<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hikaye &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<atom:link href="https://ankaraedebiyat.com.tr/kategori/hikaye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<description>Edebiyat ve kültür sanat haberleri...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 23 May 2026 06:56:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://ankaraedebiyat.com.tr/wp-content/uploads/2025/11/ankara-edebiyat-site-logo-001-150x150.jpg</url>
	<title>Hikaye &#8211; Ankara Edebiyat</title>
	<link>https://ankaraedebiyat.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsimsiz türkünün İcadiye Caddesi</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Nerimanoğlu]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 May 2026 06:56:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[İcadiye Caddesi]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzguncuk]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9830</guid>

					<description><![CDATA[İsmail Nerimanoğlu yazdı: İcadiye Caddesi’ne çıktıklarında artık ne bir adım geri vardı, ne de kaçacak bir korku. Yosunlar, sanki bu anı beklemek için yeşermişti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kuzguncuk’un İcadiye Caddesi’nde başlardı onların sessizliği.<br />
O cadde ki, güneşin bile içeri girerken tereddüt ettiği, her bir cumbalı evin binlerce hatırayı sinesinde sakladığı uzun bir koridordu. Taş kaldırımların arası yosun tutmuştu; sanki zaman burada durmamış da, sadece çok yavaşlamıştı. Bu yavaşlık, Kemâl için bir sığınak, Nihan içinse kaçınılmaz bir yüzleşme alanıydı.</p>
<p>Kemâl, İcadiye Caddesi’ne her girdiğinde adımlarını bilinçsizce yavaşlatırdı. Hızlı yürürse bir şeyleri kaçıracak, yavaşlarsa bazı şeyleri kurtarabileceğini sanırdı. Zaman, onun için Nihan’ın yanında geçen her saniyeyi dondurma çabasıydı.<br />
Nihan ise hep bir adım geriden gelirdi. Bu bir tesadüf değildi. İçinde, <em>“yaklaşırsam yakalanırım”</em> diyen eski bir korku vardı. Bu mesafe, onun sevgiden korunmak için çizdiği görünmez bir sınırdı.</p>
<p>Kemâl Nihan’ı seviyordu. Ama onun sevgisi bir fırtına değil, ikindi vakti cami avlusuna düşen o dingin ışık gibiydi. Vapur düdüğünün yankısı Boğaz’ın suyuna karışırken, Nihan’ın rüzgârda uçuşan bir saç telini seyretmek, onun için dünyanın en büyük hazinesiydi. Kızın varlığı, Kemâl’in içindeki bütün gürültüleri susturuyordu.</p>
<p>Nihan bunu hissediyordu.<br />
Hissediyor ama adını koyamıyordu.<br />
Çünkü adını koymak, bir şeyi var etmek kadar, onun sonunu da başlatmaktı.<br />
<em>“Eğer söylersem… eğer kabul edersem… sonra ya giderse?”</em><br />
<em>“Ya bu duygu, sadece adı olduğu için ağırlaşırsa?”</em></p>
<p>Nihan da seviyordu aslında.<br />
Ama onun sevgisi, kırılmasından korktuğu için hiç açmadığı bir çeyiz sandığıydı. Sevgiyi bir mesuliyet değil, bir kaybediş olarak görüyordu. Söylerse büyü bozulacak, kelimelere dökerse o his sıradanlaşacaktı. Bu yüzden sustu. Bakışlarını hep denizin en uzak noktasına dikti; sanki cevaplar geçen şileplerin gövdesine kazınmış gibiydi.</p>
<p>Kemâl her defasında bir kapı araladı.<br />
Kuzguncuk iskelesinde martılara simit atarken, kalbini onların çığlıklarının arasına sıkıştırdı.</p>
<p>— “Nihan,” dedi bir gün, “insan bazı şeyleri söylemezse eksik kalıyor.”<br />
— “Bazı şeyler de söylenince eksiliyor,” dedi kız.</p>
<p>Kemâl sustu, sonra gülümsedi.<br />
— “Martılar bile doymak için bağırıyor. Ben susarak nasıl doyurayım bu kalbi?”</p>
<p>Nihan gülümsedi.<br />
Bu bir onay değildi; bir kalkandı.</p>
<p>En çok da Çınaraltı Köftecisi’nde susarlardı. Duvarlardaki siyah-beyaz fotoğraflar, onlara bakıp sanki kendi yarım kalmış hikâyelerini fısıldardı. Izgaradan yükselen duman, aralarına görünmez bir tül çekiyordu.</p>
<p>— “Acı ister misin?”<br />
— “Sen nasıl yiyorsan.”</p>
<p>Bu cümle masumdu ama ağırdı.<br />
Çünkü Nihan hayatta da hep böyleydi: İzlerdi ama kendi tadını söylemezdi.</p>
<p>Kızın kıskançlığı, bu sessizliğin en gürültülü yanını oluştururdu. Kemâl’in çalıştığı atölyeye, o tozlu havaya, mesai arkadaşlarına duyduğu öfke; sahibi olmadığı bir bahçeyi koruma çabasıydı.</p>
<p>— “O toz ciğerlerini çürütür,” derdi.<br />
— “Peki sen hangi dünyadasın?” diye sorardı Kemâl.</p>
<p>Nihan cevap vermezdi.<br />
Onun dünyası, kapıları içeriden kilitli bir kaleydi.</p>
<p>O akşam deniz mora çalmıyordu; İstanbul’un bütün efkârı Boğaz’ın suyuna karışmıştı. Kemâl durdu. Kaçmadı.</p>
<p>— “İnsan, adını koymadığı bir kitabın sayfalarını çeviremez,” dedi.<br />
“Sen hem kitabın sahibi gibi davranıyorsun, hem de kapağını hiç açmıyorsun.”</p>
<p>Nihan’ın kalbi hızlandı.<br />
İçinden <em>“Seni seviyorum”</em> geçti ama kelimeler yine korkuya çarpıp dağıldı.</p>
<p>— “Arkadaşız,” dedi.</p>
<p>Bu kelime bir vedâ gibi düştü aralarına.</p>
<p>Kemâl ilk kez kabullendi.<br />
Ve o gece, Nihan’a değil; kendi sabrına veda eden bir mektup bıraktı.</p>
<p>Vapur iskeleden ayrılırken Kemâl güvertede durdu. Bazen gitmek, kalmaktan daha fazla cesaret isterdi. Simit parçasını denize attı. Su onu yuttu. Umut da onunla birlikte battı.</p>
<p>Aradan bir kadının hamilelik süresi kadar zaman geçti.</p>
<p>İcadiye Caddesi hâlâ yerindeydi.<br />
Ama zaman, Kemâl’in yüzüne çizgiler, Nihan’ın bakışlarına geç kalmış bir olgunluk eklemişti.</p>
<p>Kemâl, yine Çınaraltı Köftecisi’ne girdi.<br />
Ve Nihan oradaydı.</p>
<p>— “Acı ister misin?”<br />
— “Artık ne yediğimi de biliyorum, tadımı da.”</p>
<p>Masada bir kitap duruyordu.<br />
Adı konmuştu.</p>
<p>— “Haklıydın,” dedi Nihan. “İsimsiz bırakılan her şey sahipsiz kalıyor.”</p>
<p>Kemâl elini uzattı.<br />
Nihan tuttu.</p>
<p>İcadiye Caddesi’ne çıktıklarında artık ne bir adım geri vardı, ne de kaçacak bir korku. Yosunlar, sanki bu anı beklemek için yeşermişti.</p>
<p>— “Güneş artık tereddüt etmiyor,” dedi Kemâl.<br />
— “Çünkü artık adımız var,” dedi Nihan.</p>
<p>Ve Kuzguncuk o akşam, en güzel bestesini bir feryat olarak değil, <strong>iki insanın aynı hizada yürüdüğü sessiz bir kabulleniş</strong> olarak denize bıraktı.</p>
<p><strong>İsim konulunca mucize bozulmazmış.<br />
Aksine, sahipsiz kalan her şey, ancak bir isimle vatanını bulurmuş.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/isimsiz-turkunun-icadiye-caddesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Süreyya</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/sureyya/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/sureyya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2026 20:34:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[adana hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Süreyya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9784</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Sabah erkenden yola çıktık. Babaannem yumurta haşlamış, domates, salatalık, maydanoz, nane ve tandır ekmeği hazırlamıştı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sıcak mı sıcak bir Adana günü… Adana’da yaz günleri böyle başlıyordu. Etrafta koşan kediler, koyunlar, köpekler, horozlar… Vantilatörlerin, klimaların çalışması bile Adana’nın sıcağına çare olmuyordu. Ama yine de çok seviyordum bu başıboş, kendi hâlinde olan güzel çiftliği.</p>
<p>Babaannemlerin altın günü vardı. Babaannem çok güzel bir kahvaltı sofrası hazırlamıştı. Bahçeden toplanmış domatesler, salatalıklar, kendi yaptığı zeytinler…</p>
<p>“Müberra, içimde bir sıkıntı var. Bilmiyorum kızım…” dedi anneme.</p>
<p>“Hayırdır inşallah…”</p>
<p>Enteresan bir kasvet vardı bu ara çiftliğin üzerinde. Bu, bütün insanların yüzünden okunuyordu sanki. Anneannem konuyu kapatmak istercesine:</p>
<p>“Neyse, hayırlara çıksın Müberra…” dedi.</p>
<p>Altın günü için hazırlanıyorlardı. Kısırlar, börekler, dolmalar… Kocaman sofralar kuruluyordu gelecek on bir kişi için. Çok kalabalık oluyordu her yer. İnsanlar hep ağızdan konuşuyor, sürekli sorular soruyorlardı birbirlerine. Daha birinin cevabı alınmadan başka bir soru havada yankılanıyordu.</p>
<p>Ben hiç sevmiyordum kalabalık yerleri.</p>
<p>Okulda bile bazen matematik dersinde havalanıp uçtuğumu hayal ediyordum sıkıntıdan. Öğretmenlerim her veli toplantısında:</p>
<p>“Bu kızı pedagoga götürün Müberra Hanım. Derste dalıp gidiyor. Resimden ve yazıdan başka bir şey düşündüğü yok…” diyorlardı.</p>
<p>Annem Süreyya her seferinde üzülüyordu. Veli toplantılarında farklı şeyler duymak istiyordu belki. Ama en son götürdükleri Sude Hanım çok iyi birisiydi. Kırmızılı, sarılı, beyazlı rengârenk bir ofisi vardı. Benimle konuşmuş, bana sorular sormuştu. Onu çok sevmiştim.</p>
<p>Kitaplara yönelmem gerektiğini söylemişti. Sanatla, resimle uğraşmalıymışım. Haklıydı. Aklım fikrim kitaplarda, ansiklopedilerde, dünya haritalarındaydı. Ben ancak böyle huzurlu oluyordum.</p>
<p>Ben hamur işi sevmiyorum. Kısır da sevmiyorum, dolma da… Ben ketçaplı makarna seviyorum. Dümdüz. Bu kadar işte. Var mı bunun üstüne bir şey diyeceğiniz?</p>
<p>Evden nar ve portakal kokuları yükseliyordu. Gülizar Abla taze taze nar suyu sıkmıştı. Senenin ilk narını içiyorduk.</p>
<p>Ama ben bir yolunu bulup bu kadınlar gününden kaçmak istiyordum.</p>
<p>Bana arkası kırmızı fiyonklu, beyaz güpürlü bir kıyafet giydirmişlerdi. Misafirler geldiğinde lokumları ben dağıtacaktım. Teyzeler beni sıkıştırıp duruyordu:</p>
<p>“Büyüyünce ne olacaksın?”</p>
<p>“En sevdiğin ders hangisi?”</p>
<p>“Doktor mu olacaksın?”</p>
<p>Yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Boncuk boncuk terliyordum.</p>
<p>Benim aklım ise dedemin kütüphanesindeydi. Bayılıyordum o odaya. Bir sürü kitabı vardı. Yolunu bulup kütüphaneye kaçmıştım.</p>
<p>Akşamüstüne doğru misafirler dağıldı. Herkes evine gitmişti. Babaannem Gülizar Ablaya kaburga dolması yaptırmıştı. Yanına da soğuk ayran çorbası… Bayıla bayıla yedim.</p>
<p>Benim için ayrıca ketçaplı makarna yapmıştı.</p>
<p>Keşke insanlar hiç korkmasa diye düşündüm. Hiç sıkıntı çekmeseler… Çünkü yüzlerindeki o bakışlarda hep bir yorgunluk vardı sanki. İnsanlar büyüdükçe gülümsemeler azalıyor, yerini buruk tebessümler alıyordu.</p>
<p>Akşam çaylarımızı içtikten sonra dedem:</p>
<p>“Piknik sepetini hazırla hanım. Yarın pamuk tarlasına gideceğiz. Süreyya’yı pamuk tarlalarıyla tanıştıralım.” dedi.</p>
<p>Sabah erkenden yola çıktık. Babaannem yumurta haşlamış, domates, salatalık, maydanoz, nane ve tandır ekmeği hazırlamıştı.</p>
<p>Koca çınarın altında oturduk.</p>
<p>Yüreğir Ovası’nda çalışan işçiler, benim bitmek bilmeyen sorularımla uğraşıyorlardı:</p>
<p>“Pamuk ne zaman açar?”</p>
<p>“Ne zaman toplanır?”</p>
<p>“Ne zaman ekilir?”</p>
<p>Hepsi kahkahalarla gülüp bana pamuğun tarihini anlatıyordu. Dedem ise:</p>
<p>“Evladım, yorma ablalarını, abilerini…” diyordu.</p>
<p>Hava çok sıcaktı. Herkes öğle molasındaydı.</p>
<p>Derken dedemin telefonu acı acı çaldı.</p>
<p>Arayan, karşı komşumuz Behçet Amca’nın oğlu Tufan Abi’ydi.</p>
<p>Babası vefat etmişti.</p>
<p>Birden o kavruk Adana güneşi yerini keskin bir rüzgâra bıraktı sanki.</p>
<p>Hemen toparlanıp gittik.</p>
<p>Babaannem yemekler pişirmeye başladı. Kuru fasulyeler, pilavlar, çorbalar… Ağlaya ağlaya yapıyordu yemekleri. Herkes bir köşede sessizce oturuyordu.</p>
<p>Ben de susmalıydım.</p>
<p>Olan biteni sormamalıydım.</p>
<p>Ölüm çok değişik bir şeydi.</p>
<p>Ağlayan kadınlar… Ağlayan erkekler… Taziyeleri kabul eden insanlar…</p>
<p>“Kunduracıoğlu Behçet…” dedi dedem sessizce. “Ne çok hatıramız oldu seninle…”</p>
<p>Ben ise korkulu adımlarla evi dolaşıyordum.</p>
<p>Bir oda dikkatimi çekti.</p>
<p>Oymalı bir berjer vardı odada. Üstünde ise Behçet Amca’nın fotoğrafı… Pos bıyıkları, kalın kaşları ve masmavi gözleriyle bana bakıyordu. Başındaki şapkasıyla sanki birazdan canlanacak gibiydi.</p>
<p>Parmağımla antika aplik lambasının düğmesine basıp duruyordum. Sanki insanların neden durduğunu, neden üzüldüğünü anlamaya çalışıyordum.</p>
<p>Sonra kütüphane dikkatimi çekti.</p>
<p>Kur’an-ı Kerimler, ilmihaller, ansiklopediler…</p>
<p>Rastgele bir kitap çektim.</p>
<p>“Dünya Tarihi Ansiklopedisi” yazıyordu üzerinde.</p>
<p>Bir sayfayı açtım.</p>
<p>“Dionysos… Ariadne’nin İpi…”</p>
<p>Kendi kendime düşündüm:</p>
<p>“O ipe tutunup bütün sevdiklerimi alıp dertlerden kaçabilir miyim?”</p>
<p>Ama böyle şeyler sadece ansiklopedilerde olurdu.</p>
<p>Sanırım büyümek bunu gerektiriyordu.</p>
<p>İnsanlar doğuyor, büyüyor ve ölüyordu.</p>
<p>Bunu anlamam gerekiyordu.</p>
<p>Bir yerlerden ağır tereyağı ve irmik kokusu geliyordu. Bir yanda bayılan bir kadın, titreyen insanlar, ölümden korkan ben…</p>
<p>Suskunluğumu sonsuza kadar içime gömmek istiyordum.</p>
<p>Sonra içimden bir ses yükseldi:</p>
<p>“Sen bakma Süreyya, coşkun kalabalıkların susmak bilmeyen dudaklarına… Ne zaman sıkılırsan içindeki o portakal ağacının yanına git. Ona yaslan. Kokusu içine dolsun.</p>
<p>Bir kuşla kahvaltını paylaş.</p>
<p>O çok merak ettiğin Alp Dağları’nı hayal et.</p>
<p>Aklından çıkaramadığın Mısır piramitlerini düşün.</p>
<p>Belki bir gün görürsün.</p>
<p>Belki bir gün hepsi gerçekleşir.</p>
<p>Sen bakma coşkun kalabalığa…</p>
<p>Koş içindeki o en sevdiğin portakal ağacına…”</p>
<p><em>(Görsel: Adana/Mehmet Poyraz)</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/sureyya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sergi</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/sergi/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/sergi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2026 18:50:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[eyüp]]></category>
		<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9739</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Finalleri sağ salim atlatırsam başka hiçbir şey istemiyorum, diye içimden dua ettim. Ve gülümsedim. Sonuçta zor olan şeyleri seviyorum. Psikolog olmak istemiştim. Her şeyin bir bedeli vardı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sabah 06.40…<br />
“Bu saatte ders mi olur?” diye söylenerek kalkıyorum yatağımdan. Dışarısı parçalı bulutlu. Üstümü giyiniyorum ve bir bakıyorum; annem bana sandviç hazırlamış. Sabahın o saatinde uykusunu bölmüş, bir gözü açık bir gözü kapalı… Sallama çayını demlemiş. Benim canım annem.</p>
<p>Metrobüse biniyorum. O bilindik kalabalığın arasına karışıyorum. Her sabah aynı koşturmaca. Bugün Hulusi Hoca’nın dersi var. Amfi içinde sesler adeta kafamın içinde yankılanıyor. Dışarıda müthiş bir güneş var; sanki sislerle örtülü, kırılan ışık parçaları gözlerimin içine batıyor.</p>
<p>Uykusuzum. Çok yorgunum. Stresliyim. Finaller yaklaşıyor. Sorular kafamın içinde dönüp duruyor. Beynin lobları, beynin anatomisi… Amigdala alarm verir, hipokampus geçmişi çağırır, anıları ateşler. Prefrontal korteks ise “Saçmalama, kontrol sende” diye bastırır. Sevgili hipokampus… Bağ kuruyorsun, eskileri hatırlıyorsun, yeni anıları yazıyorsun. Adeta bir arşiv gibi çalışıyorsun.</p>
<p>Ders bitmişti. Sergi vardı. Sanat, resim… Edward Hopper, Salvador Dalí ve daha niceleri. Resmen meraklıydım. Sanata da beynimin en ücra köşelerini kurcalayıp karıştırdıktan sonra bu serginin bana iyi geleceğini düşündüm.</p>
<p>Bir filtre kahve söyledim. Annemin bana hazırladığı sandviçi kahvemle beraber yedim. Kantindeki tostlar kupkuru ve tatsız oluyordu, hem de çok pahalı. Böylesi daha güzel.</p>
<p>Kafeteryada arkadaşlarla Lego kuruyorduk. Bir arkadaşımız beyinden bir logo yapmaya çalışıyordu, ben ise kalpten. Oldukça enteresandı. İşte biz öğrencilerin böyle sıkıcı ve uykulu anları da oluyordu. Fen ve Edebiyat Bölümü okumanın güzel ve zor yanlarını konuştuk. Konserleri, gitmek istediğimiz yurt dışı tatillerini… Ve o klasik soruyu: “20 yıl sonra ne olacağız?”<br />
Herkesin komik, trajik, dramatik ve enteresan fikirleri vardı. Bir de tabii ekonomik durumlar… Kahkahalar kafeteryanın ortasında yankılandı. Kim nereden bilebilirdi ki 20 yıl sonra ne olacağını?</p>
<p>Derken gökgürültülü bir sağanak başladı. Biz de yavaş yavaş arkadaşlarla Haliç Tersanesi’ne geçtik sergi için. Üniversite orayı tahsis etmişti. İçerinin çok farklı bir atmosferi vardı. Işıklar sanki yanıp sönüyor, sergi seni canlı olarak içine alıyordu. Kalabalığın içinde yalnızlık, iç monolog ve yoğunluk hissi aynı anda vardı.</p>
<p>Bir anda kendimi bir labirentin içinde buldum.<br />
“Burası Minotor’un labirenti…” diye fısıldayan sesler vardı.</p>
<p>Göz kapaklarım yavaş yavaş kapanıp açılıyordu. Sanki fısıldayan kişi Dede Korkut’tu. Birisi aksakallarıyla, kıpkırmızı peleriniyle, elinde kılıcıyla karanlıkların efendisi Erlik Han’dan bahsediyordu. Sanki dokuz kat yerin dibine iniyordum.</p>
<p>Halüsinasyonlar görmeye başlamıştım. Resimler birbirine giriyor, ben onların içinde kayboluyordum. Yoksa bu uykusuzluğun bana yaptığı küçük bir oyun muydu? Ama hayır… Bu bir oyun değildi. Çıkamıyordum labirentten. Sesler yerin içine gömülmüş gibiydi. Bir şeyler kayboluyor, yer yarılıyor ve beni içine çekiyordu.</p>
<p>Sanki beynimin sağ ve sol lobu birleşmiş, prefrontal korteks benimle oyun oynuyordu. Ya da aldığımız derslerin ağırlığıydı bu… Ya da ben sınırdaydım.</p>
<p>Birden bir eser üzerime geliyordu. Ulaşılması zor, içsel bir yalnızlığı hatırlatıyordu bana. Sonra yeniden kendimi labirentin içinde buldum. Nasıl çıkacaktım buradan? Bu sanrılar, bu halüsinasyonlar ne zaman bitecekti?</p>
<p>Bir ses:<br />
“Yalnızlık ilaç değil, kılıçtır evlat.”</p>
<p>Işıklar yandığında Lale yanıma sokuldu:<br />
“İyi misin Çağrı?” dedi.</p>
<p>Ellerim titremiş, dudaklarım kurumuştu.<br />
“Evet, iyiyim,” dedim.</p>
<p>Legodan yaptığım kalbi ona hediye ettim. Gülümsedi ve sarıldı.<br />
“Tam senin gibi bir hediye… Çok beğendim. Yeri çok ayrı olacak. Seni tam da bu hâlinle seviyorum.”</p>
<p>“20 yıl sonra bunu çocuklarımıza veririz belki,” dedim.<br />
“Oğlumuz Tarık’a… kızımız Nilüfer’e…”<br />
“Belki de dünyanın bir ucunda seninle yaşlanmış oluruz. Kuzey ışıkları turu yaparız…”</p>
<p>Güldük.</p>
<p>Metrobüse bindik ve sergiden ayrıldık. Oldukça enteresan bir gündü. Dinlenmeye ihtiyacım vardı. Lale’nin evi Eyüp’te olduğu için benden ayrılmak zorunda kaldı.</p>
<p>Metrobüste annemi düşündüm. Ciğer kavurma ve patates kızartması yapmıştı. En sevdiğim yemekler… Ona sarı güller aldım. Sarı, beyaz ve kırmızı tonlarında bir buket yaptırdım. Bir de annemin en sevdiği vişneli pastayı aldım.</p>
<p>Google’da biraz sanat tarihi araştırmaya başladım. Bugünkü sergi oldukça çarpıcıydı. Çantamda Bir Adam Yaratmak kitabı vardı; beni çok etkilemişti.</p>
<p>Kulağımda Frank Sinatra:<br />
“Fly Me to the Moon…”</p>
<p>İçimdeki romantik ve uykulu taraf uzaklaşmak istiyordu. Paris, Londra, Japonya…<br />
Ama sonra sustum.</p>
<p>Bazen insan bağırmak ister.<br />
Sorular sormak ister… ama cevaplamak istemez.</p>
<p>Finalleri sağ salim atlatırsam başka hiçbir şey istemiyorum, diye içimden dua ettim. Ve gülümsedim. Sonuçta zor olan şeyleri seviyorum. Psikolog olmak istemiştim. Her şeyin bir bedeli vardı.</p>
<p>Islık çala çala vişneli pastamla eve döndüm. İçimde sonsuz soru kutucukları vardı. Sokakta insanları izliyordum: yalnız bir kadın, yetim çocuklar, huzurevindeki yaşlılar… Onlara dokunmak istiyordum.</p>
<p>Çünkü dünya zor… ama aynı zamanda çok güzel.</p>
<p>İçimde bir tohum vardı. Ve bu tohum büyüyordu.<br />
Belki de kocaman bir çınara dönüşecekti… kim bilir.</p>
<p>Gözümün önünden Nighthawks geçti. Ekran görüntüsü yaptım.<br />
“Herkes ayrı bir hikâye, herkes ayrı bir dünya,” dedim kendi kendime.</p>
<p>Eskiz defterimi çıkarıp ıhlamur ağacını çizmeye başladım.</p>
<p>“Allah’ım, beni sonsuz kaydıranlardan eyleme…”</p>
<p>Teknoloji bir devrin belasıydı. İnsan kendine oksijen olan şeyleri bulmalıydı.</p>
<p>“Kimseyi yargılayamazsın Çağrı…” dedim kendime.</p>
<p>“20 yıl sonraki Çağrı… umarım o istediğin tatilde kuzey ışıklarını görürsün.”</p>
<p>Eve girdim.</p>
<p>Anneme sarıldım.<br />
Tüm hayallerimi, dualarımı, umutlarımı onun yeşil gözlerinin içine bıraktım.</p>
<p>“İyi ki doğdun anneciğim,” dedim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/sergi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rüyalar ve anneler</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/ruyalar-ve-anneler/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/ruyalar-ve-anneler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Apr 2026 02:04:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[anneler]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[rüyalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9433</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Üstümü giyindim, saçımı başımı düzelttim. Minibüs durağına doğru yürüdüm. Çantamdan hiç ayırmadığım romanım da yanımdaydı. Kitap okumayı seviyordum. Vakit buldukça başka dünyalarda gezinmek, başka hayatlara dokunmak…]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yatağımdan kalktım. Kalbim patlayacak gibi çarpıyordu. Dudaklarım titriyor, soğuk soğuk terlemiştim. Vücudumun her yeri sanki uyuşmuştu.</p>
<p>“Yemiş İskelesi…” dedim.</p>
<p>Uyanır uyanmaz dudaklarımdan dökülen bu kelime beni şaşırtmıştı. Hayatımda ilk defa duyuyordum. Hiç bilmiyordum. Böyle bir cami var mıydı, neredeydi?</p>
<p>Mutfağa geçtim. Çayı demliğe koydum. Biraz peynir, biraz zeytin, biraz da reçel hazırladım. Saat 06:40’tı. Annemi uyandırdım. Dışarıda yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Hava kapkaranlıktı; sis, her yeri örtmüştü.</p>
<p>Camdan baktım. Dar sokaklar… sıkışan kalbim… ve annemin gözleri…</p>
<p>“Günaydın Asya kızım,” dedi.</p>
<p>Gülümsedim ama içimde hâlâ bir korku vardı.</p>
<p>“Anne,” dedim, “Yemiş İskelesi Camii…”</p>
<p>Ağzımdan çıkan o kelime bana bile yabancıydı.</p>
<p>“Hayatımda hiç görmedim, hiç duymadım ama rüyamda seninle karanlık, geniş bir sokakta o camiyi arıyorduk. Deniz kokusu geliyordu burnuma. Lambalar yarım yamalak yanıyordu. Hafif yağmurla ıslanmış sokaklarda yürüyorduk. Çok korktum anne…”</p>
<p>Annem sarıldı bana. Elimi tuttu.</p>
<p>“Hayırdır inşallah,” dedi.</p>
<p>Hemen telefondan baktık. Böyle bir cami var mı diye…</p>
<p>Vardı.</p>
<p>Sirkeci taraflarında…</p>
<p>Üstümü giyindim, saçımı başımı düzelttim. Minibüs durağına doğru yürüdüm. Çantamdan hiç ayırmadığım romanım da yanımdaydı. Kitap okumayı seviyordum. Vakit buldukça başka dünyalarda gezinmek, başka hayatlara dokunmak…</p>
<p>Televizyon dizilerinin o yapay dünyasından daha gerçek geliyordu bana. Çünkü gerçek dünya öyle değildi. Lüks arabalar, villalar, birbirini aldatan ama sevmiş gibi görünen insanlar…</p>
<p>Gerçek hayat bizim yaşadığımızdı.</p>
<p>Bir de bizim fabrikayı görsünlerdi…</p>
<p>İş yerine vardım. Makine sesleri beynimin içinde yankılanıyordu.</p>
<p>Tak… tak… tak…</p>
<p>Sanki o dikiş sesleri kalbimde ve kafamın içinde yeni dünyalar kuruyordu. Bir yandan çalışıyor, bir yandan düşünüyordum.</p>
<p>Sorular… sorular… sorular…</p>
<p>Hiç bitmiyordu.</p>
<p>Bir yere koyuyorum olmuyor, başka yere koyuyorum yine olmuyor. Bu olunmazlıkların içinde sürüklenip gidiyordum.</p>
<p>Ama aklımda hep o vardı:</p>
<p>Yemiş İskelesi Camii.</p>
<p>Molaya çıktık. Kitaplardan konuştuk. Masumiyet Müzesi açıldı konu.</p>
<p>“Sevmedim,” dedim.</p>
<p>Hatta açıkça söyledim: “Nefret ettim.”</p>
<p>Kızlar şaşırdı.</p>
<p>“Sen hiç romantik değilsin,” dediler.</p>
<p>“Aşkı da mı sevmiyorsun?”</p>
<p>“Hayır,” dedim. “Ama hiçbir kadın kendini bu kadar harcatmamalı. Bu kadar fedakârlık… bana ağır geldi.”</p>
<p>Sessizlik oldu.</p>
<p>Ben sustum.</p>
<p>Çünkü bazı şeyler anlatılmaz, sadece hissedilir.</p>
<p>Akşam eve döndüm. Eksikleri aldım: un, tuz, ekmek, maydanoz…</p>
<p>Yemek yaptım. Salçalı makarna… içine ince ince doğranmış maydanoz…</p>
<p>Kasaptan aldığım etle köfte yaptım.</p>
<p>Radyoda Fransızca şarkılar çalıyordu. Anlamıyordum ama hissediyordum. Bazen anlamamak daha iyi geliyordu.</p>
<p>Annem geldi. Çok yorgundu.</p>
<p>Ellerine baktım. Çamaşır suyundan çatlamıştı.</p>
<p>“Sağ ol kızım,” dedi.</p>
<p>İçim sızladı.</p>
<p>Gece yatağa yattım.</p>
<p>Ve rüyalar yeniden başladı.</p>
<p>Bir ormanın içindeydim.</p>
<p>Bir kadın vardı. Bembeyaz giyinmişti.</p>
<p>Adı Eir’di.</p>
<p>Şifacıydı.</p>
<p>Elinde süt gibi bir şey vardı. İçtim. İçtikçe içtim. Sanki içimdeki bütün yaralar yıkanıyordu.</p>
<p>Sabah ezanıyla uyandım.</p>
<p>Kalbim yine hızlıydı.</p>
<p>Ama bu sefer korkudan değildi.</p>
<p>Sonraki gece…</p>
<p>Denizin kenarında bir cami…</p>
<p>Sisler içinde…</p>
<p>İnsanlar vardı. Şifa dileyenler… ağlayanlar… tutunanlar…</p>
<p>Ve orada bir adam:</p>
<p>İbn-i Sina</p>
<p>Elinde kıpkırmızı bir tas vardı. Yakut gibi…</p>
<p>“İç,” dedi.</p>
<p>“Şifa bulacaksın.”</p>
<p>İçtim.</p>
<p>Tarçın kokusu yayıldı. Bal… süt… bahar…</p>
<p>Bir anda her şey değişti.</p>
<p>Ağaçlar yeşerdi. Deniz sakinleşti. Korkular dağıldı.</p>
<p>Sonra kadınlar geldi.</p>
<p>Sessiz… derin… tanıdık…</p>
<p>Beni çeşmelere götürdüler. Saçlarımı yıkadılar. Dualar ettiler.</p>
<p>Onları tanıdım.</p>
<p>Onlar gidenlerdi.</p>
<p>Anneannem… babaannem… yarım kalmış kadınlar…</p>
<p>İçimde bir şey çözüldü o an.</p>
<p>Sabah uyandığımda biliyordum.</p>
<p>Gitmeliydim.</p>
<p>Annemle çıktık.</p>
<p>Mısır Çarşısı…</p>
<p>Kapalıçarşı…</p>
<p>Eminönü…</p>
<p>Sirkeci…</p>
<p>Kalabalığın içinden geçtik.</p>
<p>Ve o an…</p>
<p>Tarçın kokusu sardı içimi.</p>
<p>Adım attım…</p>
<p>Bir adım daha…</p>
<p>Ve sonra…</p>
<p>Karşımda o cami belirdi:</p>
<p>Yemiş İskelesi Camii</p>
<p>Kırmızı lalelerin arasında…</p>
<p>Sessiz… ama canlı…</p>
<p>Sanki beni bekliyordu.</p>
<p>Ve ben…</p>
<p>İlk kez…</p>
<p>Gerçekten huzur buldum.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/ruyalar-ve-anneler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belletmen</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/belletmen/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/belletmen/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Site Editörü]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 09:41:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[belletmen]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[pansiyon]]></category>
		<category><![CDATA[yatılı okul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9379</guid>

					<description><![CDATA[Muhammed Ali Koçak yazdı: Liseye başladığı günü dün gibi hatırlıyordu. Babasının yamacında yürüyen bir gölge gibi gelmişti okula. Babasının “Müdür Bey” diye hitap ettiği müdür yardımcısının karşısında ezilerek yaptığı konuşmayı anımsıyordu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>&#8220;Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.</em></p>
<p><em>Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu. &#8220;</em></p>
<p><em>İsmet ÖZEL</em></p>
<p>Anadolu Öğretmen Lisesi, yamacında muhtelif ağaçlar ve cılız orman bitkileri bulunan sarp, engebeli ve kayalık bir arazi üzerine konumlanmıştı.</p>
<p>Bulunduğu arazinin engebeli yapısı sebebi ile kavisler çizerek uzanan toprak bir yoldan ulaşım sağlanan bu okul, görenlerde ürküntünün eşlik ettiği bir şaşkınlık duygusu uyandırırdı. Zira üzeri dikenli tellerle kaplı ve boyu üç metreyi aşkın duvarlar ile çevrelenen, üzerinde alıcı kuşların ve yarasaların uçuştuğu, gün doğumunun ve akşamüstlerinin ufku griye boyadığı alacakaranlık vakitlerinde civarında baykuş çığlıklarının yankılandığı bu okul; kimilerine orta çağdan kalma görkemli bir şatoyu, kimilerine azılı suçluların tecrit edildiği bir mahpushaneyi, kimilerine ise korunaklı bir kaleyi çağrıştırırdı.</p>
<p>İlçeden yaklaşık seksen km uzaktaki bu okulun öğrenci ve öğretmenleri, okula uzanan kavisli yol ile bağlanan otoyoldan günde ancak iki sefer geçen minibüslerle ilçeye ulaşım sağlardı. Zaten ilçeye giden araçların bu uzak noktaya gelmelerinin yegâne sebebi de bu okulda öğrenim gören öğrenciler ve ilçede ikamet eden öğretmenlerdi. Ancak yıllardan beri eğitim öğretime devam edilen bu okulun neden böylesi ıssız ve uzak bir meskende bulunduğunu, hangi gerekçelerle ulaşım güçlüğü yaşanan bir bölgeye inşa edildiğini kimse bilmezdi.</p>
<p>Bölgenin kuş bakışı manzarasında yükseltinin tepesinde iki bloktan oluşan okul binaları, pansiyon ve yemekhane binası, kapalı spor salonu, kütüphane ve okul bahçesinde yer alan futbol ve basketbol sahalarından oluşan kampüs; yükseltinin yamacında ise çoğunlukla akasya, çam, atkestanesi, çınar, meşe gibi ağaç kümelerinin arasından kıvrılarak uzanan toprak yol göze çarpardı.</p>
<p>Pansiyon binasının en üst katında, yalnızca öğretmenlerin ve personelin kullanımına açık bulunan teras, ufukta gözlenen tabiata hakimdi. Öyle ki bu terastan manzarayı seyreden kimse, berkitilmiş bir kalenin kumandanı olduğu hissine kapılabilirdi. Tıpkı şu anda bu terasta bulunan Naci Hoca gibi…</p>
<p>Bu okulun çiçeği burnunda öğretmenlerinden biriydi Naci Hoca. Uyku tutmayan diğer gecelerde olduğu gibi temiz hava almanın iyi geleceğini umarak gelmişti buraya.  Üç kat yukarıya çıktığı merdiven basamaklardan sonra terasa varmış ve dirseklerini dayadığı korkulukların üzerinden, sürrealist bir tabloya benzettiği manzarayı seyrediyordu. Kar yağışı henüz başlamıştı. Bu manzara geçmişini, talebelik yıllarını anımsatmıştı ona.</p>
<p>Liseye başladığı günü dün gibi hatırlıyordu. Babasının yamacında yürüyen bir gölge gibi gelmişti okula. Babasının “Müdür Bey” diye hitap ettiği müdür yardımcısının karşısında ezilerek yaptığı konuşmayı anımsıyordu. Daha doğrusu babasının kekelemekten yapamadığı konuşmadaki o öznesi ve yüklemi birbirine karışan, sırasız, devrik cümlelerinden hareketle tasarladığı konuşmanın ne olduğunu o da anlamıştı, tıpkı masasının başında başını kaldırmadan dinleyen veya dinliyormuş gibi görünen müdür yardımcısı gibi. Hatta bundan hareketle tasarı ile hakikatin hiçbir zaman birbiri ile tam anlamıyla örtüşmediğini o zaman mı düşünmüştü? Yoksa aradan yıllar geçip de müdür yardımcısının odasında kendisinin kapı eşiğinde ellerini bağlayarak durduğu, babasının ise masanın önündeki koltuğa tedirgin, her an kalkacakmış gibi oturduğu o anı anımsadığı zaman mı? Bunu tam olarak kestiremiyordu.</p>
<p>Ancak müdür yardımcısı belki de böylesi konuşmalara ve evladını okul pansiyonuna yerleştirmek üzere gelen ailelerin tedirginliğine fazlaca aşina olduğundan olsa gerek, kayıtsız görünüyordu. “Siz merak etmeyin.” gibi kısa birkaç cümle ile karşılık vermişti sadece. Ardından öğrencilerin çarşı veya evci izni dönüşlerinde pansiyona giriş yapmaları gereken saati, kahvaltı ve yemek saatlerini, etüt ve yat saatlerini tebliğ etmiş ve toplu alanların kullanımına, kılık kıyafet ve temizlik kurallarına dair bir dizi bilgilendirme yapmıştı.</p>
<p>Babası ise eğitimin ve ilim tahsil etmenin önemine dair bir şeyler eklemek istemişti konuşmasına. O anda temsili bir devlet olarak gördüğü müdür yardımcısına hitaben “eti senin kemiği benim” gibi, güven ifade eden bir cümle ile kapanış yapmak istediyse de onu dahi becerememiş, yine “siz” diye hitap etmişti.</p>
<p>Sonra onu bırakıp gitmişti babası. Giderken de ona kılavuzluk etmesini umduğu birkaç dağınık nasihat etmeye gayret etmişti. Babasına ettiği veda, o nasırlı ellerin dudaklarında bıraktığı pütürlü bir okşayış, saçlarına zoraki dokunan bir şefkat olarak kalmıştı hafızasında. Üzerine bir beden büyük gelen okul üniforması ile okul binasının merdiven basamaklarına otururken bu anı düşünmüş ve bu şefkatin uzağında hissetmişti kendini.</p>
<p>Pansiyona yerleşip de aradan bir iki hafta geçtikten sonra evci iznine gitmişti gerçi. Bu ilk iznini takip eden haftalarda da düzensiz aralıklarla birkaç haftaya bir gitmeye devam etmişti evine. O, sobanın yamacında iki büklüm otururken karşısındaki somyada oturan babasının sorduğu sorulara cevap vermişti. Sobada alazlanan ateşin ahşap tavandan babasının yüzüne ve dizinden sallanan koluna yansıdığını hatırlıyordu. Odun sobasının çıtırtıları eşliğinde babasının sorularını cevaplarken bir dağ imgesi oluşmuştu zihninde babasına dair. Fakat bunun soba ile somya arasındaki erişilmez mesafeyi mi yoksa babasına duyduğu güveni mi çağrıştırdığını kestirememişti.</p>
<p>“Sen kendini kurtardın” demişti babası, okuluna ve derslerine dair bir dizi sorunun cevabını dinliyormuş gibi göründükten sonra. “Yediğin azık da yattığın yatak da devletten artık.”</p>
<p>Anasının kaçamak okşayış ve öpücüklerle gösterdiği şefkatin tedirginliğinde de hissetmişti babasının açıkça söyleyemediğini. Kardeşlerinin yatarken yerlerinin daralmasına homurdandıklarını işittiğinde ise emin olmuştu. O günden sonra evine de gitmez olmuştu Naci.</p>
<p>Evci izninin zorunlu olduğu uzun tatil dönemleri haricinde hiç gitmemişti evine. Pansiyondaki öğrencilerin birer birer gittiği hafta sonlarında ev sahibi gibi yolcu etmişti hepsini ve zamanla boğuşmanın ne olduğunu öğrenmişti o bitmek bilmeyen günlerde. Yemekhanede bir başına yemek yerken, okul kampüsünde gezinirken ve alt ranzadaki yatağına uzanıp yatakhanenin penceresinden ufku gözlerken anası düşmüştü aklına. Yarasa ve baykuş çığlıklarının birbirine karıştığı saatlerde aidiyet mevhumu üzerine düşünmüş, tanımlayamadığı tuhaf duygular içinde ağlamaklı olmuştu. Henüz tam olarak çıkmayan sakallarını kazırken yüzünde oluşan kılcal kesiklerle yaşadığı acıyı, fiziksel olmayan sancıyla kıyaslamıştı.</p>
<p>Babasının ve emmilerinin de zaman zaman yaşadığına benzer bir haleti ruhiye ile tütün kutusuna uzandıklarını hatırlamıştı Naci. O yaşa dek rol modeli alabildiği yetişkinlerin gerçekleştirdiği bu eylem, Naci’nin izah edemeyeceği ancak şuursuzca çıkarım yapabileceği bir tesire sahipti. Aile büyüklerinin “dert” diye adlandırdıkları ıstırapla uzaktan uzağa bağdaşım kuran Naci, ilk çarşı izninde tütün almıştı kendine, ihtiyaçlarını gördükten sonra arta kalan parayla. Uzun süren bir eylemsizlik sürecinden sonra harekete geçmenin hayatına getirdiği yenilik, bir müddet avutmuştu onu. Kaçak göçek içtiği sigaralarla dinmeyen ıstırabına fasılalar veriyordu Naci. Ancak son nefesini savurduğu her sigaradan sonra kaçtığı hakikatle yüzleşiyordu. Zaman geçmiyordu ve Naci’nin canı çok sıkılıyordu.</p>
<p>Başlangıçta yalnızca can sıkıntısından kurtulabilmek için başlattığı bir başka eylemin, zaman karşısında verdiği mücadelede en etkili yöntem olacağını bilmiyordu Naci. Ödevlerini erkenden bitirdiği akşam etütlerinden birinde, oturduğu sıranın bölmesinde duran bir kitaba dokunmuştu elleri. Sayfaları, su ve çamur lekeleri ile yıpranmış bir kitaptı bu. Suç ve Ceza…</p>
<p>Kitabın kapağını açtığında yüzünde hafif bir esinti olarak hissettiği etki, cümle cümle okuyarak ilerlediği kitabın sayfalarını çevirdikçe şiddeti artan bir fırtınaya ve ardından Naci’nin zihnindeki çatıları uçuran kasırgaya dönüşmüştü. Ancak onu savurmak için zorlayan bu kasırganın şiddetine rağmen iki eliyle kavradığı kitaba sımsıkı tutunmuştu Naci. Yaklaşık bir saat süren mücadelenin sonunda etüt saatinin bittiğini fark ettiğinde artık zamanın karşısında savunmasız olmadığı bilinciyle gülümsemişti. Ertesi gün okul kütüphanesine gidecek ve raflarda sıralanan yüzlerce kitabın kendisine sırdaş gibi gülümsediğini görecekti.</p>
<p>İlköğretim yıllarını köyünde, öğrenci mevcudu elliyi bulmayan taş mektepte geçiren Naci’nin ilk ciddi toplumsal deneyimini yaşadığı bu yıllarda, varlığını algıladığı ilk sorunsal gülmek olmuştu. Herkes gibi gülemiyordu Naci. Herkesin güldüğü gibi gülemiyor, herkesin güldüğü şeylere gülemiyordu. Gündelik hayatta kimsenin farkına varmadığı detaylara ise kimsenin anlam veremediği şekilde gülümsüyordu.</p>
<p>Söz gelimi ders esnasında kedi, köpek, kurbağa gibi muhtelif hayvan sesleri çıkararak dersi sabote eden çocuğun yaptıkları ona komik gelmiyordu. Yemekhanede tabldot taşıyan arkadaşına çelme takılmasını vahşi buluyordu. Yatakhanede üst ranzaya tırmanan kimsenin donunu indirmek saçma geliyordu. Fakat söz konusu bu manzaralar karşısında diğerlerinin gülmekten nefesleri kesilirken onun yüzünde küçük bir tebessüm dahi oluşmuyordu.</p>
<p>Kimi zaman onlarla ilişki kuramayışının nedenlerini sorgulayarak kendinden şüpheye düşerdi Naci. Böyle zamanlarda sosyalleşme kaygısı ile onların eğlence anlayışını benimsemeye çalıştıysa da olmadı. Onların kendi aralarında yaptıkları espri ve şakalar Naci’ye eğlenceli gelmiyordu. Onun anlattıkları ise diğerlerinin ilgisini çekmiyor ve yaptığı esprilere gülünmüyordu.</p>
<p>“Kalabalıkların eğlence anlayışı ilkel kabilelerden farksızdır.” demişti yıllar sonra, yıllar sonrasında dahi aynı sorunsalın mevcudiyetini hissettiği sırada.</p>
<p>Öte yandan bir atkestanesinden veya akasyadan dökülen yaprağın zikzak çizerek yamaçtaki yaprak yığınlarının üzerine düşmesini, kaldırımlarda çıtırtılarla ezilen yaprak yığınlarını, kar örtüsünün henüz bozulmadığı zeminlere basarken çıkan gıcırtıyı, cama vuran yağmur damlalarını, duyduğu tüm ses ve gündelik konuşmalardan daha anlamlı bulurdu Naci. Bu duygu ile kaç kez kapıldığı heyecanı dizginleyememiş ve coşku ile dikkat çektiği o müthiş manzaraların umarsız ve vurdumduymaz bakışlarla karşılandığını görmüştü.</p>
<p>Onun tabiatındaki bu tecessüs, daima yadırganmıştı. Öyle ki kaç kez kapıldığı esrarlı duygular içinde başını bulutlara gömercesine gökyüzüne doğrultmuş ve keyifli bir tebessüm eşliğinde kendine geldiğinde etrafındaki insanların müstehzi bakışlarıyla yaralanmıştı.</p>
<p>Rüzgârda salınan çimen yapraklarına, çiğ damlalarına, bir karıncanın ağır aksak fakat çelik gibi bir gayretle taşıdığı kırıntıya, konduğu duvarda sekerek ilerleyen bir serçeye bakarken düşünürdü. Gökyüzünde kanat çırpan bir güvercinin kanatlarını kalem tahayyül ederek yazılanları okumaya çalışırdı. Tabiatın devinimi ve gündelik hayatın akışı içinde küçük birer ayrıntı haline gelerek unutulan tabiat manzaralarına bakarak uzun uzun susar, seyreder ve şaşırırdı Naci. Yalnız tabiattaki bu muhteşem devinime değil, onun gördüklerini görmeyen, onun duyduklarını duymayan insanlara şaşırırdı. Öyle ki o, tomurcuk çiçeklerle bezenen bir ağaca bakarken uçsuz bucaksız kırları, çatılardan sarkan buz sarkıtlarına bakarken kutuplarda çatlayan buz kütlelerini görürdü.</p>
<p>İnsanlarla arasında oluşan uzaklığın nedenini arardı Naci ve etrafında maddi mevcudiyeti bulunmayan, aşılmaz duvarların uzandığını görürdü. Kendisine kimi zaman hiç kimsenin hissetmediği türden müthiş bir esrimeyi bahşeden fakat onu çoğunlukla insanların içinde garabet yaftası ile yalnızlaştıran bu hassasiyetin kendisini ayrıcalıklı kılan bir mükâfat mı yoksa nedenini bilmediği bir günahın cezası olarak verilen maraz mı olduğunu anlayamazdı.</p>
<p>“Yalnızlık” demişti bir gün yaşadığının yalnızlık olduğuna kanaat getirdikten sonra. “Bir başına acı çekmek değil, bir başına sevinmektir aslında.” Ve yalnızlığının yanlış zamanda, yanlış mekânda, yanlış insanlar arasında olmasından kaynaklanan bir talihsizlik olduğuna hükmetmişti.</p>
<p>O günden sonra mutlu olduğu, güzel bir geleceğin tasavvuru ile yaşamaya başladı Naci. Kalabalıkların uzağında kaldı. Sevincini gizledi. Keşfettiği muhteşem güzellikleri, gizlenmesi gereken bir sır gibi sakladı. Doğru zamanda, doğru yerde, doğru insanlar ile karşılaşacağı zamanı bekleyerek okudukça zihnine sıralanan kitaplar, zamana verdiği kısacık fasılalar ve yalnızlığına teselli olan gülümseyişlerle liseden mezun oldu. Kendi gölgesine sahip bir nesne gibi ayrıldı, babasının yamacında geldiği okuldan.</p>
<p>Bambaşka yaşantılara kapı aralayan farklı diyarlara gitti. Coğrafya kitaplarında tanıdığı iklimlerde yaşadı. Denizi gördü. Denize sevdalı insanlar gördü. Kar yağmayan ve yılın üçte ikisinde karın yerden kalkmadığı memleketleri gezdi. Kar yağışına ilk kez şahit olan insanların sevincine, köylerde büyüyen insanların kent yaşamındaki ürkekliğine ve kentlerde büyüyen insanların tabiata duyduğu özleme tanıklık etti.</p>
<p>Seher vakitlerinde tenha parklarda, akşam saatlerinde hınca hınç caddelerde dolaştı. Banklarda oturdu, kahvelerde sabahladı. Issız ve yüksek tepelerden alev alev ışıldayan şehirleri seyretti. Konserlere gitti. Gişe rekorları kıran komedi filmlerini dram gibi seyretti. Alkışlarla inleyen konferans salonlarındaki varlığının nedenini sorguladı. On yıllardır bilinen sloganları, bir ideolojinin ateşli hezeyanı içinde ve taptaze duygularla tekrarlayan insanlara şaşırdı.</p>
<p>Trenle ve uçakla yapılabilen uzun yolculuklara çıktı. Yüzlerce yıl öncesinden kalan han, hamam, saray ve kervansarayları; binlerce yıl öncesinden kalan antik kentleri gezdi. Şehir meydanlarındaki sembolik anıtların ve saat kulelerinin önünde fotoğraf çekindi. Müzelerde, tarih öncesi devirlerden bugüne gülümseyen çanak ve çömleklere bakarken insanın eşya üzerindeki egemenliğinin trajik bir yanılgı olduğunu düşündü.</p>
<p>Sahaflarda ve kütüphanelerde kendisine gülümseyen sırdaşlarla mutlu oldu. Kitaplarda tanıdığı dünyanın hakikatte karşılığı olmayan fakat hakikatten çok daha güzel ve başka bir dünya olduğunu anladı. Şehir meydanlarında ihtiyar kadınların sattığı buğdayları güvercinlere serpti. Çığlık çığlığa uçuşan martılara simit attı, vapurun yamacında zıplayan yunuslara gülümsedi. Leyleklerin sürü halinde göç ettiğine, dörtnala koşan yılkı atlarının rüzgârla yarıştığına şahit oldu. Yenidünya ağaçlarını gördü, nar bahçelerini dolaştı, incir kuşlarının yalnızca mısrada yaşayan bir efsane olmadığını öğrendi. Daha evvel hiç görmediği ağaçlar görüp, ismini bilmediği çiçeklerin varlığından haberdar oldu ve tabiatın efsunlu kımıldanışlarını, her daim hayranlıkla seyretti.</p>
<p>Kendi kendine gülümseyip sevindi. Kendisiyle kavga edip konuştu. Herkesin güldüğüne gülemedi ve gittiği her yerde onu insanlardan ayıran o mücerret duvarları görerek kalabalıkların uzağında kaldı.</p>
<p>Pek çok insanın iştiha ile anlattığı aksiyonlu yaşam olaylarından oluşan tecrübe mevhumu, onun için çoğunlukla anlatılamaz evsaftan, dış dünyaya dair yaptığı gözlemlerden ve tahlil ettiği duygu ve düşünceler vasıtası ile iç aleminde yaptığı keşiflerden ibaret olmuştu. Üstelik bu keşiflerin hiçbir zaman muayyen bir tarihi olmamış, Naci epeyce yol aldıktan sonra ardına bakan bir seyyah gibi sergüzeştinin kendisini getirdiği noktayı görebilmişti. “Buna da sergüzeşt denilebilirse…” diye mırıldanırken.</p>
<p>Hayatı bir çembere benzetmişti Naci, sergüzeşti onu mezun olduğu okula öğretmen olarak getirdiğinde. Bir zamanlar öğrencisi olduğu sınıflarda ders anlatırken idealist duygulara kapılmış ve bunu, yaşam serüveninde anlamlı bir bütünlük olarak görmüştü. Öğrencilerine bakarken terütaze bir Naci’yi aramıştı içten içe Naci Öğretmen. Ancak aşinası olduğu mekândaki bu pozisyon değişikliğini kanıksaması ile günler, yabancısı olmadığı bir sessizliğe bürünmüştü yeniden.</p>
<p>Okul pansiyonunda belletmen olarak görev yaptığı; zamanını yemek, etüt ve yat saatleri doğrultusunda planladığı, saatlerini kitap okuyarak ve sigara içerek geçirdiği, mesai saatlerinde daima tıraşlı ve takım elbiseli dolaştığı, güvercin kanatlarını kalem tahayyül ederek gökyüzüne yazılanları okumaya çalıştığı, herkes gibi gülemediği, herkesten gizli gülümsediği ve yaşaması lazım gelen vakitten çok evvel dünyaya geldiği düşüncesi, telafisi olmayan bir gecikmişlik duygusu, her şeye rağmen farklı koşullarda var olabilecek bir başka yaşam ve gelecek tasavvuru içinde yaşarken bir şey fark etti Naci Öğretmen.</p>
<p>Nice zaman ulaşmak için çabaladığı noktanın yolun başlangıcından pek farkı yoktu. Bir atkestanesinin döktüğü yaprak, aynı nahif endamla yeryüzüne düşerken bir karıncanın sahip olduğu gayret, yıllara ve yüzyıllara direniyordu.</p>
<p>Başını bulutlara gömercesine gökyüzüne doğrulttu Naci Öğretmen. Daha evvel okuduğu bir şiirin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> mısralarında, nicedir aradığı bir cevabı buldu. Ona tadına doyulmaz bir yaşam keyfini ve katıksız bir yalnızlığı eş zamanlı yaşatan o tecessüs, her gün yepyeni rüyalarla ödenen bir cezaydı.</p>
<p><strong>Muhammed Ali Koçak </strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>  Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak, İsmet ÖZEL</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/belletmen/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Temmuz güneşi</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/temmuz-gunesi/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/temmuz-gunesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 07:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[temmuz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9216</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Martının çığlığıyla birlikte Temmuz güneşi batıyordu İstanbul’da. Ezan sesi yükselirken o, ruhu hapsolmuş bir mağara gibi, kalabalıkların ve ışıkların arasında kaybolup gitti.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnşaat sesleri birbirine karışıyordu. Her yerde kentsel dönüşüm levhaları, billboardlar, yaşlanma karşıtı krem reklamları… Bu şehir ona çok karmaşık geliyordu; sanki onu anlamıyor, o da bu şehri çözemiyordu.</p>
<p>Yorgun ve sıcak bir Temmuz günüydü. Öğle molasında yanında biraz karpuz ve birkaç dilim peynir vardı. Yanına sokulan kediye peynirin yarısını verdi. Diğer arkadaşlarıyla birlikte molasına devam etti. Herkesin, onunki gibi, kendine göre dertleri vardı. Hepsi yorgundu. Güneşte ısınmış suyu boğazından zor geçti.</p>
<p>Bir an durdu. Garip bir şekilde geçmişini ve geleceğini düşündü. Bir bayram günü, pamuk şeker dağıtılırken oğlunu kaybetmişti. Göçmen kampında ayrılmışlardı. Cebindeki pamuk şeker paketine baktı. O gün oğlunun elini son kez tutmuştu. O paketi atamıyordu. “Bari bu kalsın,” diyordu kendi kendine.</p>
<p>Mesai bitiminde herkes bir yana dağıldı. O ise vapura bindi. Paslanmış, yorgun bir vapurdu bu. Siren ve düdük seslerini hiç sevmezdi. Ne zaman duysa, kamptaki günler gelirdi aklına. Düdük acı acı çalıyordu; sanki sadece onun için.</p>
<p>İnsanlar koşturuyor, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Martıların çığlıkları, gülenler, ağlayanlar, gitar çalanlar, işportacılar… Hepsi o vapurun içindeydi. Kalabalığın ortasında donup kaldı. Dudaklarından sadece şu söz dökülebildi:</p>
<p>“Çok acı var bu dünyada.”</p>
<p>Vapurdan indiğinde kalabalığın içine karıştı. Çiçekçiler, simitçiler, konuşan, gülen, tartışan insanlar… Kutlamalar, ayrılıklar… Herkes bir şeylerin içindeydi. O ise yapayalnızdı.</p>
<p>Bir baloncu gördü. Yaşlı adam, babasına çok benziyordu. Sarılıp elini öpmek istedi. Adam kırışmış yüzü ve simsiyah gözleriyle ona bakarak, “Balon ister misin evlat?” diye sordu.</p>
<p>Bir an için hayatı gözlerinin önünden geçti. “Babam…” diyemedi. “Bana çok benziyorsunuz, size sarılabilir miyim?” diyemedi. İçinde kaldı.</p>
<p>Üç balon aldı. Biri geçmişe, biri geleceğe, biri de kaybettiği oğluna… Adaya vardığında balonları gökyüzüne bıraktı.</p>
<p>“Bu dünyada sadece hayal kurmaya ve dua etmeye karışılmıyor,” dedi.</p>
<p>Martının çığlığıyla birlikte Temmuz güneşi batıyordu İstanbul’da. Ezan sesi yükselirken o, ruhu hapsolmuş bir mağara gibi, kalabalıkların ve ışıkların arasında kaybolup gitti.</p>
<p><em>(Fotoğraf: Ayasofya 2023, Mehmet Poyraz)</em></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/temmuz-gunesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bardaklar ve hayatlar</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/bardaklar-ve-hayatlar/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/bardaklar-ve-hayatlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2026 04:32:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[bardaklar]]></category>
		<category><![CDATA[çay bardağı]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ince belli bardak]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul boğazı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=9093</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Yine bardaklar vardır. Kadehler, ışıklar ve geceler boyu uykusuz kalmış gencecik garsonlar… Geleceklerini kurmaya çalışan eller, bir yandan o kadehleri parlatır. ]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kalabalığın içinde, Boğaz’a doğru uzanan bir bahar akşamı…</p>
<p>İnce belli çay bardakları, küçük tabureler, masalar… Bir nefes almak için gelenler, günün yorgunluğunu atmak isteyenler, İstanbul’u ve Boğaz’ı merak eden gözler, sohbet edenler ve niceleri.</p>
<p>Kimi sıkıntıyla sarılır bardağa, kimi üşüdüğü için.</p>
<p>Ama herkesin elinde aynı ince cam vardır; sanki tutunmak ister gibi.</p>
<p>Tam o çay bahçesinin yanında bir hastane vardır.</p>
<p>Yukarıda yeni doğmuş bir bebeğin telaşı… Sıra sıra şekerlemeler, lohusa şerbetleri, kristal bardaklarda dolaşan umut. Birbirine sarılan insanlar, gözlerinde aynı sevinç: yeniden başlamak.</p>
<p>Aynı binanın bir alt katında ise başka bir başlangıç saklıdır.</p>
<p>Bir psikolog odası… Duvarında sisli, belirsiz bir tablo. Sanki insan, o tablonun içine girmek ister gibi.</p>
<p>Hiç tanımadığı birine insan ilk kez nasıl döker içini?</p>
<p>Masanın üzerindeki zigon sehpanın üstünde duran bir bardak suya uzanır eli.</p>
<p>“Boğazım gıcıklandı, biraz içebilir miyim?” der.</p>
<p>Oysa kuruyan boğazı değil, içidir.</p>
<p>Belki de o bardak suyla, içindeki sızıyı dindirmeye çalışır.</p>
<p>Başka bir yerde, başka bir rolde…</p>
<p>Yine bardaklar vardır. Kadehler, ışıklar ve geceler boyu uykusuz kalmış gencecik garsonlar…</p>
<p>Geleceklerini kurmaya çalışan eller, bir yandan o kadehleri parlatır.</p>
<p>Kırmamaya özen gösterirler; çünkü bazen bir cam, bir hayalden daha kolay kırılır.</p>
<p>Birisi çıkıp onlara dese ki:</p>
<p>“On yıl sonra yine bu kadehleri tutuyor olacaksın…”</p>
<p>Kim bilir, nasıl da şaşırırlar.</p>
<p>Ama bunu ne hayat söyler ne de Yüce Allah açık eder.</p>
<p>Çünkü söylenirse sırrı kalmaz, büyüsü bozulur.</p>
<p>İnsan, hazır olmadan bazı hakikatleri duyamaz.</p>
<p>Zaten bunlar masallarda olur.</p>
<p>Kimsenin elinde sihirli bir değnek yoktur.</p>
<p>Tohum saç, bitmezse toprak utansın;</p>
<p>hedefe varmayan mızrak utansın…</p>
<p>Bir de plastik kaplar vardır.</p>
<p>Kimi sevmez, kimi istemeden kullanır.</p>
<p>Zarif değildir, şık değildir.</p>
<p>Ama sabah işe yetişmeye çalışan, çocuğunu okula bırakan bir anne için bazen hayat kurtarır.</p>
<p>Hafiftir, pratiktir; yük olmaz.</p>
<p>Her şey gibi, onların da bir yeri vardır bu hayatta.</p>
<p>Ve uzak bir köyde…</p>
<p>Bisikletiyle dünyayı gezen bir yolcu, hiç tanımadığı bir kapıyı çalar.</p>
<p>İçeriden bir ses gelir:</p>
<p>“Buyur evladım.”</p>
<p>Bir kap uzatılır; içinde dolmalar, sarmalar…</p>
<p>“Yemeden gitme,” diyen bir ses sarar etrafını.</p>
<p>“Kendine iyi bak kuzum…”</p>
<p>İşte o an anlarsın:</p>
<p>Paylaşmak, insanın en eski dilidir.</p>
<p>Velhasıl…</p>
<p>Hayat bazen bir çay bardağında başlar, bir kadehte yorulur, bir plastik kapta taşınır, bir tas yemekle paylaşılır.</p>
<p>Gülümse.</p>
<p>Belki de rüyanda gördüğün o kır papatyalı, deniz kokulu sahil evi sandığın kadar uzak değildir.</p>
<p>Her şeyi Yaradan’a bırak.</p>
<p>Çünkü insan plan kurar, ama hükmü veren O’dur.</p>
<p>Masallara inanma demişler…</p>
<p>Ama sen yine de bir ihtimale inan.</p>
<p>Unutma:</p>
<p>İnsan, en çok kendini güçlü sandığı yerde sınanır.</p>
<p><em>(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/bardaklar-ve-hayatlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki saray, iki çocuk</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/iki-saray-iki-cocuk/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/iki-saray-iki-cocuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 08:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[saray]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8969</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Sarayın üzerinde görünmez bir sis perdesi var gibiydi. Charlotte da herkes gibi bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir korku vardı ama dudaklarını sıkıca kapatıyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Kitaplarına dönüyordu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Versay’ın bahçesindeki gül yaprakları rüzgârla savruluyor, sanki çok uzaklarda bir başka saraya, Osmanlı diyarına doğru yol alıyordu. Dünya yavaş yavaş kabuk değiştiriyor gibiydi. Topkapı Sarayı’nın içlerinden hafif ilahi sesleri yükseliyordu. Koca bir çınarın gölgesine oturan Mustafa, elindeki kitabı açtı. Divan edebiyatının en güzide şairlerinden Nabi’nin &#8216;Hayriyye&#8217;sini okuyordu. Ahlâk, çalışkanlık, adalet, sabır ve ölçü… Hepsi bu kitapta öğütleniyordu.</p>
<p>Bir süre sonra başka bir kitap buldu ve sayfalarını çevirmeye başladı: Sadi Şirazi’nin &#8216;Gülistan&#8217;ı ve &#8216;Bostan&#8217;ı. Bu eserler Osmanlı medreselerinde çocuklara kısa hikâyeler aracılığıyla erdemli davranışları öğretirdi. Gün yavaş yavaş kızarmaya başlamıştı. Mustafa, Topkapı Sarayı’nda bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Saraydaki askerlerin yürüyüşünden, padişahın tavırlarından bir terslik seziliyordu.</p>
<p>Yemyeşil gözlerini Boğaz’a doğru çevirdi. İçinden, &#8216;Belki bir gün ben de onlar gibi büyük işler yaparım&#8217; diye geçirdi. Tam o sırada sarayın mutfak kapısından babası seslendi: &#8216;Mustafa, gel oğlum!&#8217;</p>
<p>Aynı zamanlarda, çok uzaklarda, Fransa’da başka bir çocuk vardı. Charlotte… Buğday tenli, yeşil gözlü ve simsiyah saçlı bir kız. Versay Sarayı’nın kestane ağaçlarının altında oturmuş, William Shakespeare okuyordu. Havuzların ve heykellerin arasında koştururken birden duraksadı. Sanki o da içinde bir şeyler arıyordu.</p>
<p>Sarayın üzerinde görünmez bir sis perdesi var gibiydi. Charlotte da herkes gibi bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir korku vardı ama dudaklarını sıkıca kapatıyor, kimseye bir şey söylemiyordu. Kitaplarına dönüyordu. Tolstoylar, Dostoyevskiler, Goetheler ve Nikolai Gogoller… Okuduğu bir söz aklında yankılandı: &#8216;İnsan ruhu bazen en karanlık yerde bile bir ışık arar.&#8217;</p>
<p>Bu söz ona biraz olsun umut verdi. &#8216;Kim bilir,&#8217; diye düşündü, &#8216;belki de kralların ve sarayların içinde bile iyilik hatırlanır.&#8217; Dünya zıtlıklarla doluydu. Geceyle gündüz gibi… İyilikle kötülük gibi… Savaşlar, tahtlar, barışlar, prensesler, krallar ve padişahlar… Bunların hepsi vardı ve belki de hep olacaktı.</p>
<p>İnsanlar gelip geçiyor, ama duvarlar, saraylar ve yaşanmışlıklar bir şekilde kalıyordu. Charlotte başını kaldırıp uzun selvi ağaçlarının arasından koskoca Versay Sarayı’na baktı. Sanki geleceğe göz kırpar gibi fısıldadı: &#8216;Belki de güzel günler o kadar uzak değildir.&#8217;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/iki-saray-iki-cocuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kızıl otağın gölgesinde</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/kizil-otagin-golgesinde/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/kizil-otagin-golgesinde/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 06:32:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Alaaddin Keykubat]]></category>
		<category><![CDATA[Alaaddin Keykubat Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=8081</guid>

					<description><![CDATA[Yağmur Erdem yazdı: Kimse onun, büyük cihan padişahı Alaaddin Keykubat olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyor, susuyordu. Sultan, bir ihtiyar iplikçinin yanına geldi. Parmaktaki çift başlı kartal yüzüğüne bakan ihtiyar, bir an duraksadı.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kar tüm yolları kaplamıştı. Alaaddin Keykubat ve arkasındaki hassa ordusu, Konya yolu üzerinde kızıl otağı kurdurmuştu. Şartlar ağır, vücutlar yorgundu. Sultan, “Kızıl otağı bu yol üzerine kuracağız,” dedi. Emir derhal yerine getirildi. Biraz olsun dinlenmek için otağına çekildi ama biliyordu ki dinlenmek, onun için çoğu zaman bir seçenek değildi.</p>
<p>Bunun farkındaydı. Arkadan gelen fısıltıları duyuyor, Moğolları ve peşisıra gelen tehlikeyi seziyordu. Kızıl otağın içinde, yünden şiltenin üzerinde gözüne uyku girmiyordu. Dışarıda kar fırtınasının uğultusu, atların nallarının yere vuruşuyla birleşiyordu. Derken sabah oldu.</p>
<p>Sabah ezanı okunmaya başladı. Sultan abdestini bakır kasesinde aldı, deri kaftanını giydi. Üzerine has yünden kürkünü geçirdi, başına kalpağını taktı. Ayağındaki çarık çizmeleri çıkardı ve namaza durdu. Konya Ovası’nın ortasında, iri kahverengi gözleriyle “Niyet ettim Allah rızası için…” diyerek sabah namazını kıldı. Ardında saf tutan hassa ordusuyla birlikte namazlarını eda ettiler.</p>
<p>Namazdan sonra askerleriyle konuştu. Artık kervansaraylara göz kulak olma, halkı koruyup kollama zamanıydı. “Haydi yiğitlerim,” dedi ve yola revan oldular. Kar yüzlerini adeta bir bıçak gibi kesiyor, ellerini kurutuyor, gözlerini bile açtırmıyordu. Bu coğrafyada kış, her zaman çetindi.</p>
<p>Atların nal sesleri eşliğinde akşam olmaya başlamıştı. Konya’ya vardıklarında şehrin canlılığı onları karşıladı. Dericiler, bakırcılar, kumaşçılar, iplikçiler ve esnafın koşuşturması vardı. Sultan rahatladı; korktuğu gibi değildi. Topraklar emin ellerdeydi. Ama yine de arkadan gelen fısıltıları hissediyordu. Düşman, puslu dağın üzerindeki sis gibiydi.</p>
<p>Kimse onun, büyük cihan padişahı Alaaddin Keykubat olduğunu bilmiyordu. Ya da biliyor, susuyordu. Sultan, bir ihtiyar iplikçinin yanına geldi. Parmaktaki çift başlı kartal yüzüğüne bakan ihtiyar, bir an duraksadı.</p>
<p>İhtiyar, iri mavi gözleriyle içinden geçirdi: Bu adam sıradan biri değil. Yüzüğünden anlamıştı; karşısındaki büyük birisiydi.</p>
<p>“Yolunuz açık ola,” dedi. “Allah’a emanet olun.”</p>
<p>Kervansaraya uğramadan camiye gitmek istedi Sultan. Çarşının içinden geçerken tüccarların fısıltıları kulağına geliyordu. Bakışlar üzerindeydi; sanki herkes onu tanıyor ama susuyordu. Alaeddin Keykubat, Alaeddin Keykubat Camii’nde ikindi namazını eda etti. Mescit ile dergâh arasında, küçük ama maneviyatı çok yüksek bir camiydi. Sultan çok etkilendi.</p>
<p>“Şükürler olsun sana Rabbim,” dedi.</p>
<p>Cemaati görünce başındaki kalpağı ve kürkü çıkardı. Abdest aldı, camiye girdi. Misk ve amber kokuları etrafını sardı.</p>
<p>“Ya Rabbi,” dedi, “devletime, milletime zeval verme. Zalime fırsat verme. Yüzümü ak eyle, bana güç ve kuvvet ver. Senden başka dayanacağım kimsem yok.”</p>
<p>Cami soğuktu ama içinde hissettikleri sımsıcaktı. Hiç çıkmak istemedi. Cemaatle namaz kıldı, sohbet etti. Yaşlı bir adam gözlerinin içine bakarak,</p>
<p>“Allah devletimize zarar vermesin evladım,” dedi.</p>
<p>“Âmin, bey amca,” diye karşılık verdi Sultan.</p>
<p>Cemaat dağıldı, kalabalık azaldı. Kapıdan çıkarken, elinde sopası, rengârenk boncukları ve sırtında koyun postuyla bir meczup yaklaştı.</p>
<p>“Biliyorum,” dedi, “sen sultansın. Kimselere söylemiyorsun ama herkes konuşuyor. Olsun… ben susuyorum. Hoş geldin sultanım.”</p>
<p>Sultanın gözlerinin içine baktı.</p>
<p>“Rabbimin seni buraya getirmesi boşuna değil,” dedi meczup. “Sen büyük kurtuluşun habercisisin. Zalimin karşısında duran, bize bu toprakları bahş eden sensin.”</p>
<p>Kirpiklerine kar dolmuştu.</p>
<p>“Allah seni korusun,” diye dua etti ve asasını vura vura camiden ayrıldı. Karlar içinde gözden kayboldu.</p>
<p>Sultanın gözleri dolmuş, dili kenetlenmişti.</p>
<p>“Ya Rabbi,” dedi, “beni ve ordularımı muzaffer eyle. Masumlara, ümmete, halkıma yardım et.”</p>
<p>“Allah yar ve yardımcımız olsun,” diyerek ordusuyla birlikte yeniden yola revan oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/kizil-otagin-golgesinde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakikat rotası</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/hakikat-rotasi/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/hakikat-rotasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayfer Yıldız]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Jan 2026 09:04:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat haberleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=7779</guid>

					<description><![CDATA[Ayfer Yıldız yazdı: Babamın veya çevremdekilerin sunduğu dünya görüşü, ruhumdaki arayışa cevap veremiyordu. O babasına “işitmeyen, görmeyen bir şeye neden tapıyorsun” diye sorarken, benim bugün duyduğum hakikat sancısının provasını yapıyordu.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyüdüğüm evde “Allah’ın” adını anmak, yasak bir ülkeye bakmak demekti. Evlatlık verildiğim evin kapısından girdiğimde bir aileye değil, soğuk inkârların kalesine sığındırılmıştım. Duvarlarda tuhaf tablolar, raflarda rasyonalizmin soğuk kitapları diziliydi. Ruhun açlığını doyuracak tek harfe yer yoktu bu evde.</p>
<p>“Burada her şey akılla mı açıklanıyor?” derdim kendi kendime… Kalbimdeki manevi ateşi ne açıklayabilirdi. Sırrımı hangi kitap çözebilirdi. Evet evet sırrım büyüktü…</p>
<p>Babaannemden kalma eski zamanların kokusunu taşıyan el yazması Kur’an-ı Kerim, benim sırrımdı. Arapça bilmez, Elif’i Lam’dan ayıramazdım fakat sayfalara temâs ettikçe, ruhumun havası değişir, okumayı bilmediğim kutsal kitabı vecd içinde göğsüme bastırırdım. Hıçkırıklarımdan dökülen yaşlarım, sararmış sayfalara damlarken: “Seni okuyamasam da tanıyorum” derdim. Yine bir vecd sırasında, sözde akıl yüklü (!) evde, üvey babama yakalanmıştım. Öyle bir baskın yemiştim ki, sarı sayfalar büyük bir hışımla elimden alınırken, tarumar olmuştum. Üvey babamın avucu yüzüme indiğinde, ağzımdan akan kanın tadıyla, zihnimde bir hâkikat belirivermişti. Tartaklanırken cilalanan zihnim, kıymetli madene dönüşmüştü. İleride Hz. İbrahim’in hayatını okuduğumda kesit kesit kendi geçmişimle de karşılaşmıştım. Ben de çocuk yaşta, yıldızları, güneşi, ayı, kevkebi derin derin izlerken Yüce Yaratıcıyı arardım. Hz. İbrahim’in Azerin putları arasında hakikati haykırması gibi somut olanın ötesindeki cevheri hissederdim.</p>
<p>Babamın veya çevremdekilerin sunduğu dünya görüşü, ruhumdaki arayışa cevap veremiyordu. O babasına “işitmeyen, görmeyen bir şeye neden tapıyorsun” diye sorarken, benim bugün duyduğum hakikat sancısının provasını yapıyordu. Ben de ateist bir evde, itirazlar içinde göğe yönelirken, Azer’in karanlığını değil, İbrahim’in aydınlığını seçmiştim. Yakınlarımızın şekillendirdiği yollarımız, aşmamız gereken ilk engeldiler. Ben de batıp gidenlerin değil, varlığıyla her şeyi aydınlatan Yüce Yaratan’ın izine düşerek, içsel Kabe’mi inşa etmeyi başarmıştım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/hakikat-rotasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Taş sokaklarda sabah</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/tas-sokaklarda-sabah/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/tas-sokaklarda-sabah/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Jan 2026 05:39:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=7580</guid>

					<description><![CDATA[Aşevi kapısından çıktılar. Arkada sucuların ve şerbetçilerin çıngırak sesleri kaldı. Taş surların arasındaki sokakta, sabah kendi yoluna, padişah kendi yoluna yürüdü.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>(Fotoğraf: Yusuf Seki)</em></p>
<p>Topkapı, sonbahar rüzgârlarına teslimdi. Padişah sabah namazını kılmış, sessizce kıyafetini kontrol etmişti. Çuhadar’la birlikte Bab-ı Hümâyun kapısından çıktılar. Sabahın serinliğiyle Topkapı’da yapraklar uçuşuyordu.</p>
<p>Padişah önde, çuhadar arkada yürümeye başladılar. Üzerinde toprak renginde, gösterişsiz bir aba vardı; başında ise siyah bir sarık. Sokakların arasına karıştılar. Taş döşeli bir yoldan geçerken bir çarık tamircisi çocuğu gördü; henüz on sekizinde ya vardı ya yoktu.</p>
<p>“Adın ne?” diye sordu.<br />
“Hasan,” dedi çocuk.<br />
“Bu işi nereden öğrendin?”<br />
“Babamdan.”<br />
“Kaç akçe kazanırsın?”<br />
“Üç akçe.”</p>
<p>“Hayırlı işler ola,” dedi padişah ve taşlarla surların iç içe geçtiği dar bir sokağa saptı. Fırıncıdan, kasaptan, helvacıdan ayrı ayrı kokular yükseliyordu. Sabah vaktiydi; ocaklar yanıyor, kaplar kaynıyordu. Gün, şehrin üzerine ağır ağır iniyordu.</p>
<p>Ardından şerbetçinin sesi duyuldu; çıngıraklarıyla birlikte:<br />
“Şerbet var, şifa niyetine! Buyuran alsın!”</p>
<p>Padişah aşevinin kapısından içeri girdi. Yaşlılar, çocuklar, yetimler, dullar… Hepsi kazanın başında toplanmış, yemeklerini yiyordu.</p>
<p>“Günde kaç kazan kaynar?” diye sordu.<br />
“Dört kazan, efendim.”<br />
“Yetiyor mu?”<br />
“Yetiyor, efendim. Gelen gidene.”<br />
“Hepsi bitiyor mu?”<br />
“Biter.”<br />
“En çok ne vakit kalabalık olur?”<br />
“Sabah namazından sonra çocuklar gelir, efendim.”</p>
<p>Kazana baktı padişah; buhardan yükselen dumanına. Başını yavaşça salladı. Sorması gereken her şeyi sormuştu.</p>
<p>Kapıdan çıkarken elinde sıcak bir kase tutan, sırma saçlı, mavi gözlü bir kız çocuğu gördü. Kız, padişahın gözlerine bakıyordu; onun kim olduğunu bilmeden.</p>
<p>“Adın ne?” diye sordu.<br />
“Ayşe,” dedi çocuk.</p>
<p>Padişah başını okşadı. “Allah’a emanet ol,” dedi.</p>
<p>Aşevi kapısından çıktılar. Arkada sucuların ve şerbetçilerin çıngırak sesleri kaldı. Taş surların arasındaki sokakta, sabah kendi yoluna, padişah kendi yoluna yürüdü.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/tas-sokaklarda-sabah/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nakşedilen dua</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/naksedilen-dua/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/naksedilen-dua/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 06:19:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasağa Camii]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=7139</guid>

					<description><![CDATA[Öğle vakti yaklaşmıştı. Abbasağa Camii’nde abdestini aldı, namazını kıldı. İçinden geçirdi: Eşim Nefise’yi alıp çay bahçesinde birer bardak çay içsek...
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>(Fotoğraf: Yusuf Seki)</em></p>
<p>“Ağır ağır plak’tan çağırayım Mevlâ’m seni…” sesleri yükseliyordu.</p>
<p>Mücellit Rıfat Efendi sabah çayını demlemiş, ekmek teknesini açmıştı.<br />
İlkbahar sabah ezanıyla birlikte dua mecmuaları; kenarları, süslemeleri, tezhipleriyle onu bekliyordu.<br />
İçi bir yandan hüzün, bir yandan umut doluydu.</p>
<p>Bir yanda macuncu duruyordu. Karşısında Şevket Bey,<br />
“Selâmünaleyküm,” dedi.<br />
“Gel, sana bir çay ikram edeyim.”<br />
“Sağ olasın Rıfat Efendi, ekmek zamanı. Bismillah deyip yoluma koyulayım.”</p>
<p>Bir bardak çayını içti. Abbasağa Camii’nin köşesinden arkadaşı simitçi Mehmet Bey’i gördü.<br />
“Mehmet Bey,” dedi gülümseyen gözlerle.<br />
“Aleykümselâm.”<br />
“Vaktin varsa gel, bir çay içelim.”<br />
“Bak Rıfat Bey; hanlar, hamamlar, dükkânlar beni bekler. Ekmek parası… İçmiş kadar oldum. Hayırlı sabahların olsun.”</p>
<p>Bir yandan kalaycının sesi yükseldi:<br />
“Bakır kaplarım var, kalaylarım var! Kalan yapılır, buyrun ey ahali!”</p>
<p>Karşıdan Saatçi Haldun Bey göründü; kepengini açıyordu. Saat sekizi vurmuştu.<br />
“Hayırlı sabahlar Haldun Bey.”<br />
“Hayırlı olsun Rıfat kardeşim. Yıllardır mushafları süslersin, elinden nice dualar geçmiştir.”</p>
<p>Rıfat Efendi süslemelerinin başına geçti.<br />
Bir Fâtiha’nın kenarlarını işledi, ardından bir nazar duasını.<br />
İncecik fırçasıyla altın rengini adeta dua gibi kâğıda nakşetti.</p>
<p>Bir nefes almak için dışarı çıktı. Yanındaki ıhlamur ağacı bembeyaz çiçek açmıştı.<br />
Kokusunu içine çekti.</p>
<p>Öğle vakti yaklaşmıştı. Abbasağa Camii’nde abdestini aldı, namazını kıldı.<br />
İçinden geçirdi: Eşim Nefise’yi alıp çay bahçesinde birer bardak çay içsek,<br />
doya doya Boğaz’ı seyretsek…</p>
<p>Akşam çökerken bozacı sokaktan geçti. Bahar olsa da ayaz vurmuştu.<br />
Rıfat Efendi eve döndü.</p>
<p>Nefise Hanım’la Boğaz’daki çay bahçesinde buluştular.<br />
Birer simit alıp oturdular. Boğaz ışıl ışıldı; akşam güneşi bir başka vuruyordu.</p>
<p>“Beşiktaş’ta nice yıllara,” dedi Nefise Hanım.<br />
El ele, gönül gönüle…</p>
<p>Rıfat Efendi avucundan gümüş bir saat çıkardı.<br />
“Bak, bu saati sana aldım.”</p>
<p>Nefise Hanım’ın gözleri güldü.<br />
“Ne gerek vardı… Bir seni, bir de şu güzeller güzeli İstanbul’u öyle seviyorum ki bilsen.”</p>
<p>Ihlamurlar üstlerine düşerken,<br />
her şeye rağmen yaşamak güzeldi.<br />
Umut fakirin ekmeğiydi.<br />
El ele tutuşup Beşiktaş Caddesi’nde kayboldular; iki âşık.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/naksedilen-dua/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lisan-ı edep ile</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/lisan-i-edep-ile/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/lisan-i-edep-ile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Taner Eker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Dec 2025 06:36:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=6883</guid>

					<description><![CDATA[Fasülyeye hiç dokunmadı. Pilavdan aldı bir iki kaşık . Yer sofrasından, ellerini geriye atarak bedenini sürükledi, biraz ötedeki duvara yaslandı. Annesi “Oğlum…” diyebildi sadece. Tamamlatmadı cümlesini. “Eline sağlık anacığım ama bulgur şişiriyor işte beni.”]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Fotoğraf: Enes Yasin Bay</em></p>
<p>Kadıncağız “ Keşke pirinç pişireydim.” demek için ağzını açacaktı ki sağ kolunu yere paralel uzatıp beşer beşer sayarcasına parmaklarını ileri geri salladı. “ Sağol ana, sağol sağol, utanıyor muyum sanki, ev benim !” Bağdaş pozisyonunu abartan baba da iki ayağını sofraya teğet uzatarak lafa karıştı. “Garı !” dedi, “Sana söyledim lahmacun yaptırak deyi !”</p>
<p>Artık sıkılmıştı. Çocuk muyum ben, demek ve ergenlik döneminde defalarca yaptığı gibi kalkıp dış kapıyı sertçe çekmek istiyordu ama kırmaya kıyamayacağı kadar yaşlanmıştı anne babası. Belki gönüllerini almak için bile vakitleri kalmadığını düşünüyordu. Üstelik yaşı ilerledikçe rüştüne yaraşmayacak, çocuksu bir alınganlığa bürünüyor insan. Gözün karnı yok, hesabı biriktirilmiş onca anı yetmiyormuş gibi, hep daha, daha&#8230; diyor insanoğlu, sevdiklerinin yanında olmasına. Belki ayrılık zamanlarının keskin ve tırtıklı törpüsü gereğinden fazla inceltiyor ruhları. Bu yüzden ince bir buz kristalinden daha kırılgan ediveriyor son demler insanoğlunu. Sevdiklerini bir daha görememe ihtimalinin marifeti, belki de bu.… Belki de gösterinin son sahnelerinde başat rol alma kaygısı… Ama su götürmez bir gerçek var ki insan yaşını biriktirirken metanetinden harcıyor.</p>
<p>Gelişinin ikinci haftasıydı doğup büyüdüğü köye. Değil iki hafta, iki asır olsa doyacağı yoktu eli öpülesi ihtiyarların. Hep “Bir gün daha, bir gün daha !” diyerek uzatmışlardı ziyareti. Aslında iyi de olmuştu hani. Hem anne babasının gönlünü almış hem de yaz sıcağından bir süreliğine de olsa kurtuluvermişti. Yılın bu ayında Antalya’da iki kesim yaşar zaten : Allah’ın güneşini yılda birkaç kez bile göremeyen Baltık azmanları ve bu nimeti onlara pazarlayan açgözlü döviz istifçileri. Ha bir de Meltem ve Arif gibi derd-i maişetin peşinde gurbet illere sürülenler</p>
<p>Sıcak ve nemli havanın lebalep doldurduğu bir gayya kuyusuydu Antalya ama neyse ki kuyunun dehlizlerini  kar esintilerine açan eşi vardı orada. Zaten hiç çıkmamıştı ki aklından, yüreğinden… Çalışıyordu kadıncağız. Teftiş varmış bankada. İzin alamayacağını bildiğinden, müdürün burnunu kaldırmak istemiyordu. Biliyordu ki en yüksek uzvu bıngıldağı değil burnuydu herifin.! Bu yüzden izin girişiminde bulunmamış, “Git, ama özletmeden dön.” diye uğurlamıştı kapıdan Paşa’sını .</p>
<p>Soyut ve muallak bir zamanı resmetmişti aslında “özletmeden” derken. “Beni kaç günde özleyeceksin, bir görelim.” Havasındaydı, aktırmadan. Eeee boşuna dememişler: Dünya imtihan dünyası. Bu sınavı kaybetmişti sanki Arif. Telefonda belli etmese de çoktan göz kapakları aşağı doğru kaykılmıştır Meltem’in. İnce, narin bedeniyle orantılı bir nezaketi vardır. Kan içer kızılcık şerbeti … derler ya? Tam da öyleydi. İsmiyle müsemma dedikleri ender insanlardandı. Bir meltem ferahlığı üflerdi varlığı. Kalabalığı olmayan, ayrıntısız; sorgulamayan, tamamlayan bir kadındı. Mütemmim cüzüydü Arif’in.</p>
<p>Evet, gitmeliydi artık. Ama nasıl? Bu iki sevimli ihtiyarın doymak bilmeyen evlat iştihasını kırmanın zamanı gelmişti. İncitmeden, dualarını alarak. Gitmeliydi, “Kamet-i bala”sının o huzur verici sesiyle serinlemeli, onun bitek ikliminde yeşermeye kaldığı yerden devam etmeliydi. Ama nasıl ? Anası hazırdı zaten “Besle, büyüt; ellere yar olsun.” demeye.</p>
<p>“Anacığım !” dedi. Kararlılığını o tok ses tonuyla Antik Dönem heykelleri gibi tahkim ederek “Ben yarın gidiyorum. Size doyum olmaz. Ama gitmeliyim.” . Annesi sofrayı toparlama bahanesiyle pilav tepsisini kapıp mutfağa gitti, hızlı ve sert adımlarla. Belli ki bu sefer Arif&#8217;i durduramayacaktı. Engel olamayacaktı. Yaban illerine kanat kanat sökün edecekti yavrusu. Burnundan genzine doğru naneli bir soluk geçti. Yarımdı. Boğazındaki yumru, yolunu kesmişti. Daraldı. Yetmiş küsür yıllık ömrünün en derin nefeslerinden biriyle o yumruyu yuttuğunda nemlenen gözlerini, pazen fistanının koluyla silmişti. “Acelen ne, oğlum, okulların açılmasına daha iki ay var.” diyecek oldu, vazgeçti. Kararlılığı görmüştü, anlamıştı Arif’in sesinden.</p>
<p>Durumu kurtaracak bir gerekçe arıyordu Arif. Ama ne? İncitmemeliydi onları. Korkunç çatlaklarla fiyortlara dönmüş bu mübarek yüzlere bir çentik daha atmamalıydı. Yalan söylese hemen bilirlerdi. Bu yüzden doğruyu söyleyecekti. Adabımuaşeret gereği “ Çocukları özledim, ana !” dedi. İhtiyar kadın, her zamanki çamlardan birini daha devirmek üzere olduğunu bilmeden“ Senin çocuğun var da bizim haberimiz yok mu ?” dedikten sonra sol elinin ayasıyla ağzını kapadı.“Vayy! dedi, “Benim lal olası dilim.”</p>
<p>Arif, içinde çağlayan ateş nehrinin yatağından taşmasına izin verecek biri değildi. Hele de ihtiyar anasına!!! Yutkundu, dokuz yıldan beri dokuz boğum olmuştu boğazı. Bir torun verememişti onların kucağına. Anasının komşu kadınlara ifadesiyle “Ocağı kördü.”</p>
<p>Annesinin mahcubiyetini gidermek için söylenecek bir söz arıyor, bulamıyordu. Ne denebilirdi ki? Patavatsız ihtiyar, çuvalı dipten silkelemiş, pişmanlığın hükmünü askıya almıştı. Fakat devrilen bu çamı yeniden dikip gövertmeden gidemezdi. Bu yaşta vicdan muhasebesiyle baş başa bırakamazdı anasını. Gülümsedi. Bir yol bulmuştu:</p>
<p>Baba, dedi. Sen çocukları özledim diye askerden kaçıp eve geldiğinde bize değil anneme sarılmışsın doğru mu? Babası:</p>
<p>-Yok öyle bir şey!</p>
<p>&#8211; Hadi hadi, Emine halam anlattıydı bana. Abimle ben varmışım o zaman. Abim üç yaşındaymış. Ben beşikteymişim. Dedem bahçedeymiş, sen kapıdan girer girmez anama sarılmışsın da halam öksüre tıksıra zor ayırmış sizi. Dedem gelip sana bağırdığında “ Çocukları çok özlediydim. “ demişsin.</p>
<p>-Yaaa ana, demek ki benim de çocuğum varmış.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/lisan-i-edep-ile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kırmızı dolap</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/kirmizi-dolap/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/kirmizi-dolap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yağmur Erdem]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 13:04:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Beit Hanoun]]></category>
		<category><![CDATA[filistin]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[unkapanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=6245</guid>

					<description><![CDATA[Pırıl pırıl bir ev… Anneannemin kokusu vardı her yerde. Yemekler pişirir, en sevdiğim su böreğini yapardı. 95 yaşında olmasına rağmen yerinde duramayan, durmadan bir şeyler üretmeye çalışan bir kadındır anneannem, Mediha Çavuş Hanım. İri kahverengi gözleri ve ufacık elleriyle her şeye yetişirdi.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Anneannem Mediha Hanım’ın oymalı koltukları, gümüş takımları ve bir kırmızı dolabı vardı. Hep merak ederdik o dolabı. Su böreğini istediğimizi söyler, “Şimdi yapamam” derdi; bizi öyle uyutup, uyandığımızda su böreği masada olurdu. Dedem Mustafa Bey’in saati duvarda tiktak tiktak çalıyordu; usul usul anneanneme nişan hediyesi olarak vermişti o köstekli saati. Hep çok büyük bir aşk vardı aralarında; anneannem hep anlatırdı dedemin onu ne kadar çok sevdiğini.</p>
<p>Herkes gitmiş, akşam geç vakit olmuştu. Sonra anneannemin bahçesinde ikimize kahve yaptım. Hava usul usul esiyor, kış kapıyı yavaşça çalıyordu. Ananem ve annem uyumak istedi; etrafı toparladım ve gözüm içerideki kırmızı dolaba ilişti. Sağlı sollu altı çekmecesi olan bir dolaptı; ortasındaki boşlukta bir daktilo duruyordu, bir de tomar tomar aşk mektupları. Şaşırmıştım, anneannem hiçbirini atmamıştı.</p>
<p>Dedem Nihat Bey matbaacıydı, evden eksik olmazdı mürekkep kokuları. Dedemin emektar elleri, öğrenciler ile olan bağı, kağıda mürekkebi olan ve işine olan saygısı bizim için her zaman bir örnek olmuştu. Artık tarih yeniden canlanıyor gibiydi dünyada. İkisi de savaşı görmüşlerdi…</p>
<p>**</p>
<p>Benim neslim ise bir soykırıma şahitlik ediyordu. Savaşlar ve insan oğlunun doymak bilmeyen hırsı ve kini hiçbir zaman bitmiyordu; sanki tarih hep tekerrür ediyordu. Biz bu nesil olarak bu yapılan soykırımdan tiksiniyor ve lanet ediyorduk. Yine o dolapta bulduğum kırık bir telefon ve yanında bir peluş ayı… Telefonu açtığımda annesi Leyla’ya video çeken Yusuf’u gördüm. O videodan bir gün sonra Leyla teyzenin evi bombalanmıştı; anladığım kadarıyla Beit Hanoun&#8217;da evleri ve Leyla teyze Yusuf’u kaybetmişti. Savaşın etkisinden kaçmak için İstanbul’a gelmişti Unkapanı’na. Yavaş yavaş sabah oluyordu, yerine sonbahar yağmurları bırakıyordu. Ertesi gün Leyla teyze yanına gittiğimde bana anlattı; hâlâ yası bitmemişti. Leyla Hanım, “Ben o videoyu açamıyorum Mediha… diye ananeme vermişti telefonu ama sen izlersin, sen anlarsın. Belki senin gözünle başka bir şey görürüm. Belki bu acı biraz diner.” demişti.</p>
<p>Bunun üzerine üniversitede arkadaşlarla biraz düşündük; bu soykırıma karşı neler yapabiliriz diye. Aklımıza sergi yapmak geldi. Benim aklıma bir fikir gelmişti: Filistin’deki hayatı gösteren fotoğraf ve videolar toplamak. Öğrenci kulübüyle birlikte üniversitede bir sergi açabilirdik; hikayelerle, dolaptan çıkan objelerin fotoğraflarıyla birleştirir. Gençler empati yapar, öğrenir, düşünür.</p>
<p>Tarih artık tekerrür etmemelidir. Tarih insanları bir arada yaşamaya ve çocukların, annelerin ağlamadığı, herkesin eşit bir şekilde yaşadığı bir dünya haline gelmelidir. Yoksa ne yaparsak yapalım, bu dünyaya boş gelip boş gitmiş olacağız. Bir can yandıkça, bir eve ateş düştükçe insan insanlığını sorgulamalıdır. Her şey olduk, her makama geldik; lakin insan olamadık. Koca koca kitaplar okuduk, ama bir çocuğun yüzündeki gülümseme olamadık ve onu ağlatmayı başardık. Neye yaradı şimdi ey insan, soruyorum sana…</p>
<p>Şimdi babaannemden yadigâr dolap ve ev bana kalmış. Bense o evde geleceğe umutla bakıp, dünyada barış içinde yaşamak istiyorum. Hep bir karıncaya benzetirim kendimi; hızlı adımlarla, durmadan yuvasına bir şeyler taşıyan karınca gibi hissediyorum ama yangına çare olur mu bilemiyorum…</p>
<p>“Bu hikaye, matbaacımız Ömür kardeşimizin babaannesinin hikayesidir. Tüm annelerimize, büyükannelerimize ve emeğiyle dünyaya gelmemizi sağlayan tüm eli öpülesi analarımıza, babalarımıza ithaf ediyorum. Mediha Çavuş’a ve diğerlerine sonsuz hürmetle… Ölenlerin ruhları şad olsun, yaşayanlara selam olsun.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/kirmizi-dolap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kısa anlatıların gücü hikâye</title>
		<link>https://ankaraedebiyat.com.tr/kisa-anlatilarin-gucu-hikaye/</link>
					<comments>https://ankaraedebiyat.com.tr/kisa-anlatilarin-gucu-hikaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Site Editörü]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Nov 2025 11:35:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[ankara edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ankara hikayeleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye nedir]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Memduh Şevket Esendal]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[Sait Faik Abasıyanık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ankaraedebiyat.com.tr/?p=50</guid>

					<description><![CDATA[Hikâye nedir? Hikâye türünün temel özellikleri, tarihsel gelişimi ve edebiyattaki yeri hakkında kapsamlı bir bakış.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3>HİKÂYE NEDİR?</h3>
<p>Edebiyatın en eski anlatı tekniklerinden biri olan hikâye, yaşanmış ya da kurgusal bir olayın kısa ve etkili bir dille aktarıldığı yazın türüdür. Tek bir olay örgüsüne dayanması ve az sayıda karakter barındırması, hikâyeyi hızlı okunan ancak derinlikli bir tür hâline getiriyor.</p>
<p>Uzmanlara göre bu anlatım tekniği, kısa zaman diliminde güçlü bir atmosfer yaratması nedeniyle günümüzde daha fazla tercih ediliyor.</p>
<h3>HİKÂYENİN TEMEL ÖZELLİKLERİ</h3>
<p>Tek bir olay üzerine kurulur</p>
<p>Az sayıda karakter içerir</p>
<p>Yoğun anlatım ve güçlü betimlemeler barındırır</p>
<p>Kısa sürede etkili mesaj vermeyi amaçlar</p>
<p>Okurun duygu dünyasını hızla harekete geçirir</p>
<p>Uzmanlar bu yapının modern okuma temposuna uyduğunu, bu nedenle hikâyeye yönelik ilginin giderek arttığını belirtiyor.</p>
<h3>HİKÂYE TÜRÜNÜN TARİHSEL SÜRECİ</h3>
<p>Türk edebiyatında hikâye, Tanzimat döneminde belirgin bir gelişim gösterdi. Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal ve Sait Faik Abasıyanık gibi isimler, türün temel taşları arasında kabul ediliyor. Bugün dijital platformlarda yayımlanan kısa öyküler, hikâyeyi daha geniş kitlelerle buluşturuyor.</p>
<h3>HİKÂYE NEDEN İLGİ GÖRÜYOR?</h3>
<p>Dijital okuma alışkanlığının yaygınlaşması kısa anlatılara olan talebi artırdı. Mobil cihazlarda okunabilirliği yüksek olan hikâyeler, geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.</p>
<p>Ankaraedebiyat.com.tr’nin edindiği bilgilere göre, sosyal medya aracılığıyla paylaşılan mikro hikâyeler de türün görünürlüğünü ve dinamizmini güçlendiriyor.</p>
<h3>HİKÂYENİN EDEBİYATTAKİ KONUMU</h3>
<p>Hikâye, edebiyatın hem öğretici hem de duygusal boyutunu taşıyan önemli türlerden biri olarak kabul ediliyor. Kısa sürede etkileyici bir kurgu evreni oluşturması ve okura güçlü bir mesaj sunması, türün kalıcı değerini ortaya koyuyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://ankaraedebiyat.com.tr/kisa-anlatilarin-gucu-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
