Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Kalemin vicdanı: Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışı

Eyüp Beyhan yazdı: Ahmet Rasim’in mutavassıt tavrı, iki uç arasında kurulmuş geçici bir denge değildir. O, Türk edebiyatının kendi kimliğini koruyarak yenilenebileceğine inanan bilinçli bir medeniyet tasavvurudur.

Eyüp Beyhan yazdı: Ahmet Rasim'in mutavassıt tavrı, iki uç arasında

Edebiyat tarihinde bazı yazarlar, yalnızca kaleme aldıkları eserlerle değil, yaşadıkları çağın sesini, zihniyetini ve kültürel iklimini kayda geçirme biçimleriyle de kalıcı bir yer edinirler. Onlar romanın, şiirin ya da hikâyenin sınırları içinde kalmaz; sokaktan gazeteye, kahvehaneden matbaaya, mektepten tiyatroya uzanan geniş bir hayat alanını edebiyatın konusu hâline getirirler. Ahmet Rasim de bu yönüyle Türk edebiyatının en dikkat çekici isimlerinden biridir. Onun kalemi yalnızca yazan bir kalem değildir; gören, işiten, hatırlayan, sorgulayan ve yaşadığı devri anlamlandırmaya çalışan bir vicdanın kalemidir.

Ahmet Rasim denildiğinde ilk akla gelen sıfatlar arasında “şehir mektupçusu”, “fıkra muharriri”, “İstanbul yazarı” ve “gazeteci” yer alır. Ancak bu nitelendirmelerin gerisinde, edebiyatın mahiyeti, dili, estetik ölçüleri ve toplumla kurduğu ilişki üzerine sürekli düşünen bir fikir adamı bulunmaktadır. Bugünkü anlamda müstakil bir tenkit kitabı kaleme almamış olsa da makaleleri, polemikleri, hatıraları ve süreli yayınlarda yayımlanan yazıları birlikte değerlendirildiğinde, belirli ilkelere dayanan tutarlı bir edebî tenkit anlayışı geliştirdiği görülmektedir.¹

Bu tenkit anlayışı üç temel eksen üzerinde yükselir: hayata bağlılık, millî zevk ve dilde tabiilik. Ahmet Rasim’e göre edebiyat, yalnızca dar bir aydın çevresinin estetik arayışlarını karşılayan bir faaliyet değildir; toplumun diliyle, yaşayışıyla ve kültürel hafızasıyla irtibatını koruduğu ölçüde gerçek değerini kazanır. Bu sebeple o, yeniliğe bütünüyle karşı çıkan muhafazakâr bir tavır benimsemez; aksine edebiyatın gelişmesini gerekli görür. Ancak bu gelişmenin, körü körüne taklit yoluyla değil, toplumun kendi hayat tecrübesinden, dilinden ve kültürel birikiminden beslenerek gerçekleşmesi gerektiğini savunur.²

Ahmet Rasim’in edebî tenkidini özgün kılan nokta da burada ortaya çıkar. Onun eleştirisi, geçmişi mutlaklaştıran bir gelenekçilik ile geleceği bütünüyle Batı’nın aynasında arayan taklitçi modernleşme arasında üçüncü bir yol arayışıdır. Kalem ne geçmişin esiri olmalı ne de başkasının sesiyle konuşmalıdır. Edebiyat, öncelikle kendi toplumunun hakikatini kavramalı; bu hakikati estetik bir duyarlıkla yeniden ifade edebilmelidir. Ahmet Rasim’in farklı dönemlerde kaleme aldığı yazılar, bu sorumluluk duygusu etrafında şekillenen tutarlı bir tenkit anlayışının izlerini taşımaktadır.

Dipnotlar

  1. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 1-3, 13-28, 189-195.
  2. Ahmet Rasim, “Tekâmül ve Terakki”, Malûmat, C. VI, S. 133-136 (1898); Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521; Ahmet Rasim, “Taklidin Bir Netice-i Seyyiesi Daha”, Malûmat, C. IX, S. 214 (1899), s. 426-427.

 BİR DEVRİN İÇİNDE DEĞİL, DEVİRLER ARASINDA BİR MUHARRİR

Ahmet Rasim’i yalnızca “Ara Nesil” adı verilen tarihsel aralığa yerleştirmek, yaklaşık yarım asra yaklaşan yazı hayatını belirli bir dönemin sınırları içine hapsetmek olur. O, Tanzimat sonrasının kültürel hareketliliğini yaşamış; II. Abdülhamid devrinin sansür ortamında yazmış; II. Meşrutiyet’in basın özgürlüğüne tanıklık etmiş ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında dil ve kültür tartışmalarını yakından izlemiştir. Bu bakımdan Ahmet Rasim, yalnızca bir dönemin yazarı değil; farklı dönemler arasında süreklilik kuran ve değişimi içeriden gözlemleyen bir geçiş şahsiyetidir.³

Bu tarihî konum, onun edebî tenkit anlayışını da belirleyen temel unsurlardan biridir. Eski ile yeni, gelenek ile modernleşme, Doğu ile Batı arasında yaşanan tartışmalar Ahmet Rasim için yalnızca teorik meseleler değildir; bizzat içinde yaşadığı kültürel dönüşümün parçalarıdır. Bu sebeple eleştirileri, masa başında kurulmuş soyut hükümlerden çok, yaşanmış bir tecrübenin muhasebesi niteliği taşır.

Darüşşafaka’da aldığı eğitim, Ahmet Mithat Efendi’nin yanında kazandığı gazetecilik tecrübesi, Muallim Nâci’ye duyduğu yakınlık ve Batı edebiyatına gösterdiği ilgi, onun düşünce dünyasını çok yönlü biçimde beslemiştir. Bir tarafta Fuzûlî, Bâkî, Nedim, Nef’î ve Ziya Paşa; diğer tarafta Victor Hugo, Alfred de Musset, Alphonse de Lamartine, Shakespeare, Racine ve Molière vardır. Ancak Ahmet Rasim, bu iki dünyanın herhangi birine bütünüyle teslim olmaz. Onun arayışı, Doğu ile Batı arasında tercih yapmak değil; her iki birikimi de kendi kültür süzgecinden geçirerek özgün bir edebiyat anlayışına ulaşmaktır.⁴

Gençlik yıllarında şiirle ilgilenmesi de bu arayışın ilk işaretlerinden biridir. Divan şiirinin vezin ve nazım şekillerini denemiş, gazeller kaleme almış; daha sonra Batılı şiir biçimlerine yönelmiştir. Ancak zamanla asıl kabiliyetinin gazetecilikte ve mensur yazıda ortaya çıktığını fark etmiş, edebî kişiliğini bu alanda geliştirmiştir. Onun gerçek gücü, kapalı bir edebî türün sınırlarında değil; gündelik hayatı dikkatle gözlemleyen, yaşayan dili yakalayan ve her gün yeniden kurulan gazete yazısında kendini göstermiştir.⁵

Bu sebeple Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışı da teorik bir sistem olarak değil, matbaanın sıcaklığı içinde şekillenir. Gazete sütunlarında, polemiklerde, hatıralarda ve şehir yazılarında gelişen bu tenkit anlayışı, hayatın içinden konuşur; gerektiğinde tartışır, gerektiğinde mizaha başvurur, kimi zaman da hatıranın imkânlarından yararlanarak hüküm verir. Bu yönüyle onun eleştirisi, yalnızca estetik ölçüler ortaya koyan bir değerlendirme değil; aynı zamanda yaşadığı devrin kültür hayatını belgeleyen canlı bir tanıklıktır.

Ahmet Rasim’in tenkit yazılarını bugün de önemli kılan yön, işte bu yaşanmışlık duygusudur. O, edebiyatı soyut kuramlar üzerinden değil, hayatın akışı içinde değerlendirir. Bu sebeple tenkitlerinde kusursuz bir sistemden çok, güçlü bir gözlem, geniş bir kültür birikimi ve sahici bir edebiyat hassasiyeti öne çıkar. Daha sonra savunacağı hayata bağlılık, millî zevk ve dilde tabiilik ilkeleri de bu fikrî ve kültürel zeminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Dipnotlar

  1. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 5-28.
  2. Agâh Sırrı Levent, Ahmet Rasim, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1965, s. 90-97.
  3. Muzaffer Gökman, İstanbul’u Yaşayan ve Yaşatan Adam Ahmet Rasim, İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayınları, 1989; Kâzım Yetiş (haz.), Matbuat Hatıralarından Muharrir, Şair, Edip, İstanbul: Kervan Kitapçılık, 1979, s. 31-33.

 EDEBİYATIN YÖNÜ: TAKLİTTEN ŞAHSİYETE

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışının merkezinde, taklide karşı geliştirilen güçlü bir şahsiyet fikri yer alır. Ona göre Türk edebiyatının yenileşmesi kaçınılmazdır; ancak bu yenileşme, geçmişi bütünüyle reddetmek veya Batı edebiyatının hazır kalıplarını sorgusuzca benimsemek anlamına gelmez. Arap ve Fars edebiyatının uzun yıllar boyunca oluşturduğu taklit geleneği ne kadar eleştirilmeye açıksa, aynı zihniyetin bu defa Fransız edebiyatı üzerinden yeniden üretilmesi de o kadar sakıncalıdır. Ahmet Rasim’in itirazı, Doğu’ya veya Batı’ya değil; sanatkârın kendi şahsiyetini kaybetmesine yol açan her türlü taklit anlayışınadır.⁶

Bu bakımdan Ahmet Rasim, dönemin bazı tartışmalarında görüldüğü gibi yüzeysel bir Batı karşıtlığını temsil etmez. Aksine Fransız edebiyatını yakından takip etmiş, Batılı yazarlardan tercümeler yapmış ve Avrupa’daki ilmî gelişmeleri dikkatle izlemiştir. Karşı çıktığı husus, Batı’dan öğrenmek değil; öğrenmeyi düşünmeden yapılan bir aktarmaya dönüştürmektir. Bu sebeple Batı’nın ilmî ve estetik birikiminden faydalanmayı gerekli görürken, ortaya konulan eserin başka bir medeniyetin gölgesi hâline gelmesini doğru bulmaz. Sanatkârın görevi, aldığı tesirleri kendi kültürünün süzgecinden geçirerek yeni ve özgün bir şahsiyete dönüştürmektir.⁷

Ahmet Rasim’in “Türk gibi yazmak” düşüncesi de bu anlayışın tabii sonucudur. Buradaki millîlik, kelimelerin kökeniyle açıklanabilecek dar bir dil anlayışı değildir. Bir metin söz varlığı bakımından sade görünse bile duygu, hayal ve düşünce dünyası bakımından yabancı kalabilir. Buna karşılık Arapça ve Farsça unsurlar taşıyan bir eser, Türk toplumunun hayatına, müşterek hafızasına ve estetik zevkine yaslanıyorsa millî bir karakter kazanabilir. Dolayısıyla Ahmet Rasim’in millî edebiyat anlayışı, dilin şekline değil; ruhuna ve kültürel muhtevasına yöneliktir.⁸

Onun için millîlik, her şeyden önce bir duyuş biçimidir. Edebiyat, milletin ortak hafızasını, sevinçlerini, acılarını, gündelik yaşayışını ve mizahını estetik bir bütünlük içinde ifade edebilmelidir. Yazar, yaşadığı toplumun ruhunu kavrayabildiği ölçüde sahici olabilir. Bu sebeple millî edebiyat, dışarıdan hazırlanmış teorik bir program değil; toplumun kendi hayatından doğan tabiî bir ifade kudretidir. Ahmet Rasim’in “zevk-i millî” kavramına yaptığı vurgu da aynı düşüncenin devamıdır.⁹

Nitekim Ahmet Rasim’in XIX. yüzyılın sonlarında “edeb-i millî”, “zevk-i millî”, “hiss-i millî” ve “fikr-i milliyet” kavramları üzerinde ısrarla durması dikkat çekicidir. Millî Edebiyat hareketi henüz kurumsal bir hüviyet kazanmadan önce, edebiyatın kendi toplumuna ait bir ses ve karakter geliştirmesi gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte onun millîlik anlayışı içine kapanmacı değildir. Asıl mesele, dışarıdan alınan fikir ve estetik unsurların yerli kültür içinde yeniden işlenerek şahsiyet kazanmasıdır.¹⁰

Bu noktada Ahmet Rasim’in taklit karşıtlığı yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkar; aynı zamanda bir yaratıcılık ahlâkına dönüşür. Ona göre sanatkâr, başkasının hayallerini ve ifade biçimlerini tekrar ederek yenilikçi görünmeye çalışmamalıdır. Gerçek sanat; gözlem, tecrübe ve fikrî emekle kurulur. Taklit edilen yalnızca kelimeler değil, zamanla düşünme biçimidir. Böylece sanatkârın kaybettiği şey yalnızca üslubu değil, şahsiyetidir. Bu sebeple Ahmet Rasim, intihali yalnızca hukukî bir mesele olarak değil, sanat ahlâkını zedeleyen ciddi bir karakter problemi olarak değerlendirir.¹¹

Bugün geriye dönüp bakıldığında Ahmet Rasim’in bu düşüncelerinin yalnızca kendi devrindeki edebî tartışmalarla sınırlı kalmadığı görülmektedir. Onun savunduğu özgünlük, şahsiyet ve millî zevk ilkeleri, Türk edebiyatının modernleşme sürecinde kimlik arayışının temel meseleleri arasında yer almıştır. Bu yönüyle Ahmet Rasim’in tenkit anlayışı, bir dönemin polemiklerine verilmiş geçici cevaplardan ziyade, sanatkârın kendi sesiyle var olmasını savunan kalıcı bir fikir mirası niteliği taşır.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, “Taklidin Bir Netice-i Seyyiesi Daha”, Malûmat, C. IX, S. 214 (1899), s. 426-427; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 55-63.
  2. Ahmet Rasim, “Tekâmül ve Terakki”, Malûmat, C. VI, S. 133-136 (1898); Orhan Okay, Batılılaşma Devri Türk Edebiyatı, 3. bs., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2011.
  3. Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521.
  4. Ahmet Rasim, “Edeb-i Millî”, Resimli Gazete, S. 56 (1913), s. 662; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 76-89.
  5. Himmet Uç, “Farklı Bir Batılılaşma Anlayışını Temsil Edenler: Mutavassıtîn”, Türk Dünyası Edebiyatı Tarihi, C. 7, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2006, s. 408-409; İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), İstanbul: Dergâh Yayınları, 2010.
  6. Ahmet Rasim, “Muhâkemât-ı Edebiye”, Malûmat, C. V, S. 104 ve 107 (1897); C. VI, S. 135 (1898); Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 90-101.

DİL, ÜSLUP VE MİLLÎ ZEVK

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışında dil, yalnızca düşüncenin aktarıldığı teknik bir vasıta değildir. O, dili bir milletin hafızasını, estetik zevkini ve medeniyet tecrübesini taşıyan canlı bir varlık olarak görür. Bu sebeple edebiyat üzerine yaptığı değerlendirmelerde dil meselesini daima merkezî bir yerde tutar. Ancak onun savunduğu anlayış, ne geçmişin dilini olduğu gibi korumayı amaçlayan katı bir muhafazakârlığa ne de dili köklerinden koparacak ölçüde radikal bir sadeleşmeye dayanır. Ahmet Rasim için esas olan, dilin tabii gelişimini sürdürmesi ve milletin ortak yaşayışını yansıtabilmesidir.¹²

Döneminin dil tartışmaları içinde Ahmet Rasim’in en çok üzerinde durduğu kavramlardan biri tabiiliktir. Ona göre bir metnin değeri, kullanılan kelimelerin yabancı veya yerli oluşuyla değil; düşünce ile ifade arasında kurduğu ahenkle ölçülmelidir. Zorlama bir üslup, en seçkin kelimelerle kurulmuş olsa bile okuyucuda yapaylık hissi uyandırır. Buna karşılık tabiî bir anlatım, sade görünmesine rağmen güçlü bir estetik tesir bırakabilir. Bu nedenle Ahmet Rasim, gösteriş uğruna dili ağırlaştıran ve anlaşılmaz hâle getiren yazı anlayışını eleştirir. Edebiyatın amacı, okuyucudan uzaklaşmak değil; onunla sahici bir bağ kurabilmektir.¹³

Bu yaklaşım, onun üslup anlayışını da belirler. Ahmet Rasim’e göre üslup, sonradan kazanılan bir süs değil; sanatkârın şahsiyetinin yazıya yansıyan tabiî biçimidir. Başka bir yazarın ifade tarzını taklit ederek güçlü bir üslup kurulamaz. Çünkü üslup, yalnızca kelimelerin dizilişi değil; düşünme biçiminin ve hayata bakışın dile dönüşmüş şeklidir. Bu sebeple her sanatkâr önce kendi sesini bulmalıdır. Taklit edilen bir üslup, ne kadar başarılı görünürse görünsün, sahibinin şahsiyetini yansıtamaz.¹⁴

Ahmet Rasim’in dikkat çekici yönlerinden biri de konuşma dili ile yazı dili arasında kurduğu dengedir. O, edebiyatın halktan bütünüyle kopmasını doğru bulmadığı gibi, gündelik konuşmanın olduğu gibi yazıya aktarılmasını da yeterli görmez. Yazı dili, hayatın içinden beslenmeli; fakat estetik bir süzgeçten geçirilerek işlenmelidir. Böylece hem tabiîliğini koruyacak hem de edebî değer kazanacaktır. Uzun yıllar gazetecilik yapmış olması, ona okuyucunun nabzını tutan canlı ve işlek bir dilin önemini bizzat göstermiştir.¹⁵

Dil meselesini yalnızca kelime tercihine indirgemeyen Ahmet Rasim, “zevk-i millî” kavramını da bu çerçevede değerlendirir. Ona göre milletlerin estetik anlayışı, tarih içinde oluşan müşterek tecrübelerin ürünüdür. Bu sebeple başka milletlerin edebiyatlarında başarılı olan ifade biçimleri, aynı etkiyi Türk edebiyatında göstermeyebilir. Millî zevk, yalnızca konu seçiminde değil; benzetmelerde, tasvirlerde, mizah anlayışında ve cümle kuruluşunda da kendisini hissettirir. Edebiyatın millî karakteri de bu estetik bütünlük içinde şekillenir.¹⁶

Ahmet Rasim’in bu yaklaşımı, sonraki yıllarda gelişecek dil tartışmalarına da önemli ölçüde zemin hazırlamıştır. Ancak onun teklif ettiği yol, ideolojik bir dil siyaseti değil; kültürel sürekliliği esas alan tabiî bir gelişmedir. Dili zorlayarak değiştirmek kadar, onu hayatın akışından kopararak donuklaştırmak da yanlıştır. Gerçek yenilik, milletin yaşayışı içinde olgunlaşan kelime ve ifade biçimlerinin sanatkârın kaleminde yeniden hayat bulmasıyla mümkündür.

Bu yönüyle Ahmet Rasim’in dil anlayışı, yalnızca kendi dönemine ait tarihî bir görüş değildir. Onun üzerinde durduğu tabiîlik, açıklık, estetik denge ve millî zevk ilkeleri, bugün de edebî üslubun temel ölçütleri arasında yer almaktadır.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 29-54.
  2. Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521.
  3. Ahmet Rasim, “Muhâkemât-ı Edebiye”, Malûmat, C. V, S. 104 ve 107 (1897); C. VI, S. 135 (1898).
  4. Ahmet Rasim, “Muhâkemât-ı Edebiye”, Malûmat, C. V, S. 104 ve 107 (1897); C. VI, S. 135 (1898); Agâh Sırrı Levent, Ahmet Rasim, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1965, s. 90-97.
  5. Ahmet Rasim, “Edeb-i Millî”, Resimli Gazete, S. 56 (1913), s. 662; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 79-101.

 MUTAVASSIT BİR ZİHİN: ESKİ İLE YENİ ARASINDA ÜÇÜNCÜ YOL

Ahmet Rasim’in edebî şahsiyetini tek bir kavramla açıklamak gerekirse, bunların başında hiç şüphesiz “Mutavassıtîn” gelir. Ancak bu kavram, çoğu zaman zannedildiği gibi eski ile yeni arasında kararsız kalmış bir edebiyat anlayışını ifade etmez. Aksine Mutavassıtîn, bir tarafta klasik edebiyatın bütün mirasını olduğu gibi devam ettirmek isteyenlerle, diğer tarafta Batı edebiyatını neredeyse eksiksiz bir model olarak benimseyenler arasında üçüncü bir düşünce çizgisini temsil eder. Bu yönüyle Mutavassıtîn, sınırları belirlenmiş bir edebî mektepten ziyade, Türk edebiyatının modernleşme sürecinde ortaya çıkan fikrî bir tavırdır.¹⁷

Ahmet Rasim de bu tavrın en dikkat çekici temsilcileri arasında yer alır. Onun mutavassıtlığı, iki tarafı memnun etmeye çalışan uzlaşmacı bir yaklaşım değil; seçici, eleştirel ve şahsiyet sahibi bir edebiyat anlayışıdır. Eski edebiyatın asırlar boyunca meydana getirdiği estetik birikimi, dili ve kültürel hafızayı bütünüyle reddetmez. Fakat aynı zamanda hayatla bağını kaybetmiş mazmunların, kalıplaşmış söyleyişlerin ve devrin ihtiyaçlarına cevap veremeyen ifade biçimlerinin de sürdürülmesini doğru bulmaz. Aynı şekilde Batı edebiyatının teknik imkânlarını ve estetik tecrübelerini önemser; ancak bunların Türkçeye ve Türk toplumunun hayatına sorgusuzca aktarılmasına da karşı çıkar.¹⁸

Bu sebeple Ahmet Rasim’in eleştirilerinde asıl mesele, “eski mi, yeni mi?” sorusu değildir. O, meseleyi daha derinden kavrar ve şu soruyu öne çıkarır: Ortaya konulan eser, yaşadığı toplumun diliyle, kültürüyle ve hayatıyla sahici bir ilişki kurabiliyor mu? Eğer bu bağ kurulabiliyorsa eser değerlidir; kurulamadığında ise ister eskiyi ister yeniyi temsil etsin, edebî bakımdan eksik kalacaktır.

Onun nazarında yenilik, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez. Gelenek de değişime kapalı donmuş bir yapı değildir. Her medeniyet, kendi birikimini yeni şartlar içinde yeniden yorumlayabildiği ölçüde yaşayabilir. Ahmet Rasim’in “tekâmül” anlayışı tam da bu noktada belirginleşir. Edebiyat, tabiat gibi sürekli gelişen canlı bir organizmadır. Bu gelişme, köklerini kopararak değil; köklerinden beslenerek gerçekleşebilir. Batı’nın ilim ve sanat birikimi öğrenilmeli; fakat bu birikim, yerli kültürün bünyesinde yeniden işlenerek millî bir hüviyet kazanmalıdır.¹⁹

Bu anlayış, Ahmet Rasim’in “tekâmül” ve “terakki” kavramlarına yüklediği anlamı da açıklar. Ona göre gelişme, ani kopuşlarla değil; zaman içinde olgunlaşan tabiî bir değişim sürecidir. Dil, estetik zevk ve edebî ölçüler bir gecede değişmez. Yeni edebiyatın kurulabilmesi için geçmişin yaşayan taraflarını korumak, işlevini yitiren unsurları ise tabiî bir ayıklanma süreci içinde geride bırakmak gerekir. Bu bakımdan Ahmet Rasim’in teklif ettiği yol, ne muhafazakâr bir durağanlık ne de köksüz bir yenilik arayışıdır. O, süreklilik içinde değişmeyi savunur.²⁰

Devrinin sert polemikleri içinde Ahmet Rasim’in sesi zaman zaman keskinleşir; fakat bu sertliğin arkasında kişisel bir öfke değil, Türk edebiyatının geleceğine dair duyduğu samimi endişe vardır. Çünkü ona göre şahsiyetini kaybetmiş bir edebiyatın ne geçmişten devraldığı mirası yaşatması ne de geleceğe kalıcı eserler bırakması mümkündür. Taklit, yalnızca estetik bir kusur değil; kültürel hafızayı zayıflatan fikrî bir bağımlılık biçimidir.

Bu sebeple Ahmet Rasim’in mutavassıt tavrı, iki uç arasında kurulmuş geçici bir denge değildir. O, Türk edebiyatının kendi kimliğini koruyarak yenilenebileceğine inanan bilinçli bir medeniyet tasavvurudur. Bugün geriye dönüp bakıldığında, onun bu yaklaşımının yalnızca kendi dönemindeki tartışmaları açıklamakla kalmadığı; Türk edebiyatının modernleşme sürecinde kimlik, gelenek ve yenilik arasındaki ilişkinin anlaşılmasına da önemli katkılar sunduğu görülmektedir. Kalemin vicdanı, işte bu dengeyi kurabildiği ölçüde hem geçmişe sadık kalabilir hem de geleceğe söz söyleyebilir.

Dipnotlar

  1. Süleyman Nesip, “Makale-i Mahsusa: İki Söz Daha”, Servet-i Fünûn, S. 374 (1898), s. 146-157; Himmet Uç, “Farklı Bir Batılılaşma Anlayışını Temsil Edenler: Mutavassıtîn”, Türk Dünyası Edebiyatı Tarihi, C. 7, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2006, s. 408-409; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 13-28.
  2. Ahmet Rasim, “İcmâl-i Edebî”, İrtika, S. 2 ve 4 (1315/1899); Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 55-75.
  3. Ahmet Rasim, “Tekâmül ve Terakki”, Malûmat, C. VI, S. 133-136 (1898); Agâh Sırrı Levent, Ahmet Rasim, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1965, s. 90-97.
  4. Ali İhsan Kaya, “Türk Edebiyatında Ara Nesil”, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 5, S. 9 (2013), s. 151 vd.; Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret: Devir-Şahsiyet-Eser, 12. bs., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2009, s. 26-32; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 68-75.

DEKADANLAR TARTIŞMASI: ANLAŞILMAZLIĞA AÇILAN CEPHE

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışının en belirgin biçimde görünür olduğu zeminlerden biri, XIX. yüzyılın sonlarında Türk edebiyatını uzun süre meşgul eden Dekadanlar Tartışmasıdır. Ahmet Mithat Efendi’nin Servet-i Fünûn çevresine yönelttiği eleştirilerle başlayan bu tartışma, kısa zamanda yalnızca bir dil meselesi olmaktan çıkmış; edebiyatın mahiyeti, sanatın gayesi ve Batılılaşmanın sınırları üzerine yürütülen geniş bir fikir mücadelesine dönüşmüştür. Ahmet Rasim ise bu tartışmada yalnızca taraflardan biri olarak değil, kendi estetik ölçülerini ortaya koyan bağımsız bir tenkitçi olarak öne çıkmıştır.²¹

Ahmet Rasim’in eleştirilerinin merkezinde, Servet-i Fünûn edebiyatının giderek toplumun ortak dilinden uzaklaşması yer alır. Ona göre edebî dil, sanatkârın hünerini göstermek için anlaşılmaz hâle getirilecek bir araç değildir. Fransız edebiyatından alınan hayal dünyasının, tamlama biçimlerinin ve ifade kalıplarının Osmanlı Türkçesine doğrudan aktarılması, dili zenginleştirmekten çok onun tabiî gelişimini zorlayan yapay bir görünüm ortaya çıkarmaktadır. Böyle bir dil, dar bir edebî çevrenin takdirini kazanabilir; fakat milletin müşterek hissiyatına tercüman olamaz.²²

Bununla birlikte Ahmet Rasim’in itirazı yalnızca sadelik talebi değildir. O, edebiyat dilinin gündelik konuşma seviyesine indirgenmesini savunmaz. Aksine sanat dilinin işlenmesi, estetik bir derinlik kazanması ve yeni ifade imkânları geliştirmesi gerektiğini kabul eder. Karşı çıktığı husus, bu gelişmenin dili tabiî yapısından koparacak ölçüde zorlanmasıdır. Çünkü ona göre üslup, okuyucuyu metinden uzaklaştıran bir gösteriş değil; düşünce ile duygu arasında köprü kuran estetik bir vasıtadır.²³

Ahmet Rasim’in sıkça vurguladığı “tercüman-ı hissiyat” anlayışı da bu düşüncenin tabiî sonucudur. Edebiyat, toplumun müşterek duygularını dile getirebildiği ölçüde yaşayabilir. Okuyucunun anlamakta güçlük çektiği, yalnızca dar bir aydın çevresinin çözebildiği metinler ise bu temel vazifeyi yerine getiremez. Bu sebeple onun eleştirisi yalnızca kelime tercihine değil, edebiyatın toplumla kurduğu ilişkinin zayıflamasına yöneliktir. Dildeki kapalılık, zamanla duygu ve düşüncede de yabancılaşmaya yol açmaktadır.²⁴

Ne var ki Ahmet Rasim’in Dekadanlar Tartışması’ndaki tavrı bütünüyle soğukkanlı değildir. Özellikle polemik yazılarında mizahı, alayı ve karikatürü bilinçli bir tenkit yöntemi olarak kullandığı görülür. Servet-i Fünûn şairlerinin üslubunu taklit ederek kaleme aldığı mizahî metinler okuyucuda güçlü bir tesir bırakmış; ancak zaman zaman tartışmayı eserlerden çok şahıslara yönelten bir üslubun ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Bu yönüyle polemik dili, onun tenkit anlayışının en tartışmalı taraflarından biridir.²⁵

Bununla birlikte bu tavrı yalnızca Ahmet Rasim’e mahsus görmek doğru değildir. XIX. yüzyılın sonlarında gazete ve dergi sütunlarında yürütülen edebî tartışmaların önemli bir bölümü, bugünkü akademik eleştiri anlayışından oldukça uzaktır. Kalem mücadeleleri çoğu zaman sertleşmiş; mizah ile hiciv iç içe geçmiş; şahsî göndermeler tartışmanın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Ahmet Rasim de içinde bulunduğu basın kültürünün üslubundan bütünüyle bağımsız değildir. Onun polemiklerini değerlendirirken dönemin gazetecilik geleneğini göz önünde bulundurmak gerekir.²⁶

Bütün bu sert tartışmalara rağmen Ahmet Rasim’in dikkat çekici yönü, Servet-i Fünûn edebiyatını bütünüyle mahkûm etmemesidir. Halit Ziya’nın roman tekniğini, Tevfik Fikret’in çalışma disiplinini, Cenap Şahabettin’in ifade kudretini ve yeni edebiyatçıların Batı edebiyatına hâkimiyetini teslim eder. Onun itirazı şahıslara değil, millî zevkten uzaklaştığını düşündüğü estetik anlayışadır. Böylece meseleyi eski ile yeninin basit bir çatışması olmaktan çıkararak kültürel kimlik meselesi hâline getirir.

Dekadanlar Tartışması’nın kalıcı tarafı, polemiklerin sertliği değil; Türk edebiyatının hangi istikamette gelişmesi gerektiği üzerine yürütülen fikrî muhasebedir. Ahmet Rasim’in bu tartışmaya yaptığı en önemli katkı da burada ortaya çıkar. O, yeniliğe değil; yeniliğin anlaşılmazlık, yabancılaşma ve taklit ile özdeşleştirilmesine karşı çıkmıştır.

Dipnotlar

  1. Ahmet Mithat Efendi, “Dekadanlar”, Tercüman-ı Hakikat (1897); Fazıl Gökçek, Bir Tartışmanın Hikâyesi: Dekadanlar, 2. bs., İstanbul: Dergâh Yayınları, 2009.
  2. Ahmet Rasim, “Muhâkemât-ı Edebiye”, Malûmat, C. V, S. 104 ve 107 (1897); C. VI, S. 135 (1898).
  3. Ahmet Rasim, “Tekâmül ve Terakki”, Malûmat, C. VI, S. 133-136 (1898); Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521.
  4. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 55-75.
  5. Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, 4 Cilt, İstanbul, 1328-1329/1910-1911; “Ve Hulûskâr ve Mülevvininiz ve Yanar ve Döner”, İrtika, S. 7 (1899), s. 27-28.
  6. Hüseyin Cahit Yalçın, Kavgalarım, İstanbul: Tanin Matbaası, 1910; Süleyman Nesip, “Makale-i Mahsusa: İki Söz Daha”, Servet-i Fünûn, S. 374 (1898), s. 146-157.

 DİLİN TABİATI: SADELİK Mİ, SAHİCİLİK Mİ?

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışında dil, yalnızca kelimelerden meydana gelen teknik bir yapı değildir. O, dili bir milletin hafızasını, estetik zevkini ve yaşama biçimini taşıyan canlı bir organizma olarak görür. Bu sebeple dil üzerine yürüttüğü tartışmalar, kelime tercihinden çok edebiyatın toplumla kurduğu ilişkinin nasıl olması gerektiği sorusuna yönelir. Onun aradığı şey, mutlak sadelik değil; tabiîlik, açıklık ve sahiciliktir.²⁷

İlk bakışta Ahmet Rasim’in dil konusundaki tavrı iki farklı yön taşıyor gibi görünür. Bir taraftan ağır ve yapay tamlamalarla örülü, okuyucuyu metinden uzaklaştıran dili eleştirir; diğer taraftan dili yalnızca halk arasında kullanılan kelimelere indirgemeye de karşı çıkar. Bu sebeple onun savunduğu sadeleşme anlayışı, dili fakirleştirmeyi değil, tabiî akışı içinde berraklaştırmayı hedefler. Ona göre mesele, bir kelimenin hangi dilden geldiği değil; Türkçenin hayatında tabiî bir yer edinip edinmediğidir.²⁸

“Sade Yazalım” başlıklı yazısında dile getirdiği görüşler, bu yaklaşımın en açık örneklerinden biridir. Ahmet Rasim’e göre sade yazmak, kelimeleri kökenlerine göre tasfiye etmek anlamına gelmez. Yüzyıllar boyunca Türkçenin bünyesine yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeleri yalnızca menşeleri sebebiyle dışlamak, dilin tarihî gelişimini göz ardı etmektir. Çünkü dil, masa başında kurulan kurallarla değil; toplumun uzun zaman içinde meydana getirdiği müşterek kullanım sayesinde yaşar.²⁹

Bu bakımdan Ahmet Rasim’in dil anlayışı, muhafazakârlık ile yenilik arasında kurulmuş bilinçli bir dengeyi temsil eder. O, dili olduğu gibi korumayı savunmadığı gibi, zorlayıcı tasfiye hareketlerine de mesafeli yaklaşır. Dilde değişim kaçınılmazdır; ancak bu değişim, hayatın tabiî seyri içinde gerçekleşmelidir. Bir kelimenin yaşayıp yaşamayacağına sözlükler yahut edebiyatçılar değil, onu kullanan toplum karar verir. Bu düşünce, Ahmet Rasim’in tenkit anlayışında sıkça vurguladığı “tabiî tekâmül” fikrinin dil alanındaki karşılığıdır.³⁰

Ne var ki Ahmet Rasim, tabiîliği özensizlikle karıştırmaz. Halkın konuştuğu dili olduğu gibi yazıya geçirmek, ona göre edebiyatın hedefi değildir. Edebî dil, gündelik konuşmadan beslenir; fakat sanatkârın emeğiyle işlenir, seçilir ve estetik bir ahenk kazanır. Böylece hem tabiîliğini korur hem de sanat değeri elde eder. Onun üslup anlayışı ile dil anlayışı da tam bu noktada birleşir. Güzel yazmak, dili yabancılaştırmak değil; yaşayan Türkçeye estetik bir derinlik kazandırabilmektir.³¹

“Türkçe Şiirler” etrafındaki tartışmalarda benimsediği tavır da aynı düşünceyi doğrular. Ahmet Rasim, yalnızca basit kelimeler kullanmanın bir şiiri millî kılmayacağını ifade eder. Şiirin millîliği, söz varlığından önce duygu dünyasının sahiciliğinde aranmalıdır. Toplumun hayatında karşılığı bulunmayan yapay hisler, en sade Türkçeyle yazılmış olsalar bile okuyucuda gerçek bir estetik karşılık oluşturamaz. Millîlik, dilin dış görünüşünde değil; dilin taşıdığı ruh ve hayat tecrübesinde aranmalıdır.³²

Ahmet Rasim’in bu yaklaşımı, bugün de güncelliğini koruyan önemli bir ayrımı ortaya koyar. Ona göre sade dil ile sığ dil aynı şey değildir. Anlaşılır olmak düşünceyi basitleştirmek anlamına gelmediği gibi, derinlik de okuyucuyu metinden uzaklaştıran yapay bir kapalılıkla karıştırılamaz. Gerçek sanat, açıklığı basitliğe, estetik derinliği ise anlaşılmazlığa dönüştürmeden kurabilmektir.

Bu sebeple Ahmet Rasim’in dil eleştirisinin merkezinde yine insan vardır. Dil, yazarın şahsî mülkü değil; milletin ortak hafızasıdır. Sanatkâr bu mirası işler, geliştirir ve yeni imkânlara açar; fakat bunu yaparken toplumun dil duygusunu göz ardı edemez. Çünkü dil, yalnızca geçmiş nesillerden devralınan bir miras değil; aynı zamanda gelecek nesillere bırakılacak müşterek bir emanettir. Ahmet Rasim’in tenkit anlayışında kalemin vicdanı, en açık biçimde bu emanet bilincinde kendisini gösterir.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, “Mesâil-i Lisaniye”, Malûmat, C. VII, S. 145 (1898), s. 507-509; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 29-38.
  2. Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521.
  3. Ahmet Rasim, “Sade Yazalım”, Mecmûa-i Ebüzziya, S. 82 (1899), s. 1697-1700.
  4. Ahmet Rasim, “Yine Lisan Meselesi”, Malûmat, C. XI, S. 244 (1900), s. 79-80; Agâh Sırrı Levent, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, 4. bs., Ankara: Dil Derneği Yayınları, 2010, s. 266 vd.
  5. Ahmet Rasim, “Türk Lisanı”, Sabah, S. 7671 (1911), s. 1; Ahmet Rasim, “Muhîtü’l-Maârif-Ansiklopedi”, Sabah, S. 7678 (1911), s. 1.
  6. Ahmet Rasim, “Yeni Maarif Projesi ve Kâmus”, Akşam, S. 2166 (1924), s. 3; Ahmet Rasim, “İstanbul Mektupları: Galiba Bâbil Kulesini Özlüyoruz!”, Hâkimiyet-i Milliye (1926), s. 2; Yusuf Ziya Öksüz, Türkçenin Sadeleşme Tarihi: Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi, 2. bs., Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 2014.

 HALKA DOĞRU DEĞİL, HALKIN İÇİNDEN

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını besleyen en önemli kaynak, hayatın kendisidir. Onun yazılarında halk, dışarıdan gözlemlenen sosyolojik bir topluluk değil; aynı dili konuştuğu, aynı sokaklarda yürüdüğü ve aynı gündelik tecrübeleri paylaştığı canlı bir dünyanın adıdır. Bu sebeple Ahmet Rasim’in “halk için yazmak” anlayışı, dönemin birçok aydınının benimsediği öğretici tavrın ötesine geçer. O, halka seslenen bir yazar olmaktan çok, halkın içinden konuşan bir muharrirdir.³³

Uzun yıllar gazetecilik yapmış olması, onun tenkit anlayışını doğrudan şekillendirmiştir. Gazete sütunları, yalnızca haber verilen veya fikir açıklanan alanlar değil; toplumun nabzının tutulduğu canlı mekânlardır. Şehir Mektupları‘nda görülen güçlü gözlem de buradan beslenir. İstanbul’un kahvehaneleri, vapurları, çarşıları, tiyatroları, meyhaneleri ve mahalleleri onun için yalnızca tasvir edilen yerler değil; edebiyatın beslendiği gerçek hayatın kendisidir. Bu sebeple Ahmet Rasim’in tenkitlerinde hayat ile edebiyat arasında kesin bir ayrım bulunmaz.³⁴

Bu yaklaşım, eser değerlendirmelerinde de açıkça görülür. Ahmet Rasim’e göre bir eser, teknik bakımdan ne kadar başarılı olursa olsun, yaşadığı toplumun duygu ve tecrübelerinden kopmuşsa eksik kalacaktır. Çünkü edebiyat, yalnızca sanatkârın şahsî dünyasını anlatan kapalı bir estetik faaliyet değildir; aynı zamanda toplumun müşterek hafızasını, gündelik yaşayışını ve insan ilişkilerini görünür kılan kültürel bir aynadır. Bu nedenle estetik ölçüler kadar hayatın gerçekliğini de dikkate alır.³⁵

Bu anlayışın oluşmasında Ahmet Mithat Efendi’nin etkisi inkâr edilemez. Ancak Ahmet Rasim, hocasının öğretici tavrını aynen devam ettirmez. Ahmet Mithat’taki doğrudan eğiticilik, Ahmet Rasim’de gözlem, mizah ve gündelik hayatın tabiî akışı içinde yeniden şekillenir. Okuyucuya hüküm vermekten çok, hayatı göstererek düşündürmeyi tercih eder. Böylece tenkit, teorik bir yargı olmaktan çıkar; yaşanmış tecrübelerden doğan tabiî bir muhasebeye dönüşür.³⁶

Bu tercih, Ahmet Rasim’in neden müstakil bir tenkit kitabı kaleme almadığını da açıklar. Edebiyat üzerine düşüncelerini tek bir eserde toplamak yerine gazete yazılarına, şehir mektuplarına, hatıralarına ve fıkralarına yaymıştır. Bir tiyatro temsilini anlatırken sanat anlayışını tartışır; bir matbaa hatırası vesilesiyle basın hayatını değerlendirir; bir muharriri tanıtırken üslubu ve şahsiyeti üzerine hükümler verir. Böylece tenkit, hayatın akışı içinde gelişen canlı bir düşünce faaliyetine dönüşür.³⁷

Bu yönüyle Ahmet Rasim’in eleştirisi yalnızca eser merkezli değildir. O; yazarı, okuyucuyu, gazeteyi, matbaayı, şehri ve sosyal hayatı aynı kültür çevresinin parçaları olarak değerlendirir. Edebiyatı meydana getiren unsurların birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan bir bütün oluşturduğunu düşünür. Bu sebeple yazıları yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, Osmanlı’nın son dönem şehir kültürü ve basın hayatı bakımından da önemli birer tanıklık niteliği taşır.³⁸

Bugün Ahmet Rasim’in yazıları yeniden okunduğunda teorik kavramlardan çok yaşanmış tecrübenin konuştuğu görülür. Onun tenkidi, kitaplardan önce hayatı okuyan bir muharririn tenkididir. Kalemin vicdanı da burada belirir. Çünkü Ahmet Rasim’e göre edebiyat, halk adına konuşmakla değil; halkın sesini sahici biçimde duyabilmekle anlam kazanır.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927; Hikmet Dizdaroğlu (haz.), Muharrir Bu Ya, 2. bs., İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1989.
  2. Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, 4 Cilt, İstanbul, 1328-1329/1910-1911; Handan Çetin Ongun (haz.), Şehir Mektupları, İstanbul: Kapı Yayınları, 2013.
  3. Ahmet Rasim, Eşkâl-i Zaman, İstanbul, 1334/1918; Orhan Şaik Gökyay (haz.), Eşkâl-i Zaman, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1992.
  4. Ahmet Rasim, “Muharrirlik”, Vakit, S. 1018 (1920), s. 2; “Müellifler ve Tâbiler”, Vakit, S. 1051 (1920), s. 2.
  5. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 119-154.
  6. Muzaffer Gökman, İstanbul’u Yaşayan ve Yaşatan Adam Ahmet Rasim, İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayınları, 1989.

 HATIRANIN İÇİNDEN KONUŞAN ELEŞTİRMEN

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını çağdaşlarından ayıran en belirgin özelliklerden biri, eleştiriyi yalnızca metin üzerinden kurmamasıdır. Onun yazılarında eser ile müellif, edebiyat ile hayat, tenkit ile hatıra birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz. Bu sebeple şairler ve yazarlar hakkında yaptığı değerlendirmeler, modern anlamda sistematik eser tahlillerinden çok, yaşanmış tecrübelerin içinden süzülen kültürel tanıklıklar niteliği taşır.³⁹

Bugünkü eleştiri anlayışı çoğunlukla eserin dili, kompozisyonu, anlatım tekniği ve estetik yapısı üzerinde yoğunlaşır. Ahmet Rasim ise farklı bir yol izler. Bir şairi değerlendirirken yalnızca eserini değil; mizacını, konuşmasını, dostluklarını, çalışma alışkanlıklarını ve içinde bulunduğu edebiyat çevresini de anlatır. Çünkü ona göre eser, onu meydana getiren hayat tecrübesinden bağımsız düşünülemez. Böylece eleştiri, biyografi ile kültür tarihinin kesiştiği geniş bir alana dönüşür.⁴⁰

Bu yönüyle Ahmet Rasim yalnızca edebî metinleri değil, edebiyatın üretildiği çevreyi de kayıt altına alır. Matbaalar, gazete idarehaneleri, kitapçılar, kahvehaneler, meyhaneler ve edebî mahfiller onun eserlerinde sıradan mekânlar değildir. Bunlar; fikirlerin dolaşıma girdiği, dostlukların kurulduğu, polemiklerin başladığı ve edebiyatın şekillendiği kültürel hafıza mekânlarıdır. Bu sebeple hatıraları yalnızca şahsî geçmişini anlatan metinler değil, aynı zamanda Türk edebiyatının sosyal tarihini belgeleyen önemli kaynaklardır.⁴¹

Elbette bu yöntemin bazı sınırlılıkları da vardır. Ahmet Rasim zaman zaman eserden çok kişiye yaklaşır; estetik ölçüler yerine şahsiyet üzerinde durur. Bazı hükümleri güçlü gözlemlere dayanırken, bazıları dönemin polemik atmosferi ve kişisel yakınlıklarının etkisini taşır. Bu nedenle onun tenkitleri değerlendirilirken yalnızca vardığı sonuçlara değil, bu sonuçların ortaya çıktığı tarihî ve sosyal zemine de dikkat edilmelidir.⁴²

Nitekim Ahmet Mithat Efendi’ye duyduğu vefa ve Muallim Nâci çizgisine yakınlığı, bazı değerlendirmelerinde açıkça hissedilir. Buna karşılık Recaizâde Mahmud Ekrem ve Servet-i Fünûn çevresine daha ihtiyatlı, zaman zaman da mesafeli yaklaşır. Bu durum onun bütünüyle tarafsız bir eleştirmen olmadığını gösterse de tenkitlerinin değerini azaltmaz. Aksine her eleştirmenin kendi kültür çevresi ve hayat tecrübesi içinde düşündüğünü gösteren tabiî bir durum olarak okunmalıdır.⁴³

Ahmet Rasim’in dikkat çekici yönlerinden biri de edebî şahsiyetleri yalnızca eserleriyle değerlendirmemesidir. O; meslek ahlâkını, çalışma disiplinini, matbuat içindeki tavırlarını ve kültür hayatına katkılarını da tenkidin konusu hâline getirir. Böylece eleştiri, yalnızca estetik hüküm veren bir faaliyet olmaktan çıkar; karakter, kültür ve dönem değerlendirmesine dönüşür. Bu yönüyle yazıları, edebiyat tarihi kadar basın tarihi ve kültür sosyolojisi açısından da önemli bir kaynak niteliği taşır.⁴⁴

Bugün geriye dönüp bakıldığında Ahmet Rasim’in en büyük başarısı, yaşadığı devrin edebiyat çevresini bütün canlılığıyla geleceğe aktarabilmiş olmasıdır. Onun kalemi yalnızca tenkit eden değil; aynı zamanda kaydeden, koruyan ve kültürel hafızayı gelecek nesillere taşıyan bir kalemdir. Kalemin vicdanı da burada belirir. Çünkü Ahmet Rasim’e göre bir muharriri anlamak, yalnızca eserlerini değil; yaşadığı zamanı, kurduğu ilişkileri ve içinde bulunduğu kültür çevresini de anlayabilmeyi gerektirir.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, Matbuat Hatıralarından Muharrir, Şair, Edip, İstanbul, 1924; Kâzım Yetiş (haz.), Matbuat Hatıralarından Muharrir, Şair, Edip, İstanbul: Kervan Kitapçılık, 1979.
  2. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927; Hikmet Dizdaroğlu (haz.), Muharrir Bu Ya, 2. bs., İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1989.
  3. Ahmet Rasim, “Osmanlı Matbuat Hatıraları I-II”, Hâkimiyet-i Milliye, C. VIII, S. 2083 (1927), s. 3; “Osmanlı Matbuat Hatıralarından: Hürriyet Gazetesi”, Hâkimiyet-i Milliye, C. VIII, S. 2085 (1927), s. 3.
  4. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 131-154.
  5. Ahmet Rasim, “Sait Bey”, Vakit, S. 1176 (1921), s. 2; İbrahim Necmi Dilmen, “Ahmet Rasim ve Edebiyatımız”, Hâkimiyet-i Milliye, S. 4026 (1932), s. 2.
  6. Hikmet Dizdaroğlu, “Ölümünün 20’nci Yıldönümünde Ahmet Rasim”, Türk Dili, C. I, S. 12 (1952); Muzaffer Gökman, İstanbul’u Yaşayan ve Yaşatan Adam Ahmet Rasim, İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayınları, 1989.

MİZAHIN BIÇAĞI: TENKİDİN İMKÂNI VE TEHLİKESİ

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını çağdaşlarından ayıran en belirgin özelliklerden biri, mizahı yalnızca bir anlatım biçimi değil, eleştirinin etkili bir yöntemi olarak kullanmasıdır. Onun kaleminde mizah, okuyucuyu güldürmeyi amaçlayan bağımsız bir tür olmaktan çıkar; yanlış bulduğu düşünce ve edebî tavırları görünür hâle getiren güçlü bir tenkit aracına dönüşür. Bu sebeple polemik yazıları ile mizah yazıları arasında kesin sınırlar çizmek güçtür. Çoğu zaman nükte eleştiriyi taşır, eleştiri de mizahın diliyle daha etkili hâle gelir.⁴⁵

Ahmet Rasim’in mizah anlayışının en önemli yönlerinden biri, edebiyat tartışmalarını geniş okuyucu kitlesinin anlayabileceği bir dile dönüştürmesidir. Gazete sütunlarında yürütülen tartışmaların yalnızca dar bir edebiyat çevresinde kalmasını istemez. Bunun için kelime oyunlarından, taklitlerden, ironiden ve gündelik hayatın canlı benzetmelerinden yararlanır. Böylece okuyucu teorik kavramlarla değil, hayatın içinden örneklerle düşünmeye yönelir. Mizah, onun kaleminde öğretmeden düşündüren bir anlatım imkânına dönüşür.⁴⁶

Bu yöntemi özellikle Servet-i Fünûn çevresine yönelttiği eleştirilerde açıkça görmek mümkündür. Ahmet Rasim, anlaşılmaz bulduğu tamlamaları ve Batı edebiyatından aktarıldığını düşündüğü ifade biçimlerini doğrudan reddetmek yerine, mizahın aynasında büyüterek gösterir. Böylece okuyucu yalnızca eleştiriyi okumaz; yapay bulduğu dilin doğurduğu estetik yabancılaşmayı da hisseder. Bu yönüyle mizah, onun tenkidinde estetik ölçüleri görünür kılan etkili bir anlatım tekniği hâline gelir.⁴⁷

Bununla birlikte mizahın sağladığı bu imkân, önemli bir tehlikeyi de beraberinde getirir. Bir düşüncenin yanlışlığını göstermekle onu alaya almak aynı şey değildir. Ahmet Rasim’in bazı polemiklerinde, muhatabının fikirlerini ayrıntılı biçimde tartışmak yerine üslubunu karikatürleştirdiği ve şahsiyetini hedef alan ifadelere yöneldiği görülmektedir. Böyle durumlarda mizah, eleştiriyi destekleyen bir delil olmaktan çıkar; hükmün yerine geçer. Bu ise tenkidin ikna gücünü zayıflatabilecek bir risktir.⁴⁸

Buna rağmen Ahmet Rasim’in mizahını yalnızca küçümseyici bir tavır olarak değerlendirmek doğru olmaz. Yazılarında yalnızca karşısındaki kişilere değil; kendi kuşağının alışkanlıklarına, matbuat dünyasının zaaflarına, İstanbul hayatının çelişkilerine ve zaman zaman kendisine de aynı ince ironiyle yaklaşır. Bu sebeple onun mizahı, üstünlük duygusundan değil; hayatın çelişkilerini kavrayan güçlü bir gözlemden beslenir.⁴⁹

Burada Ahmet Rasim’in tenkit anlayışının ahlâkî boyutu belirginleşir. Ona göre nükte, hakikati görünür kıldığı ölçüde değerlidir. Mizahın amacı muhatabı susturmak değil, okuyucuyu düşünmeye sevk etmektir. Ancak polemiğin harareti arttığında bu denge her zaman korunamaz; kimi yazılarında zekânın parlaklığı fikrin önüne geçer. Bu durum, onun tenkit anlayışındaki insani sınırları da gösterir. Çünkü Ahmet Rasim, teorik bir sistem kuran akademisyen değil; gazete sütunlarında her gün yazan, tartışan ve cevap veren bir matbuat muharriridir.⁵⁰

Bugün geriye dönüp bakıldığında Ahmet Rasim’in mizahı, yalnızca dönemin polemik üslubunu yansıtan tarihî bir özellik değildir. Aynı zamanda eleştirinin daha geniş okuyucu kitlelerine nasıl ulaştırılabileceğini gösteren önemli bir edebî imkândır. Bunun yanında eleştirinin hangi noktada kişiselleşme tehlikesiyle karşılaşacağını da hatırlatır. Kalemin vicdanı, tam da bu dengede sınanır: Güldürürken incitmemek, eleştirirken hakikatten uzaklaşmamak.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, Cidd ü Mizah, İstanbul, 1336/1918; Yaşar Demirel (haz.), Ciddiyet ve Mizah, İstanbul: Arba Yayınları, 1989.
  2. Ahmet Rasim, Şehir Mektupları, 4 Cilt, İstanbul, 1328-1329/1910-1911; Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927.
  3. Ahmet Rasim, Gülüp Ağladıklarım, İstanbul, 1340/1926; Ahmet Sevinç (haz.), Gülüp Ağladıklarım, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978.
  4. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 55-101, 137-154.
  5. Hikmet Altınkaynak, Yergi, Nükte ve Fıkralarıyla Ahmet Rasim, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1984; Sefa Bulut, Nüktedan Ahmet Rasim, Ankara: Pupa Yayınları, 2011.
  6. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 189-193.

BASIN, SANSÜR VE ELEŞTİRİNİN ŞARTLARI

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışı, yalnızca şahsî kabiliyetinin veya estetik tercihlerinin ürünü değildir. Onun kalemini biçimlendiren en önemli unsurlardan biri, içinde yetiştiği matbuat dünyasıdır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde gazete ve dergiler, yalnızca haber veren yayın organları değil; edebiyatın üretildiği, tartışıldığı ve okuyucuya ulaştığı başlıca kamusal alanlardı. Şiirler, hikâyeler, roman tefrikaları, tercümeler ve tenkit yazıları büyük ölçüde süreli yayınlarda yayımlanıyor; edebî tartışmalar da aynı sütunlarda yürütülüyordu. Bu sebeple Ahmet Rasim’in eleştirisini anlamak, aynı zamanda Osmanlı matbuatının çalışma şartlarını anlamayı gerektirir.⁵¹

Gazete yazarlığı, Ahmet Rasim’in tenkit üslubunu doğrudan belirlemiştir. Günlük gazete, yazardan uzun süre üzerinde çalışılmış teorik incelemelerden çok, kısa sürede kaleme alınmış ve okuyucunun ilgisini canlı tutabilecek yazılar beklemektedir. Polemiklere gecikmeden cevap vermek, gündemi takip etmek ve her gün yeni bir metin üretmek zorunda olan bir muharririn eleştirisi de kaçınılmaz olarak canlı, hareketli ve zaman zaman dağınık bir görünüm kazanmıştır. Bu durum, tenkitlerinde görülen tekrarları ve ani üslup değişikliklerini açıklayan önemli tarihî sebeplerden biridir.⁵²

Bu basın ortamını şekillendiren en önemli unsurlardan biri de sansürdü. II. Abdülhamid döneminde uygulanan sansür, yalnızca siyasî yazıları değil; gazetecilik dilini, kültür hayatını ve dolaylı olarak edebî eleştiriyi de etkilemiştir. Ahmet Rasim’in hatıralarında, birçok yazının yayımlanmadan önce değiştirildiği, bazı metinlerin çıkarıldığı ve muharrirlerin çoğu zaman düşüncelerini dolaylı yollarla ifade etmek zorunda kaldıkları görülmektedir. Böyle bir ortamda tenkit, yalnızca estetik ölçüler etrafında şekillenen bir faaliyet olmaktan çıkar; ifade imkânlarını koruma mücadelesine de dönüşür.⁵³

Ahmet Rasim’in matbuat üzerine kaleme aldığı hatıralar, bu bakımdan yalnızca kişisel anılar değildir. Onlar, Osmanlı basınının gündelik işleyişini, matbaaların çalışma düzenini, gazetecilerin geçim mücadelesini ve sansürün yazı psikolojisi üzerindeki etkilerini gösteren önemli kültür belgeleridir. Yazı, onun dünyasında sadece estetik bir faaliyet değil; aynı zamanda hayatı sürdürebilmenin de aracıdır. Muharrir; her gün yazmak, okuyucuyu gözetmek, gazetenin yayın çizgisine uyum sağlamak ve sansürün görünmeyen sınırlarını hesaba katmak zorundadır. Bu şartlar altında kaleme alınan eleştiri yazıları da doğal olarak akademik bir sistematikten çok, hayatın ritmine bağlı bir yapı kazanmıştır.⁵⁴

Bu tarihî gerçeklik dikkate alındığında Ahmet Rasim’den Batı’daki örneklerine benzer, bağımsız ve sistemli bir tenkit külliyatı beklemek isabetli değildir. Onun eleştirileri tek bir kitapta toplanmış teorik metinler değil; gazete sütunlarına, şehir mektuplarına, hatıralara ve polemik yazılarına dağılmış düşüncelerdir. İlk bakışta bu durum bir eksiklik gibi görülebilir. Oysa aynı özellik, Ahmet Rasim’in düşüncesine canlılık kazandıran temel unsurlardan biridir. Çünkü onun tenkidi, masa başında kurulmuş kapalı bir sistem değil; yaşanan hayatın içinde sürekli gelişen canlı bir muhasebedir.⁵⁵

Ahmet Rasim’in dikkat çektiği önemli gerçeklerden biri de eleştirinin yalnızca eleştirmenin zihninde doğmadığıdır. Gazete yönetimleri, matbaalar, okuyucu kitlesi, ekonomik şartlar, siyasî atmosfer ve sansür mekanizması, tenkidin biçimini doğrudan etkileyen unsurlardır. Bu yönüyle onun yazıları, yalnızca edebî görüşlerini değil; bu görüşlerin üretildiği tarihî şartları da görünür kılar.

Bugün Ahmet Rasim’in tenkit anlayışı değerlendirilirken yalnızca fikirlerine değil, o fikirlerin hangi imkânlar ve hangi sınırlılıklar içinde ortaya çıktığına da bakmak gerekir. Kalemin vicdanı, yalnızca doğruyu söyleme cesaretinde değil; doğruyu hangi şartlar altında söyleyebildiğinde de kendisini gösterir. Bu bakımdan Ahmet Rasim’in tenkit mirası, estetik olduğu kadar tarihî ve kültürel bir tecrübenin de belgesidir.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, Matbuat Hatıralarından Muharrir, Şair, Edip, İstanbul, 1924; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 119-154.
  2. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927; Ahmet Rasim, “Muharrirlik”, Vakit, S. 1018 (1920), s. 2.
  3. Cevdet Kudret, Abdülhamit Devrinde Sansür, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1977; Hasan Refik Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, C. I, İstanbul: İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1960, s. 190-205.
  4. Orhan Koloğlu, “Basın İçeriği ve Rejimi”, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi, İstanbul: İletişim Yayınları, 1985, s. 87-88; Ahmet Rasim, Matbuat Hatıralarından Muharrir, Şair, Edip.
  5. Nuri Sağlam, “‘Ben Deli miyim?’ Romanında ‘Ahlâka Aykırı Neşriyat’ Yaptığı Gerekçesiyle Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Yargılanması”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, S. 32 (2005), s. 109-130; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 189-194.

 HALK KÜLTÜRÜNE BAKAN GÖZ

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını besleyen önemli kaynaklardan biri de halk kültürüdür. Ancak onun halk kültürüne yönelişi, romantik bir geçmiş özlemi veya folklor merakı olarak değerlendirilmemelidir. Ahmet Rasim için halkın dili, eğlencesi, anlatıları ve gündelik yaşayışı, edebiyatın beslendiği asli kaynaklardandır. Bu sebeple Karagöz, Orta Oyunu, meddah, mani, türkü, atasözü, bilmece ve halk hikâyeleri onun yazılarında yalnızca kültürel malzeme değil; bir milletin estetik hafızasını yansıtan unsurlar olarak yer alır.⁵⁶

Bununla birlikte Ahmet Rasim’in halk kültürüne yaklaşımı, bugünkü anlamda sistemli bir folklor araştırmacısının yöntemiyle örtüşmez. Halk ürünlerini sınıflandırmaya, varyantlarını karşılaştırmaya veya kuramsal açıklamalar yapmaya çalışmaz. Daha çok yaşadığı çevrede gördüklerini, işittiklerini ve hatırladıklarını kaydeder. Bu yönüyle eserleri, ilmî incelemelerden çok güçlü gözlemlere dayanan kültürel tanıklıklardır. Tam da bu sebeple, bugün kaybolmuş birçok şehir geleneği, seyirlik oyun ve sözlü kültür unsuru onun yazıları sayesinde ayrıntılarıyla takip edilebilmektedir.⁵⁷

Ahmet Rasim’in dikkat çekici yönlerinden biri de halk kültürünü eleştiriden muaf tutmamasıdır. Karagöz ve Orta Oyunu’nu, taşıdığı mizah, dil zenginliği ve toplumsal gözlem gücü sebebiyle değerli bulurken; kaba söyleyişe, ölçüsüzlüğe ve müstehcenliğe dönüşen taraflarını açıkça eleştirir. Halk hikâyelerini değerlendirirken de hayal gücünü bütünüyle reddetmez; ancak hurafeyi besleyen, düşünmeyi körelten ve ahlâkî bakımdan sakıncalı gördüğü anlatıları sorgular. Böylece gelenek, onun nazarında dokunulmaz bir alan değil; modern edebiyat gibi tenkide açık bir kültür mirasıdır.⁵⁸

Bu yaklaşım, Ahmet Rasim’in halk anlayışının romantik bir halkçılık olmadığını gösterir. Ona göre bir unsurun halktan geliyor olması, onu kendiliğinden doğru veya güzel kılmaz. Gelenek, ancak kendisini yenileyebildiği ölçüde yaşayabilir. Toplumun estetik zevkini geliştiren, dili zenginleştiren ve ortak hafızayı canlı tutan unsurlar korunmalı; buna karşılık düşünmeyi engelleyen, kaba zevki besleyen ve insanı gerçek hayattan uzaklaştıran alışkanlıklar eleştirilmelidir.⁵⁹

Burada Ahmet Rasim’in tenkit anlayışının eğitimci yönü belirginleşir. Onun için edebiyat yalnızca estetik haz veren bir faaliyet değil; aynı zamanda insanın muhakeme gücünü geliştiren kültürel bir terbiyedir. Romanın ve modern hikâyenin önemini vurgularken de aynı ölçüden hareket eder. Çünkü edebiyat, okuyucuyu yalnızca eğlendirmemeli; hayatı daha doğru kavramasına da yardımcı olmalıdır. Bu bakımdan halk kültürüne yönelttiği eleştiriler, geleneği reddetmek için değil; onu daha bilinçli biçimde yaşatmak içindir.⁶⁰

Bugün Ahmet Rasim’in bu değerlendirmelerinin bir kısmı, dönemin ahlâk anlayışı ve eğitim düşüncesi çerçevesinde yeniden tartışılabilir. Ancak onun temel ilkesi değişmez. Sanat ve edebiyat, insanın idrakini genişletmeli, estetik zevkini geliştirmeli ve düşünme kabiliyetini beslemelidir. Halk kültürü de bu ölçü içinde değerlidir. Çünkü Ahmet Rasim’e göre kültür, geçmişi olduğu gibi tekrar etmek değil; geçmişten devralınan birikimi yeni nesiller için anlamlı hâle getirebilmektir.

Bu sebeple Ahmet Rasim’in halk kültürüne bakışı, yalnızca folklorik bir ilginin sonucu değildir. O, halk kültürünü edebiyatın canlı damarlarından biri olarak görür; fakat bu damarın da eleştiri süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur. Kalemin vicdanı, onun nazarında yalnızca yeniyi sorgulamakla değil, geleneği de aklın ve estetik ölçünün ışığında yeniden değerlendirebilmekle tamamlanır.

Dipnotlar

  1. Ahmet Rasim, Eşkâl-i Zaman, İstanbul, 1334/1918; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 155-165.
  2. Ahmet Çelik, Ahmet Rasim’in Eserlerinde Halk Kültürü Unsurları (Yayımlanmamış Doktora Tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum, 1993); Orhan Şaik Gökyay (haz.), Eşkâl-i Zaman, İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1992.
  3. Metin And, Kırk Gün Kırk Gece: Eski Donanma ve Şenliklerde Seyirlik Oyunları, İstanbul: Tac Yayınları, 1959; Hayrettin İvgin, Karagöz ve Kukla Sanatımız, Ankara: Ekip Grafik Matbaası, 2000.
  4. M. Öcal Oğuz vd. (haz.), Türk Halk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Grafiker Yayınları, 2004; Onur Aykaç, “Bir Tanzimat Aydınının Gözüyle Halk Edebiyatı”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, S. 8 (2014).
  5. Ahmet Rasim, Muharrir Bu Ya, İstanbul, 1927; Hikmet Dizdaroğlu (haz.), Muharrir Bu Ya, İstanbul: Millî Eğitim Basımevi, 1989; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 166-188.

ELEŞTİRİNİN EKSİKLERİ: SİSTEMDEN ÇOK SEZGİ

Ahmet Rasim’i modern anlamda sistem kuran bir edebiyat kuramcısı gibi değerlendirmek, onun tarihî şahsiyetini olduğundan farklı göstermeye yol açar. Çünkü Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışı, belirli kavramlar etrafında inşa edilmiş teorik bir yapı değildir. Eleştiri üzerine bağımsız bir eser kaleme almamış; düşüncelerini gazete yazılarına, polemiklere, şehir mektuplarına, hatıralarına ve farklı vesilelerle yazdığı makalelere yaymıştır. Bu sebeple onun tenkit anlayışı, kapalı ve sistemli bir nazariye değil; uzun yıllara yayılan fikrî bir tecrübenin ürünü olarak okunmalıdır.⁶¹

Bu durum, Ahmet Rasim’in eleştirilerinde zaman zaman kavramsal dağınıklığa da yol açar. Aynı meseleye farklı dönemlerde farklı tonlarla yaklaşabildiği, kullandığı kavramları her zaman aynı anlam çerçevesinde değerlendirmediği görülmektedir. Özellikle polemik yazılarında güncel tartışmaların etkisiyle verdiği bazı hükümler, daha sonra savunduğu genel ilkelerle tam olarak örtüşmeyebilir. Bu yönüyle Ahmet Rasim’in tenkidi, teorik tutarlılıktan çok, yaşanan olayların ve tartışmaların içinde şekillenen canlı bir düşünme pratiğidir.⁶²

Onun eleştirisinin en güçlü tarafı da en zayıf tarafı da aynı noktada birleşir. Ahmet Rasim, eserleri soyut estetik kategoriler içinde çözümlemekten çok, onları meydana getiren hayatı anlamaya çalışır. Yazarların yetiştiği çevreyi, mizacını, dostluklarını, matbuat ilişkilerini ve devrin kültürel atmosferini büyük bir dikkatle gözlemler. Buna karşılık eserlerin kompozisyonu, anlatım tekniği, kurgu yapısı veya psikolojik derinliği üzerine modern anlamda ayrıntılı çözümlemeler yapmaz. Onun dikkati çoğu zaman metnin kendisinden çok, metni doğuran hayata yönelmiştir.⁶³

Benzer şekilde Ahmet Rasim’in hükümleri bütünüyle tarafsız değildir. Ahmet Mithat Efendi ve Muallim Nâci çevresiyle kurduğu fikrî ve şahsî yakınlık, bazı değerlendirmelerinde hissedilir. Servet-i Fünûn topluluğuna yönelik eleştirilerinde de zaman zaman polemiğin sert dili, estetik muhakemenin önüne geçebilir. Mizahın sağladığı ifade gücü bazı yazılarında eleştiriyi kuvvetlendirirken, bazı yazılarında tartışmayı kişiselleştiren bir üsluba dönüşebilir. Bu durum, onun tenkidinin sınırlarını göstermesi bakımından önemlidir.⁶⁴

Ancak bu eksiklikler, Ahmet Rasim’in Türk edebiyatındaki yerini küçültmez. Çünkü eleştiri tarihi yalnızca kusursuz teorilerin tarihi değildir; aynı zamanda edebiyat üzerine düşünme biçimlerinin, estetik ölçülerin ve tartışma geleneklerinin de tarihidir. Ahmet Rasim, bu geçiş döneminde edebiyat meselelerini dar bir aydın çevresinin konusu olmaktan çıkararak gazete okuyucusunun gündemine taşıyan en etkili kalemlerden biri olmuştur.

Nitekim onun yazılarında modern Türk eleştirisinin temel meselelerinin büyük bölümü açık biçimde görülür. Edebiyatın toplumla ilişkisi, millîlik düşüncesi, taklidin sakıncaları, dilde tabiilik, anlaşılabilirlik, gelenek ile yenilik arasındaki denge, halk kültürünün değeri, sanatın eğitici işlevi ve eleştirmenin sorumluluğu gibi meseleler, farklı bağlamlarda sürekli tartışılır. Bu bakımdan dağınık görünen yazıları, modern Türk tenkidinin zihinsel haritasını oluşturan önemli duraklardan biridir.⁶⁵

Üstelik Ahmet Rasim bu meseleleri yalnızca teorik düzlemde ele almaz. Bir şehir mektubunda dil meselesine değinir; bir matbuat hatırasında gazetecilik ahlâkını tartışır; bir polemikte estetik ölçüler üzerine hüküm verir; bir mizah yazısında ise taklidi ve yapmacıklığı eleştirir. Böylece eleştiri, onun kaleminde bağımsız bir tür olmaktan çıkar; hayatın içine yayılmış sürekli bir düşünme faaliyetine dönüşür.

Bugün Ahmet Rasim’e dönüp bakıldığında görülen en önemli gerçeklerden biri de budur. Onun tenkidi, sistemli bir kuramdan çok güçlü bir gözleme, yaşanmış tecrübeye ve kültürel sezgiye dayanır. Bu sebeple yalnızca edebî metinleri değil, bir dönemin zihniyetini, kültürünü ve değişim sancılarını da geleceğe taşır. Ahmet Rasim’in asıl değeri, kusursuz bir eleştiri sistemi kurmuş olmasında değil; kalemini hayatın vicdanına dönüştürebilmiş olmasındadır.

Dipnotlar

  1. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 189-195.
  2. Agâh Sırrı Levent, Ahmet Rasim, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1965; Şerif Aktaş, Ahmet Rasim, Ankara: Akçağ Yayınları, 2004.
  3. Muzaffer Gökman, İstanbul’u Yaşayan ve Yaşatan Adam Ahmet Rasim, İstanbul: Çelik Gülersoy Vakfı İstanbul Kütüphanesi Yayınları, 1989; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 131-154.
  4. İbrahim Necmi Dilmen, “Ahmet Rasim ve Edebiyatımız”, Hâkimiyet-i Milliye, S. 4026 (1932), s. 2; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 189-195.
  5. İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), İstanbul: Dergâh Yayınları, 2010; Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, 3. bs., İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2010.

 KALEMİN VİCDANI

Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını tek bir kavramla açıklamak gerekirse bu kavram mesuliyettir. Ona göre edebiyat, yalnızca estetik bir faaliyet değil; dile, topluma, tarihe ve geleceğe karşı taşınan bir sorumluluktur. Sanatkâr kullandığı dile karşı mesuldür; çünkü dil milletin ortak hafızasıdır. Topluma karşı mesuldür; çünkü edebiyat hayatla bağını kaybettiğinde kendi varlık sebebini de zayıflatır. Geçmişe karşı mesuldür; çünkü yenilik adına hafızayı reddetmek kültürel sürekliliği kesintiye uğratır. Geleceğe karşı mesuldür; çünkü kalıcı yenilik ancak özgün bir sanat anlayışıyla mümkündür.⁶⁶

Bu sebeple Ahmet Rasim, edebiyatı yalnızca güzel söz söyleme hüneri olarak görmez. Edebiyatın toplumun kendisini tanımasına, dilini korumasına, estetik zevkini geliştirmesine ve yaşadığı zamanı anlamlandırmasına katkı sağlaması gerektiğini savunur. Anlaşılmazlığa, yapmacıklığa, taklide ve halktan kopan bir sanat anlayışına yönelttiği eleştiriler de aynı düşüncenin farklı yansımalarıdır.⁶⁷

Bununla birlikte Ahmet Rasim’in tenkit anlayışı bütünüyle sistemli değildir. Dostlukları, yetiştiği çevre, polemiklerin sertliği ve mizaha duyduğu yakınlık bazı hükümlerini etkilemiştir. Zaman zaman eserden çok şahsiyeti hedef aldığı, estetik muhakemenin önüne polemik dilini geçirdiği görülür. Ancak bu durum, onun tarihî değerini azaltmaz; aksine, yaşadığı dönemin şartları içinde düşünen ve tartışan bir muharrir olduğunu gösterir.⁶⁸

Ahmet Rasim’in asıl başarısı, sistemli bir tenkit kuramı kurmasından çok, edebiyat meselelerini geniş okuyucu kitlesinin gündemine taşıyabilmesidir. Millîlik, dil, taklit, gelenek, yenilik, halk kültürü ve sanatın toplumsal işlevi gibi meseleleri gazete sütunlarından hareketle kamusal bir tartışmanın konusu hâline getirmiştir. Bu yönüyle tenkit, onun kaleminde yalnızca estetik hüküm verme faaliyeti değil, kültürel bir muhasebeye dönüşmüştür.⁶⁹

Bugün Ahmet Rasim’i yeniden okumak, yalnızca eski İstanbul’un kültür hayatını tanımak anlamına gelmez. Aynı zamanda edebiyatın toplumla ilişkisini, dilin tabiî gelişimini, yenilik ile taklit arasındaki sınırı ve sanatçının fikrî sorumluluğunu yeniden düşünmek demektir. Çünkü değişen dönemler olsa da edebiyatın temel meseleleri büyük ölçüde varlığını sürdürmektedir.

Her çağ kendi taklitlerini, kendi gösterişlerini ve kendi yabancılaşmalarını üretir. Bu sebeple Ahmet Rasim’in ortaya koyduğu sorular bugün de güncelliğini korumaktadır: Edebiyat kimin için yazılır? Yenilik nerede başlar? Millîlik dilde mi, duyuşta mı aranmalıdır? Eleştirinin amacı rakibi yenmek mi, yoksa edebiyatı geliştirmek midir?

Ahmet Rasim’in bütün cevapları bugün aynı şekilde benimsenmeyebilir. Ancak onun savunduğu temel ilke geçerliliğini korumaktadır: Kalem yalnızca yazmak için değil; düşünmek, sorgulamak ve sorumluluk taşımak için vardır. Bu sebeple Ahmet Rasim’in mirası, yalnızca bir dönemin edebiyat tartışmalarıyla sınırlı değildir. O, Türk edebiyatında eleştiriyi vicdanla buluşturan önemli isimlerden biri olarak değerini korumaktadır.

Çünkü gerçek tenkit, kelimenin gösterişinden önce hakikate sadakatini sorgular.

Dipnotlar

  1. Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2015), s. 189-195.
  2. Ahmet Rasim, “Lisan ve Edeb”, Malûmat, C. VII, S. 146 (1898), s. 520-521; “Sade Yazalım”, Mecmûa-i Ebüzziya, S. 82 (1899).
  3. Agâh Sırrı Levent, Ahmet Rasim, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları, 1965; İbrahim Necmi Dilmen, “Ahmet Rasim ve Edebiyatımız”, Hâkimiyet-i Milliye, S. 4026 (1932).
  4. İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e (1839-1923), İstanbul: Dergâh Yayınları, 2010; Ummahan Nerkiz, Ahmet Rasim’de Edebî Tenkit, s. 189-195.

SONUÇ

Bu çalışma, Ahmet Rasim’in edebî tenkit anlayışını yalnızca polemik yazıları veya dağınık değerlendirmeleri üzerinden değil, makaleleri, şehir mektupları, hatıraları, dil yazıları ve matbuat üzerine kaleme aldığı metinler birlikte ele alınarak incelemeyi amaçlamıştır. İnceleme sonucunda Ahmet Rasim’in bağımsız bir tenkit kitabı kaleme almamış olmasına rağmen, belirli ilke ve ölçülere dayanan bütünlüklü bir eleştiri anlayışına sahip olduğu görülmüştür.

Ahmet Rasim’in tenkidinin merkezinde hayatla bağını koruyan bir edebiyat anlayışı bulunmaktadır. Ona göre edebiyat, toplumun diliyle, kültürüyle ve ortak hafızasıyla ilişkisini sürdürdüğü ölçüde kalıcı bir değer kazanabilir. Bu nedenle taklide, yapmacıklığa, anlaşılmazlığa ve hayatın gerçeklerinden uzaklaşan estetik anlayışlara eleştirel yaklaşmıştır. Buna karşılık yeniliği bütünüyle reddetmemiş; Batı edebiyatının ilmî ve estetik birikiminden yararlanmayı gerekli görmekle birlikte, bunun millî kültürün süzgecinden geçirilerek özgün bir şahsiyete dönüştürülmesi gerektiğini savunmuştur.

Bu çalışmamızda Ahmet Rasim’in dil anlayışının da yalnızca sadeleşme tartışmalarıyla sınırlı olmadığı ortaya konulmuştur. Onun için önemli olan, dilin tabiî gelişimini koruması, toplumun ortak kullanımından kopmaması ve estetik değerini muhafaza etmesidir. Aynı şekilde millîlik anlayışının da kelime tercihinden çok, duygu, zevk ve hayat tecrübesiyle ilgili olduğu görülmektedir. Bu yönüyle Ahmet Rasim, Türk edebiyatında gelenek ile yenilik arasında seçici ve eleştirel bir denge kurmaya çalışan mutavassıt bir düşünce çizgisini temsil etmektedir.

Çalışmamızın önemli sonuçlardan biri de Ahmet Rasim’in eleştirisinin yalnızca metin merkezli bir faaliyet olmadığıdır. O, eserleri değerlendirirken yazarı, okuyucuyu, matbaayı, gazetecilik ortamını, şehir hayatını ve kültürel çevreyi birlikte ele almıştır. Bu sebeple onun yazıları, yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, basın tarihi, kültür tarihi ve şehir araştırmaları bakımından da önemli kaynak niteliği taşımaktadır.

Bununla birlikte Ahmet Rasim’in tenkit anlayışının bazı sınırlılıkları da bulunmaktadır. Sistemli bir kuram ortaya koymamış olması, kavramları her zaman aynı tutarlılıkla kullanmaması ve polemiklerinde zaman zaman şahsî üslubun estetik muhakemenin önüne geçmesi bu sınırlılıklar arasında sayılabilir. Ancak bu özellikler, onun Türk tenkit tarihindeki yerini zayıflatmaktan çok, düşüncelerinin yaşadığı dönemin basın ve kültür ortamı içinde şekillendiğini göstermektedir.

Sonuç olarak Ahmet Rasim, modern anlamda sistem kuran bir edebiyat kuramcısından ziyade, Türk edebiyatında eleştirel düşüncenin gelişmesine yön veren öncü muharrirlerden biridir. Onun tenkidi; dile, topluma, millî zevke ve kültürel sürekliliğe dayanan bir sorumluluk anlayışı üzerine kurulmuştur. Bu bakımdan Ahmet Rasim’in eleştiri mirası, yalnızca XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyıl başındaki edebî tartışmaları anlamak için değil, günümüzde edebiyatın toplum, dil ve kültürle kurduğu ilişkiyi yeniden değerlendirmek açısından da önemini korumaktadır.

Kısacası Ahmet Rasim’in edebî tenkidi, tamamlanmış bir kuramdan çok, güçlü bir gözlem, geniş bir kültür birikimi ve yüksek bir sorumluluk duygusuyla şekillenen eleştirel bir düşünce geleneğidir. Onun bıraktığı en kalıcı miras da budur.