Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Necmettin Evci ile Ankara edebiyatı ve edebiyatta Ankara üzerine

Necmettin Evci: Sanat duyarlığı yüksek bir çevrede büyüdüm. Dayım edebiyat öğretmeniydi. Daha ortaokul yıllarımızda her akşam bize kitaplar okur, beğendiği yerleri çizer, gerektiğinde açıklamalar yapardı. Bazen kitabı veya yazarı eleştirdiği de olurdu.

Necmettin Evci: Sanat duyarlığı yüksek bir çevrede büyüdüm. Dayım edebiyat

Konuşan: TALİP IŞIK

Kalemi ve güzel yüreği ile Ankara sanat, edebiyat ve düşünce hayatı üzerine değerli katkıları olan kıymetli dost, yazar Necmettin Evci ile Ankara edebiyatı ve edebiyatta Ankara ‎‎Üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sayın Evci, Edebiyatla tanışıklığınız nerede ve ne zaman başladı, bu süreçte Ankara nerede duruyor?

-Kendimi idrak etmeyle başladığımdan bu yana, anamın ak sütü gibi helal, temiz olan Türkçeyle anlama, anlatma zevkine vardığımdan beri edebiyata yakınım.

Sanat ve düşünceyi seven her insan gibi benim ilgilerim de şiir, roman, din, tarih kitapları okuyarak gelişti, zenginleşti. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın Malatya’sında bereketli bir sanat ve düşünce çevresi vardı. Başta Sait Çekmegil, olmak üzere edebiyatımıza değer katmış Ebubekir Eroğlu, Cafer Turaç, Metin Mengüşoğlu, Murat Kapkıner, Cumali Ünaldı Hasannebioğlu, Ahmet Kekeç, Hüseyin Karatay şu an aklıma gelen isimler. Bu çevrenin okuma, düşünme usulleri, yazma tarzları, arkadaşlık ilişkileri beni etkilemiştir. Bu çevre içinde edindiğim nitelikli fark etme, duyuş ve düşünüş becerisi kendimce bir ifade yeteneği kazanınca anamın dili anadilime dönüştü.

Daha önce sıklıkla yolum düşen Ankara’ya asıl Hacettepe’de öğrenciliğim sırasında geldim. Asıl yerleşmem 2003 yılında oldu. Ankara’da her kademeden birçok arkadaşım vardı zaten. Onlarla birebir veya gıyaben tanışıyorduk. Birbirimizi yazılarımızdan kitaplarımızdan biliyorduk. D. Mehmet Doğan, Mustafa Şahin, Mehmet Aycı, Sıtkı Caney, Atilla Maraş gibi dostlar.

Özellikle deneme, sanat felsefesi ve medeniyet terakkisi üzerinde çalışmalarınızın yoğunlaştığını görüyoruz, bunun özel bir nedeni var mı?

-Sanat duyarlığı yüksek bir çevrede büyüdüm. Dayım edebiyat öğretmeniydi. Daha ortaokul yıllarımızda her akşam bize kitaplar okur, beğendiği yerleri çizer, gerektiğinde açıklamalar yapardı. Bazen kitabı veya yazarı eleştirdiği de olurdu. Böylece ben gerçek manada bir kitabın nasıl okunacağını da uygulamalı öğrenmiş oluyordum. Annemin Osmanlıcası çok iyiydi. Başta Yunus’un divanı olmak üzere birçok manzum eseri orijinal nüshalarından okumuş, çoğunu ezberlemiş bir kadındı. Güngörmüş, bilgili biriydi. Entelektüel ilgimin yatağını bulmaya başladığı yıllarda ne yazık ki Türkiye anarşi ve terörün kucağına itilmiş, kan deryasında çırpınıyordu. O bunalım yıllarında ben kendimi Konya’nın sakinliğine attım. Selçuk Üniversitesinde en iyi bildiğim ve en rahat okuyacağımı düşündüğüm Sanat Tarihi ve Arkeoloji bölümünü okudum. Ardından sanat felsefesi alanında yüksek lisans yaptım. (Bu arada Hacettepe’de sosyoloji okuyordum) Aile ve geçim meselesi yüzünden doktora yapamadan bu çalışmalarıma ara vermek zorunda kaldım. Ama alana ilişkin araştırmalarım her zaman derinleştirerek sürdü. Bütün boyutlarıyla tartıştığım estetik konuları, akademisyen hocalarımızın ve entelektüellerimizin ilgisini çekti. Bunlardan biri de Türkiye Yazarlar Birliği kurucu ve şeref başkanı rahmetli D. Mehmet Doğan’dır. Zaman zaman sanat, edebiyat, estetik üzerine geniş sohbetlerimiz olurdu.

Bütün bu birikim üzerine şehir ve edebiyat kavramlarını nasıl ilişkilendirirsiniz, edebiyatsız şehir yaşar mı?

-Bu muazzam geniş bir konu. Nedense şehir-insan ilişkisi söz konusu olduğunda hemen Hacı Bayram veli’nin şu dizeleri şuuraltımdan çıkıp dilime akar:

‎”Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm

Ben dahî bile yapıldım taş u toprak âresinde”

Büyük mutasavvıf burada insanın seyr-i sülük’ünü şehir metaforuyla anlatmış da olabilir. Ne ki, şehir evvela insanların ortak ve birlikte yaşadıkları kültür merkezleridir. Kültür dediğiniz zaman içine dil, din, sanat, edebiyat, ticaret, sosyoloji her şey girer. Kültür bir hayatın rengidir, havası, usulüdür. Şehir dışı yerlerde sözgelimi köylerde kültür olmaz. Oralarda düşünce, tasavvur, estetik beğeni gelişmez. Oralarda ne olur? İnat olur, haset, öfke, intikam duygusu, aldatma, kurnazlık olur. Kemal Tahir’den Orhan Kemal’e, Yaşar Kemal’den Talip Apaydın’a, Mahmut Makal’a kadar bütün köy romanlarımıza bakın, ana tema olarak bunları görürsünüz. O yerler ancak bir kültürün, merkezin himayesinde var olabilirler. Şehir, insanı var eden kültür iklimi, imkânıdır. Evet, kuşkusuz şehrin fiziki unsurları taş, tuğla, mermer, çinko, plastik, cam gibi yapı malzemeleriyle oluşur. Ancak şehir bir medeniyet anlayışının ördüğü, örgütlediği bağlantılı, bütünlüklü, katmanlı mekânlardır. Şehirleri insanlar kurar, bizler kurarız. Orada gelişen mimari tarz, üslup, orada gelişen müzik, yaşama biçimi bir estetik tarz, tutum yansıtır. Üstat mimar Turgut Cansever’in dediği gibi şehir de döner insanının ruhunu, aklını, zevklerini, edasını, bilincini şekillendirir. Şehir ufuktur, insanın ufkunu açar. İşte şehir insanı bütün bu kazanım ve birikimleri edebiyatla yansıtır. Sadece edebiyatla değil elbette, en genel anlamda sanatla, siyasetle, felsefeyle, özetle kültürle… Edebiyat şehir insanının kendini en iyi ifade etme aracı, imkânıdır. Dedim ya esaslı bir mevzu. Ben iyisi mi, şimdilik meraklı okurlarımıza Ekrem Özdemir’in ‘Şehir ve Modern’ adlı kitabını okumalarını tavsiye edeyim.

Bu bağlamda Ankara edebiyat, kültür, düşünce ekseninde nerede duruyor?

-Ankara sanılanın tersine şehir kültürü ile birlikte edebiyat geçmişi de eski ve zengin bir şehrimizdir. Klasik Arap edebiyatının önemli temsilcisi Muallaka şairlerinden İmr’ul Kays burada metfundur. Sonra Hacı Bayram ve aralarında çokça şair bulunan müritleri şiirleri ile Ankara’nın manevi iklimini değiştirmişlerdir. Şereflikoçhisar’dan Ayaş’a, Beypazarı’na kadar birçok divan sahibi şairler vardır. Cumhuriyet maalesef sadece edebiyatta değil sanatın diğer alanlarında da bu birikimin kadrini bilemedi. Müzikte görüldüğü gibi getirilen anlamsız yasaklar, zorlamalar, sınırlamalar münevver sanatçıların alanını daralttı. Harf ve dil devrimiyle birlikte yazı faaliyetleri oldukça azaldı. O sıralar sözüm ona inkılâpların selameti adına başta Falih Rıfkı marifetiyle yazı faaliyetleri sıkı takibe alındı. Bu işlerle görevli ‘Mutat Çevre’ diye anılan bir grup, yeni rejimin propagandası ile görevlendirildi. Edebiyat rejime övgüler dizmenin aracı olması halinde kabul görüyordu. Değilse görüşüne bakılmaksızın hapisle veya öldürülerek cezalandırılmak işten bile değildi. İstiklâl Mahkemelerini bir çırpıda geçelim. Sabahattin Ali, Kemal Tahir, Nazım Hikmet hatta Halide Edip, tam manasıyla hizaya sokulamadıkları için cezalandırılmışlardır; izlenmiş, tutuklanmış veya öldürülmüşlerdir. Kadro dergisi bu emel ve niyetin sonunda propaganda maksatlı olarak yayına başladı. Kadro, Ülkü, Varlık mecmuaları üzerinden günümüze gelen yayın çizgisi ideolojik nitelik ve tutumu açısından çok ilginçtir. Edebiyat araştırmacılarının dikkatine arz ederim. O dönemde Yakup Kadri’nin Ankara’sı, Yaban’ı, sonra Reşat Nuri’nin Yeşil Gece, Halide Edip’in Vurun Kahpeye gibi romanlarında bariz gözleneceği gibi, edebiyat insanımıza yeni bir yaşam anlayış telkin etmek için kullanılmak istendi. Ben meseleye tarihî perspektiften baktım. Onun günümüze elbet yansımaları olmuştur, olmaktadır. Ancak hakkını teslim etmeli ki, kültürün, sanatın başkenti İstanbul’dur. Ancak özellikle Ak Parti iktidarlarıyla birlikte Ankara’da muhafazakâr yoğunlaşmanın artması, buradaki edebiyat hareketlerinin muhtevasını da değiştirmeye başladı. Bunu görmek lâzım. Kimi mekânlarda buluşmalar oluyor, ne ki bu mekân ve çevreler bir edebiyat mahfili ortaya çıkaracak mı göreceğiz. Ankara, semtlerde, sokaklarda da baskın olan o laik kasvet ve kabalığından kurtuluyor.

Ankara kadim tarihi itibariyle sanat ve edebiyatta ürettiği değerler isim ve eserler bakımından günümüze nasıl bir miras bırakmıştır?

-Az önce ifade ettiğim gibi hem uzak hem yakın tarihimizde Ankara’da doğmuş, yaşamış, yolu bir şekilde Ankara’dan geçmiş, Ankara’yı yazmış yüzlerce isim var. Müştak Baba’dan Kutsi Tecer’e, Sabahattin Ali’ye, Ahmet Hamdi’ye, Mehmet Âkif’e kadar yüzlerce edip, sanatçı, yazar. Biz Ankara Edebiyat Festivallerimizin birinde kısmen bunu konu ettik. Kısmen diyorum çünkü bu konuyla ilgili müstakil bir sempozyum yapsanız günlerce sürer. Konuya ilgili kişi ve kurumların daha yakından eğileceklerini umuyorum.

Özellikle divan edebiyatı ve halk edebiyatı bakımından nasıl bir mukayese yapabiliriz.

Bu fevkalade köklü konu, mutlaka dil ve edebiyatımızla, hususen divan ve halk edebiyatıyla ilgilenen akademisyenlerimizin gündemindedir, gündeminde olmalıdır.

Ankara’da sanat tarihi, medeniyet araştırmaları üzerine çalışmalar yaptığınızı, üniversitede dersler verdiğinizi biliyoruz. Gençlerin edebiyat, sanat, felsefe, medeniyet konularına yaklaşımları nasıl?

-Gençler söz konusu olduğunda kimi yaşlılar garip bir tepki gösteriyor. Burada ben gençler adına mı yaşlılar adına mı kim adına konuşayım? Şimdilik orta kuşak deyip işin içinden sıyrılmak en iyisi. Gençlerden şikâyet ediliyor. Daha çok da bir iki marjinal örnekten yola çıkarak haksız bir genelleme yapılarak gençlerden şikâyet ediliyor kanaatindeyim. Ben bu tavrı çoğu kez basit, yüzeysel bir örtme veya yansıtma çabası olarak görüyorum. Kimi boş benlik sahibi insanlar, kendinde vehmettikleri harcıâlem değeri, gençleri suçlayarak öne çıkarmak istiyorlar. Hem de ömrünü bir davaya adamış ve fakat vefasızlığa uğramış bir kahraman edasıyla. Böyle bir psikoloji de var kuşkusuz. Kendi payıma ben gerçek dava adamlarında bu tarz çiğliklere rastlamadım. Bunlar uzun sürmüş ergenlik olarak değerlendirilebilir. Kimse ayıp kaçacak bir saygınlık arayışında olmamalı. Birilerini kötü göstererek iyi olduğunuzu kanıtlamaya çalışmak, bilgisiz, birikimsiz, değersiz insanların işidir. Sanki kendileri iyi yapmış da kötü yapan gençlermiş gibi. Öyle değil, bu mızmızcılar adam akıllı inceleme ile üç kitap okumuş değillerdir. Uzatmayayım, her dönemde önceki kuşaklar sonraki kuşak ve nesilden memnun olmamıştır.

Sümer kayıtlarında bile buna benzer şikâyetler okudum. Tablette “Bu gidişle başımıza taş yağacak. Küçüğün büyüğe saygısı kalmadı. Ne ahlak kaldı ne erdem..” gibi ifadeler vardı. Her kuşak kendi dünyasını, hayatını yaşıyor. Evet, gerçekten genel ahlak kuralları başta olmak üzere çizgi dışına çıkan gençler vardır, doğrudur. Ancak giyimi, kuşamı, konuşması, arayışları, okumaları, çalışkanlığı ile gözümüzün nuru, geleceğimizin teminatı pırıl pırıl gençlerimiz de vardır. Onlar yarınlara dönük aydınlık ufukların canlı ışıkları. Bu gençlerle aramda çok sıcak, akışkan bir ilişki var. Hem onlar beni can-ı gönülden dinliyorlar hem ben onlardan öğreniyorum. Aralarında anlamaya çalışan, yorumlayan, okuyan, yazan, eser veren, ümit veren çok değerli heyecanlar var. Çok istekliler, çok yetenekliler. En önemlisi zeki ve anlayışlılar. Onlardan yana ümitliyim. Her şartta onlarla birlikte olmak, edebiyata, kültüre, sanata ve medeniyete ilişkin birikimleri onlara acelesiz, sindire sindire aktardım, aktarmaktan zevk aldım, aktarmaya devam etmek istiyorum.

Ankara’nın manevi mimarlarından Hacı Bayramı veli hazretlerinin Çalabım şiirini, İstiklal şairimiz M Akif Ersoy’un bağımsızlığımızın sembolü İstiklal Marşımızı kaleme alması şehirde iz bırakan eserlerin ortaya çıkmasına vesile olmuş, bu durum aynı zamanda Hacı Bayaramı Veli ve Taceddin Dergahının modern anlamda bir eğitim merkezleri olduğunu bizlere gösteriyor. Bu konuda bizlere neler söylemek istersiniz.

-Bu konuda yine rahmetli D. Mehmet Doğan’ın ‘Ömrüm Ankara’ adlı eserini, sonra Âkif’in İstiklâl Marşı’nı yazılışını da konu ettiği ‘Bin Yılın Destanı’ adlı kitabı ve Mehmet Âkif’i konu ettiği diğer kitaplarını tavsiye ederim. Burada çok önemli bir ismi, bir dönem TYB genel başkanlığını da yapmış Dr. Nazif Öztürk’ü de anmadan geçmeyelim. Onun ‘Taceddin Dergâhı’ ve ‘Taceddin-i Veli Divanı’. Görüldüğü gibi bir anlamda sorunuza cevap veren içerikte değerlendirdiğim bu kitaplar, bu kısıtlı imkânlar içinde sathi cevap vermemi bile imkânsız kılıyor. Bu sitede zaman zaman bu kitaplardan paylaşımlar yapsanız ne iyi olur.

Sizin de birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görevleriniz oldu. Kimi zaman gençlere ağabeylik yaptınız, kimi zaman edebiyat mahfillerinde bilgi ve tecrübelerinizi paylaştınız.

‎Ankara’da edebiyat, sanat ve düşünce merkezli çalışma yapan sivil toplum kuruluşları ve dergi çalışmaları hakkında değerlendirmeleriniz nasıl?

-Ben de şu sıralar iş olarak bir sivil toplum örgütünde çalışıyorum. Sivil toplum anlayışımızın ne ölçüde yerine oturduğu, ne ölçüde olgunlaştığı hususunda ciddi tereddütlerim var. Esasen bizim toplum tamamen sivil, yani devlet zorlaması, sınırlaması olmaksızın yapılanmış bir toplumdur. Bakın, Müslümanların ‘Asr-ı Saadet’i idealleştirme sebeplerinden biri de devletin daha az, özgürlüklerin daha çok olmasıdır. Asr-ı Saadet’te insan ve toplum öndedir, önceliklidir. Vakıf kültürümüz tamamen insanı ve gönüllülüğü merkeze alır. Sivil toplum anlayışının esprisi budur. Batılılar NGO (encio) diyorlar. ‘Non Governmental Organization’ yani Hükümet Dışı Organizasyon. Bu anlamda hem hukukî statüsü, hem sosyal görev ve iç işleyişi itibariyle sivil toplumlarımızın ne kadar sivil olduklarını hep çekimser karşılamışımdır.

Evvela çoğu sivil toplum örgütlerimizin başkan veya yönetimi bir kere sivil, özgür, uygar düşünüp karar alamıyor. Bir yerlerden gelen talimatla iş yapmaları bir yana kendileri de zihnen ve ruhen diktatör eğilimli insanlar olabiliyor. Ben yaptım oldu, benim istediğim olacak, bana karşı gelemezsiniz, ben kapatırım, ben açarım, ben izin vermiyorum, faaliyetinizi durdurdum diyen, yanındaki insanları da kendi keyfi isteklerine mecbur eden, boyun eğmeyenlere karşı kaba bir köylülükle öfke köpürten, husumet duyan insan sivil olabilir mi? Ben Dil ve Edebiyat Derneğinin Ankara Şubesini kuran ekip içindeydim. Yaklaşık on yıl fevkalade güzel çalışmalar yaptık. Orası bir özgür üniversite gibi işledi.

Kerkük Derneği, Parlamento Danışmanları Derneği gibi bir iki kuruluşu saymazsak en yoğun çalışmalarımızdan birini Türkiye Yazarlar birliği Ankara Şubesi’nde sürdürdük. Ben o çalışmaya yine rahmetli D. Mehmet Doğan’ın isteğini emir telakki ederek başlamıştım. Zaten şube bize rahmetlinin bir yadigârıydı. Çok ve yoğun programlarımız oldu. Evvela her Cumartesi bir seminer programımız vardı. Ardından yazar-okur buluşmalarında günün kitabı tartışılırdı. Sonra şiir dinletileri, şair buluşmaları yapardık. Yazar eğitimi çalışmaları çok ses getirdi ve bereketli oldu. En önemlisi Cumhuriyetten bu yana ilk kez Ankara edebiyat Festivalleri düzenledik. Şimdi maalesef bu çalışmaların hiç birini orada yapamıyoruz. Gelişmelerden haberi olmayıp da adrese giden arkadaşlar kilit vurulmuş kapıyla karşılaşınca bize soruyorlar. Biz de nefsimize zehir içmek gibi ağır gelen o cevabı vermek mecburiyetinde kalıyoruz: ‘TYB Ankara Şubesi, TYB Genel Merkezi tarafından kapatıldı.’ Altlarında her birinin imzası olsa da, bu talihsiz kararın yönetim kurulu tarafından verildiğini sanmıyorum. Sivil toplum anlayışımızı açıklarken ifade ettiğimiz duruma benzer bir keyfiliğe arkadaşların istemeye istemeye zorlandıkları bellidir, bilinmektedir. Hangi akla hizmetle bütün bu faaliyetlerin önünü kapatan karar alınmıştır doğrusu bilmiyorum. Kapatma gerekçe ve sürecini arkadaşlarıma yakıştıramadığım için bilmek istemiyorum.

Bizi orada izleyen dostlara şunu söylemeliyim. Hangi hesap ve maksatla olursa olsun şubemiz kapatıldı ama biz kapanmadık. Bizim aklımız, zihnimiz, duygumuz, gönlümüz, kucağımız dostlara açıktır. Daha da önemlisi alnımız açıktır. Kalbimiz hepsini içine alacak kadar geniştir. Ufkumuz kapatılamayacak kadar açık!

Dergilere gelince ben 25 yıldır Ay Vakti’nde fasılasız ve sürekli yazıyorum. Bu arada Hece ve Edebiyat Ortamı’nı severek izliyorum. İşte bakın şu anda önümde Heceöykü’nün son sayısı var. Selma Maşlak’la ‘Öykü ve Edebiyat Üzerine’ yapılan söyleşiyi keyifle okudum. Sonra bu sayının tartışma konusu, ‘Öyküde Derinliğin Kaybı’na ilişkin yazıları okuyacağım. Ercan’ların çıkardığı Tezkire’nin entelektüel tartışmalara öncelik veren yanıyla bende ayrı bir yeri vardır. Bilmem başka hangi dergiler çıkıyor. Eğitim-Bir-sen’in ve TYB’nin kurumsal akademik dergilerini de ihmal etmemeliyiz.

Ankara edebiyatına can suyu olmuş, zaman içerisinde edebiyatta önemli bir damar haline gelen; edebiyatçı, şair, yazar, dergi, vakıf, dernek var mıdır, varsa geçmişten günümüze tevarüs eden bu miras ne kadar yaşatılıyor?

-Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı ve sonrasında Mavera, Aylık Dergi gibi birliktelikler edebiyatımıza hatırı sayılır katkılar yapmıştır. Ancak bu dergiler bir akım olabilmiş midir? Onu söylemek zor. Bizde akım olacak köklü, aykırı, diyalektik düşünce pek olmadı. Edebiyat akımları değil ama takımları olmuştur. Bu da arkadaşlarla birlikte var olmak bir anlamda onlara sığınarak, onlar arasında güvende olmak gibi bir eğitimin de sonucu olabilir. Durum böyle olunca özellikle akım niteliğini haiz bir damardan bahsetmek bana tutarlı gelmiyor. Bu tartışmayı sonraya bırakarak şimdi başka bir şey söylemek istiyorum: Asıl olan hayatı, varlığı anlama, anlamlandırma çabasını eksik etmeden yaşamaktır.

Bilim, felsefe, sanat ve din, hepsi kendi kat ve açılarından bize hakikati anlama imkânı verir. Bütün bu öğreti ve disiplinler birbiriyle bağlantılıdır. Doğru, derinlikli kavrayış bütünlüklü bakışla olur. O nedenle evvela sadece genç arkadaşların değil herkesin duyarlıklarını eksiltmeksizin bilme, düşünme, anlama merakını sürekli canlı, diri tutmaları gerekir. Mümkünse bunu herhangi bir grup, cemaat veya teşkilat taassubu içinde olmadan bir çevre içinde yapmalıdır. Birlikte düşünmek bir düşünmek değildir. Birlikte anlamak bizi fark etmenin başka boyutlarına götürür. İlim, sanat, düşünce böyle böyle yol kat eder, kendini değerlendirir, eleştirir, geliştirir, ilerler. Tarih boyunca Platon Akademisinden, Endülüs okuluna, Frankfurt ekolüne, avangart aydınlar topluluğuna kadar böyle olmuştur.

O nedenle bir çevre içinde tartışarak, konuşarak ve elbette okumayı elden bırakmayarak çalışmalarımızı sürdürmeliyiz. Belli bir aşama kaydetmiş kişilerin tecrübe ve tavsiyelerinden yararlanmak çok önemlidir. O kişiler yoğunlaşma alanlarına göre bizim sahih bir güzergâh, doğru bir yöntem, verimli bir okumayı başarmamızda yardımcı olacaklardır. Bu konu çok önemli. Çevremdeki birçok insanın abur cubur okumalarından esas kitap ve kaynaklara imkân bulamadıklarını müşahede ediyorum. Zar zor koyulduğumuz gayretten sonra asıl kaynaklarla buluşma sağlansa bile, çoğu durumlarda o abur cuburları, o moloz yığınlarını aşmak kolay olmuyor. Acele etmesinler. Bir ara ‘Yavaş Okuma Teknikleri Nasıl kazanılır?’ başlıklı bir seminer vermiştim. Çok ilgi görmüştü. Çünkü daha çok özellikle bireysel gelişim kurslarında ‘hızlı okuma teknikleri’ diye bir saçmalık insanlara cazip gösterilmek isteniyordu. Sanat ve düşünce adamının acelesi olmaz. Çünkü hakikatin acelesi olmaz. Arkadaşlara başka tavsiyelerimiz de olur elbette. Onlarla her buluşmamızda, her sohbetimizde zaten kendiliğinden tavsiyelerimizi yapmış oluyoruz.

Bir de yazan kardeşlerime, yazmadan önce araştırmalarını tavsiye ederim. En iyi okuma usullerinden biri yazmak için yaptığımız okumalardır. Sonuç olarak önemli olan düşünce ve duyarlığı elden bırakmaksızın, tevhidi tek ve en üstün hakikat bilerek, özgürce okumak, düşünmek, yazmaktır. Düşünmeye cesaret edin, yazmaktan korkmayın. Bu konuda hem yardım almaya hem yardım etmeye her zaman, her yerde hazırız.

Kıymetli Üstadım, edebiyat alanında değerli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız, tarihe kayıt düştüğünüz ve nezaket gösterip vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz.

Ben teşekkür ediyor, hayırlar, esenlikler diliyorum.

NECMETTİN EVCİ KİMDİR?

Necmettin Evci, 1961’de Malatya’da doğdu. Selçuk Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünü bitirdi. Sanat felsefesi alanında yüksek lisans çalışması sebebiyle Hacettepe Sosyoloji öğrenciliğini yarıda bıraktı. Sanat ve düşünce faaliyetlerine ilgisi daha lise yıllarında başladı. Ciddi sayılacak ilk yazıları, üniversitede bir grup arkadaşıyla çıkardıkları Güldeste Sanat Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. Öykü, deneme ve makaleleri; Kriter, Güldeste, Kelime, Varide, Harman, Kardelen, Metafor, Anadolu Gençlik, Son İstasyon, Ezcümle, Ay Vakti, Dil ve Edebiyat, Notlar dergilerinde yayınlandı. TBMM’de danışman olarak çalıştı. Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Ankara Şube Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. Ankara’da bir üniversitede sanat felsefesi dersleri verdi. “Yaşamak Öldürür Beni” adlı eseri, TYB’nin 2012 yılı deneme ödülünü aldı. Değer ve denklemi değişen dünyada Türkiye’nin yeni siyasi güzergahı ve yeniden konumlanması gereği üzerinde yoğunlaşan “Türkiye’yi Yeniden Keşfetmek” adlı kitabı yanında “Yarım Kalan” isimli bir de öykü kitabı bulunuyor. Ankara’da ikamet etmekte ve Eğitimciler Birliği Sendikası Genel Başkan danışmanlığı yapıyor. Evli, üç çocuk babasıdır.