derin bir karakter. ŞAhsiyet sahibi ,  prensipli… Öyle her önüne gelene sokulmaz. Sırnaşmaz. İltifat beklemez.

Kurum kapısında kart basıp içeride statü değiştiren memurlar gibi, kimin makamı var kimin yok diye bakmaz.

Bir gün bahçede oturuyordum. Pasaklı geldi. Hiçbir şey söylemeden yanıma yaklaştı.Ve… Totosunu bankın kenarına dayayıp yanıma tünedi. Önce şaşırdım. Sonra hoşuma gitti.Elimde kahve fincanı vardı.Kıpırdamadım. Hafif kıpırtıdan rahatsız olup gitmesin diye fincanı masadaki tabağa bile koymadım. Çünkü insanın hayatında bazı anlar vardır; dünyanın bütün gürültüsünü susturup o anı bozmamak istersiniz. Ben de öyle yaptım. “Şimdi hareket edersem kaçar.” cümlesi içimde çınlarken Pasaklı kaçmadı. Bir süre öylece oturdu. Sonra kalktı gitti. Ertesi gün yine geldi. Sonra yine… Sonra yine…Sonraki günlerde aynı hal tekrar etti. Ben otururken yanıma yanaşıp bazan totosonu bazan yanını bana yaslayıp bir süre oturuyor ben de o  kalkana kadar keyfini bozmadan onu bekliyordum. Sonraki günlerde sakin bir ses tonu ile onunla ara ara konuşurken de buldum kendimi. Öyle havadan sudan şeylerdi. Konu yoktu ama hoşuma gidiyordu bu muhabbet. Derken fark ettim ki ben artık her sabah kuruma girerken gözüm önce Pasaklı’yı arıyor.

İşte insanın hayatındaki küçük anlar, sessiz farkındalıklar ‘an’ları  ‘anı’ yapıp yaşamı derinleştiriyor.  Bir de baktım ki kendime her geçen gün aramızdaki bağ sessizce daha kuvvetleniyordu.

Şu nâçiz kulunuz ve fakîr kerîmeniz Ayşegül,ne hâller içre ve ne garâbetler peşinde nelerle iştigâl eder durur yâhu! Bir gün  kedinin nerede olduğunu merak ediyorsunuz. Ertesi gün onun için tavuklu yaş mama alıyorsunuz. Bir sonraki gün onu yerken seyredip konuşuyorsunuz. Sonra bir bakıyorsunuz, kedi sizin gündelik hayatınızın küçük ama vazgeçilmez bir arkadaşı olmuş.

Pasaklı yerken ben konuşuyordum. O da dinliyordu. Belki anlamıyordu. Ama zaten insanlık tarihinde insanların birbirini anlamadan konuştuğu o kadar çok örnek vardır ki bizim Pasaklı ile sohbetimizin esamesi okunmaz onlar yanında.

Efendimmmm, kurumun tek kedisi bu hırpani değil elbette. Kurumumuzda Eda adında başka bir kedi daha vardı. Eda evlat edinilmiş, bakılmış, kollanmış, kurumun mama ve su düzeninden faydalanan bahtlı bir kediydi. Saf. Zararsız. Sessiz. Adeta herkes tarafından el üstünde tutuluyordu.  Eda’nın karnı doyuyor, temiz kaplardan mama su ihtiyacını çalışanların bir kısmı tarafından da sevgi takviyeleri karşılanıyordu . Diğer kediler ise ekmek kavgasındaydı.

Bir de Eda’yı sahiplenen bir hanımefendi vardı. Kendisi memuriyetinin sonlarına yaklaşmış, kalbi de, nedense, mesleki kıdemiyle birlikte biraz taşlaşmıştı. Eda sanki  onun kedisiydi. Diğer kediler ise diğer kedilerdi. İşte insanlık tarihinin bu en kadim ayrımı  kedi toplumunda bile aynıydı. Bizimkiler ve ötekiler. Bizim kedi. Bizim mahalle. Bizim millet. Bizim takım. Bizim şirket. Bizim masa. Bizim makam. Ötekiler? Onlar zaten hep kalabalıktır.

Kedi Eda’ya dönelim o bunca bakım arasında  besili ve semizleşmişti.  Vücudunu zor kaldırıp totişkosunu  iki yana devire devire koridorlarda gezerken Pasaklı ve diğerleri  hiçbir zaman Eda gibi içeride rahat rahat dolaşamadı. Halbuki kavgalarda tüy yumağı derisi yolunmuş diğer kediler de  sadece karın tokluğu derdindeydi. Mesela Pasaklı kuruma girdiğinde iki mama yer, kuyruğunu sıkıştırır ve çıkar giderdi. Bir çeşit sokak kedisi proletaryası…

Ne zaman Eda ile diğer kedilerin mama mücadelesini görsem Orhan Veli’nin o meşhur şiiri gelirdi aklıma:

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalayli kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyası görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani,
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Neyse konuyu çok dağıtmamayım kedilerin dünyası küçüktü. Ama insanlık tarihinden hiç de farklı değildi.

Sonraki günlerde  birkaç kere gece sıcak korunaklı oluyor diye  diye radyo stüdyolarımıza giren bu yaramaz kedi Eda koltukları ve yeri üst üste boyayınca  şikâyetler ayyuka  yükseldi.

Önce bahçeden koridorlara.

Koridorlardan odalara.

Odalardan yönetime.

Ve nihayet mesele Genel Müdürlük makamına kadar ulaştı.Ve bir gün…

Kedi Genelgesi yayımlandı. Evet. Yanlış okumadınız. Kedi Genelgesi. Kurumun giriş çıkışındaki tüm kapılarına asıldı.Eğer bu evrak-ı şerifeyi lâyıkıyla ifade ve beyan etmekte acze düşersem, maruz kaldığımız hâl-i pür-melâlin vehamet ve nezaketini hakkıyla tasvir edememiş, hakikati eksik bırakmış olurum. Konu kısaca şöyle buyurunuz efendim;

“Bilindiği üzere; kurumumuz bahçesinde barınmakta olan sahipsiz kedilerimiz bulunmaktadır. Elbette bu hayvanların korunmasında, beslenmesinde ve gözetiminde kurum olarak hepimizin sorumluluğu bulunmakta olup yürürlükteki mevzuat hükümleri, yerel yönetimlerin yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler, insan ve çevre sağlığına yönelik tedbirler doğrultusunda, kurum bahçesinin farklı noktalarında kulübeler, beslenme ve bakım ihtiyaçlarının giderilmesine uygun alanlar oluşturulmuştur.

Bu kapsamda, alerji, astım ve benzeri rahatsızlıkları olan personel ve çalışanlarımızın da herhangi bir olumsuzluk yaşamaması için, hayvanlarımızın kurum bahçesinde oluşturulmuş bu alanlarda beslenmesi ve bakımlarının yapılması hususunda gerekli hassasiyetin, özenin gösterilmesi hususunu dikkatlerinize rica ederim.” Tarih sayı dağıtım listesi vs bakmadım gerisine.

Sanırım insanlık tarihinde ilk kez bir kedinin mama kabı, bürokrasinin konusu olmuştu. Kedinin yaş mama yiyip yememesi, kurumsal düzen meselesine dönüşmüştü. Baktım, Pasaklı bahçede yine oturuyor.

Dedim:

“Pasaklı! kardeşim siz ne yaptınız da kedi kardeşlerin hakkında  söylentiler ayyuka çıkmış genelge yayınlanmış yahu ?”

Pasaklı yüzüme baktı. Tek gözünü kıstı. Sonra diğer patisini yaladı.

Sanki: “Ben hiçbir şey yapmadım. Bana talihimin bir oyunudur bu.” der gibi damardan giriyordu. Birkaç arkadaş ile kendi aramızda derin felsefi sohbete döndü bu konu.

“Bütün kedilere eşitlik!”

“Yaş mama yeme hakkı engellenemez!”

“Kediyiz, yaş mamayı severiz; veren olursa yeriz!”

“Birleşin sokak kedileri!”

“Patilerimize dokunmayın!”

Kedilerin hiçbir şeyden haberi yoktu üstelik hiç birşeye de itirazları olamazdı. Bir iki miyavlar dururdu en fazla. Hatta tavuklu yaş mamayı görünce  miyavlamayı da  bırakıp mama kabına dört nala giderdi tabiri caizse. Kantinci Mustafa Efendi de ara sıra gelip Pasaklı’ya takılıyordu. “Bu kirloşa iyi bakın.  Hep  patisini kaldırıyor.” deyince kahkahalar kopuyordu.

Pasaklı gerçekten nedendir bilinmez ara sıra patisini  havaya kaldırıyordu. Mustafa Efendi’nin teorisine göre bu açık bir ideolojik tercihti. Ve kantindeki kalabalık bu takılmalara esprilere ağız dolusu kahkahalarla gülüyordu.Burada lafı uzatmak olacak ama söylemeden geçmeyeceğim. Pasaklı’nın bir başka özelliği daha vardı. O, kimseden yardım istemeyi pek bilmezdi. Sokak kedilerinin bir kısmı insanlara yanaşır. Miyavlar. Bacağınıza sürtünür. Gözünüzün içine bakar. Pasaklı öyle değildi. Biraz gururluydu. Belki de hayat ona gururdan başka pek bir şey vermemişti. Yaklaşırdı ama kendini ezdirmezdi. Sevilmek isterdi ama dilenmezdi. Acıkırdı ama onurundan taviz vermezdi. Ve ben bazen insanlardan çok kedilerde gördüğüm bu asil tavra şaşırıyordum.

Evet Pasaklı adı gibi hayatın kötülüğünden kirliydi. Yoluktu. Çamurluydu. Ama kimsenin kedisi değildi. Belki de onu bu yüzden seviyordum. Kedi Genelgesi hâlâ aklıma geldikçe gülüyorum. Çünkü insanlığın bütün büyük meselelerini küçücük bir bahçeye sığdırmıştık.

Düşündüm de…İnsanlık binlerce yıldır eşitlik üzerine konuşuyor. Platon’dan Marx’a, Rousseau’dan Locke’a, sosyalizmden liberalizme, komünizmden sosyal demokrasiye kadar herkes insanın nasıl daha adil yaşayacağını tartıştı. Kimi mülkiyet dedi.Kimi özgürlük. Kimi eşitlik. Kimi sınıf.Kimi birey. Kimi devlet. Kimi toplum. Kimi piyasa. Kimi adalet…

Boş verin onu bunu  siz mamadan haber verin. Asıl mesele mama kabı kimin?

Herkes eşit. Ama bazı kediler biraz daha eşit.

Bazıları içeride, bazıları dışarıda. Bazıları sahipli, bazıları sahipsiz.

Bazıları temiz, pazıları pasaklı. Bazıları seviliyor bazıları kovuluyor.

Bazılarının su kabı hep dolu.Bazıları ise susuzluğu kader diye öğreniyor.

Kim bekliyor? Kim kovuluyor? Kim “bizim kedi”? Kim “sokak kedisi”? Kim dokunulmaz?

Kim her an kapının önüne konulabilir?

Pasaklı bugün hâlâ bahçede bir yerlerdeyse, muhtemelen yine o kısık gözleriyle etrafı seyrediyordur. Belki de bizim bütün konuşmalarımızı dinleyip, içinden: “Bunlar da çok konuşuyor, mama var mı mama mıırrrr ?.” diyordur. Haklı. Biz insanlar gerçekten bazan sadece konuşuyoruz.

Pasaklı  felsefe bilmez. Marx okumadı. Rousseau’yu tanımaz. Platon’dan haberi yok.Demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. Ama bir şeyi biliyor: Açsan mama istersin. Susadıysan su. Sevildiysen yanaşırsın. Kovulursan gidersin. Haksızlığa uğrarsan da bir gün  patini kaldırırsın. İşte bizim Pasaklı böyle bir kedi. Kirli. Yoluk. Çamurlu. Biraz şapşal. Biraz yırtıcı. Ama tertemiz bir karakteri var. Ve belki de bütün mesele burada.

İnsanı da kediyi de kürküyle, kıyafetiyle, makamıyla, unvanıyla, ait olduğu grupla değil; başkasının hakkı karşısında nasıl davrandığıyla tanımak gerekiyor.

Ve bahçede bir kedi kalıyor. Kirli kürküyle. Kısık gözüyle. Yoluk tüyleriyle. Ve havaya kaldırdığı patisiyle… Sonra kahvemi alıyorum. Pasaklı yanıma gelip totosunu bankın kenarına dayıyor. Ben yine kıpırdamıyorum.  Mavi berrak gökyüzünde pırıl pırıl bir eylül güneşi..