“Bizim Yunus”un Bursa ipeğinden yumuşak gönlünde yüzyıllardır ışıyıp duran, ağzında kuş olup çırpınan o gümrah dil girsin aramıza; girsin de, umulur ki yaptığımız işten deryalar damlasınca hem dünyalık hem de ahiretlik kârımız; dilce yüce kararımız olsun. Nihayetinde, “Derdi dünya olanın dünya kadar derdi vardır.” cümlesiyle “Koca Yunus”umuz, ruhunda biriktirdiği kelimeleri bütün yalınlığı ve süsüyle Türkçeye bağışladığını bizlere nasıl da gizliden, nasıl da hayrete kapı aralayan incecik, pek masumca bir hünerle hissettirir, doğrusu bu hâl de biz faniler için inanılmaz ölçüde şaşırtıcıdır. Hem, saklamaya ne hacet, “Çiviler ağzına batmaz mı senin?” diye soran bir küçük Hasancık, meşhur bir hikâyeden arta kalan bulanık bir hayalin belli belirsiz çehresi vardır hemen yanı başımızda. O Hasan ki Türkçeden ayrı düştüğü, daha doğrusu düşmek zorunda bırakıldığı zamanlarda, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğümle, ‘sürgün’ hatıraları arasında gün gün sızlayıp duran ‘vatan dili’ne hasret, ağzı var dili yok, kafeste çırpınan bir kuş misali susmak zorunda bırakılır. İtiraf etmeliyim ki çok sonraları, dilin ve edebiyatın hiç pörsümeyen ve eşsiz rayihalarla sarıp sarmalanmış tazeliğini büyük bir iştahla duyumsadığım ilk gençliğim boyunca, neden bilmem, “Bizim Yunus”un belki de “Bizim Hasan”a, Hasancık’a uğradığını, belki de bir bakıma dönüştüğünü (evet evet, dönüştüğünü) düşünüp çok zaman var ki hep sordum kendime: Sahi, o çiviler Türkçenin konuşulmadığı, dahası, dilin git git o uğursuz sürgün zamanlarında, belli ki yaşam karşısında her harfine varana değin ‘mağlup’ bir eskicinin ağzına, diline batmamış mıydı gerçekte? Bu sorunun yanıtını şimdilerde, artık yaşımın kemâle eren devirlerinde bile hâlâ bekliyorum.
Türkçe için serüven elbette bitmiş değil, bitmeyecek de. Öyle bile olsa, dilin katkılı maceralar toplamı bir ‘varlık-değer’ olduğunu kim yadsıyabilir ki? Biliyorum, ‘serüven’ ile ‘macera’ arasında salınıp duran ve âdeta damdan düşercesine böylesi ‘kurusıkı’ bir soruyu yanıtlamak fazlasıyla can sıkıcı. Çünkü dil, kökeninde insan dokusu, insan kokusu ve onun bitimsiz dokunuşu bulunan her varlıkta, her mekânda devam etmek durumunda. Aksi hâlde dili ve dilin evrenini gelişen teknolojiye koşut, bir an önce yeniçağın büsbütün metalik, cızırtılarla yüklü kesif soğukluğu içinde, kat kat dijitalleşen o ruhsuz hurdalığına bir an önce kaldırmak gerekecek. İyi de, özellikle günümüzün bu dijitalleşen evreni içinde ve dil özelinde edebiyatın meta olarak değerinin, ederinin kalmadığını söylemek mümkün müdür? Öyle ya, dil evreninde biricik vitrin, ipeksi nazeninlik öncelikle ve elbette edebiyat söz konusu olduğunda göz alıcı bir hâle bürünüyor. Onun, oldum olası ışıltılı, renkli dünyası içinde edebiyat, tutkunlarına göre ziyadesiyle efsunlu görüldüğü gibi, sürgit dinlenilen yitik şarkılar ve o pek nadide zevk albümlerinden seyredilen fasıllar bütünü olsa gerek. Bununla birlikte, ‘dil’ söz konusu edildiğinde, anlam arayışını salt teolojinin veya felsefenin -daha çok- o soğuk kabuğunda bulanların söyleyecek çok daha fazla sözleri, kıyas kabul etmez cümleleri olduğunu da düşünmüyor değilim. Ancak Türkçenin sözvarlığı adına, karşımızda bizlere pek üzgün bakışlarla gözlerini dikmiş olan dil gerisindeki manzaranın da sanıldığı gibi pek iç açıcı olduğu söylenemez. ‘Korku’ ve ‘ümit’ arasında sıkışmış bir kararsızlık kaygısıyla aslını, yurdunu bir türlü bulamayan sıradan bir akıl için edebiyata, özünde de dile dair her türden çabaya elbette ‘uğraş’ gözüyle bakılmayacak; dahası, dilin gücü adına dahi olsa aynı uğraşlar dizisine büsbütün burun kıvrılacak. İyi ama bir ülkede sözde paraya tahvil edildiği sürece ve eylem bakımından da ‘kazanç’ anlayışının dışında da olsa okumak, yazmak, anlamak, anlaşılır olmak ve bu durumu çerçeveleyen farkındalığı tezelden oluşturmak adına yine de usulüne uygun, esaslı bir ‘uğraş’ gerekmez mi? Hem, unutmuş da değiliz, Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü temsil makamında duran bir millet için Türkçenin her bakımdan ‘üstünlüğü’nü konu edinen geçmişin o göz kamaştırıcı eserleri, yani kitap âşığı her sinede heyecan uyandıran ‘dil’in asıl sevinçleri nereye kaybolmuş olabilir ki?
Türkçe, çağlar içinde tıpkı bir nehir gibi bozuk yüzeyler boyunca, ruhsuz tutumlara, anlamsız aşındırmalara ve gereksiz biriktirmelere rağmen yatağını bulma çabasından asla vazgeçmiş değil. Ne var ki dilin malzemeleri yanında, dile ruhunu veren eser ve sanatçı bağlamında yeniçağın hâlihazırdaki enstrümanları, orkestra bütünlüğüne has evrensel bir senfoni oluşturmaktan da bir hayli uzak. Söylemek şüphesiz oldukça rahatsız edici elbette fakat ‘dil’ ve ‘dil uğraşı’ günümüzde ne yazık ki sadece “telli bir çalgının acemice çalınışından çıkan uyumsuz, çirkin ses” samimiyetsizliğine hapsolmuş yahut hapsedilmiş durumda. Dil adına içinden geçtiğimiz böylesi ‘tuhaf’ zamanlar ve yaşadığımız bütün olumsuzluklar karşısında bu yaklaşım bir bakıma yer yer kesifleşen söz konusu umutsuzluğumuzun önüne geçecek büyüklükte önemli bir ayrıntıyı da beraberinde taşıyor. Nihayetinde millet olmanın temel ögeleri arasında yer alan edebiyatın varlığı, o millet içinde oluşturduğu dilin yaşıyor oluşuna bağlı olarak her şeye rağmen ve de zaman zaman ‘aksayan’ dil adına şüphesiz kayda değer bir konum yüklendiği gibi, dilin bu yüklendiği aynı amaca işaret etmesi bakımından da özgün bir ayrıcalık barındırıyor.
Özellikle Cumhuriyet sonrası değişen, gelişen ve yer yer ‘aksayan’ bile olsa Türkçenin verimleri adına fazlasıyla umut aşılayan çalışmaların varlığı elbette sevindirici. Bunun yanı sıra, biçim, üslup bir tarafa; dilin gücünü ve dile duyulan sevginin sonuçlarını göstermiş olması noktasında birçok yazarın eserleri bağlamında ortaya koymaya çalıştıkları dile özgü çabaları da önemli ölçüde takdir topladı, topluyor. Yakın dönem yazarların eserleri etrafında günümüzde dahi -sıklıkla olmasa bile- devam eden tartışmalar dil adına hiç şüphesiz ayrı bir önem taşıyor. Aynı şekilde Türkçenin “ses bayrağı” bir dil olması yolunda yeniliğe açık her çaba ve düşünce yine aynı oranda dikkat çekiyor. Ancak Türkçenin, ilgilisinin dışında, millet mensubiyetinin en açık işareti sayılması yanında, sevdalısı olunan bir ‘dert’ sıfatını bütün bütüne taşıdığı da pek söylenemez. Belki de asıl üzücü yön, bir ‘uğraş’ alanı oluşturmasının ötesinde, günlük iletişim sağlayıcısı dilin hepi topu beş yüz kelimeye indirgenmiş olmasıyla birlikte, aynı ‘kaygı’ cetvelinin ‘endişe’ baremi içerisinde yer edinmesi olsa gerek.
Edebiyat, kültür, sanat, felsefe, siyaset ve daha birçok alandaki dil etkinliğini olabildiğince güçlü kılmak; Türkçenin aynı etkinliğe bağlı olarak dünyadaki dolaşımını yaygınlaştırmak söz konusu bütün aşkınlığıyla dil çevresinde millî bir ülkü edinme zorunluluğunu da beraberinde taşıyor. Şüphesiz bu zorunlulukla birlikte, dili bir kavga aracı kılmaksızın, âdeta dallanıp budaklanmış görüntüsüyle safsatanın dibine kadar sindiği teolojik açmazlardan, birbirini sürekli eksilterek ilerleyen boyası dökülmüş uzlaşı yoksunu felsefe anlayışından, -kurgu bile olsa- yazanın yanına kâr sayıldığı kokuşmuş tarih yazıcılığından da bütün mümkünler çerçevesinde korumak gerekiyor. Çünkü vardığı nokta açısından nihilizmin kıyılarında dolaşan ‘düşük’ ve ‘kıt’ bir akıl için asıl tehlike tam da burada başlıyor. Burada, yani edebiyat başta olmak üzere kültür, sanat, felsefe, siyaset ve benzeri millet temelleri, söz konusu bu ‘düşük’ ve ‘kıt’ akıl için ne yazık ki ‘ilk önce imha edilecekler’ listesinde yer alıyor. Dolayısıyla, ‘malumatfuruşluğun’ oluşturduğu anlaşılması güç bir tavır olarak âdeta ortalığa düşen bir tür ‘boşvermişlik’, aynı nihilist düşünceyi büsbütün esir alırken materyalist bakışta gizli tek tip anlam ve duyuş, dil için ortaya konulan her emeği ve ürünü burnunun ucuyla itme eğilimine giriyor. Aslında konunun en ilginç kısmını da burası oluşturuyor: Dil ve dile karşı tutuma bağlı olarak sözde ‘aydın’ olma, ‘aydın’ sayılma hastalığının artık sıradanlaşmış örnekleri tam da bu aşamada ortaya çıkıyor. Söz konusu ‘batı düşkünlüğü’nün git git gölgelediği bu oldukça tuhaf anlayışın yanı sıra, Türkçenin içine sürüklendiği fazlasıyla ilginç bu serüven, her şeye rağmen ve de her alanda işbu ‘batı düşkünlüğü’nün yayılmacı endişelerini olsun hiç umursamaksızın başından beri hep yedeğinde taşımak zorunda bırakıldı. Hâliyle teknoloji öncelikli gelişen bu etkileşim biçimi ise çok kısa bir zaman içerisinde alabildiğine biçimsiz, şekliden büsbütün yoksun, kabul edilsin veya edilmesin, yaşamın her alanında sözüm ona yepyeni bir ‘dil’ ortaya çıkarmış oldu.
Şüphesiz ‘Tanzimat’la gelişen edebiyatımız için ‘dil’, şartları henüz belirlenmemiş, uçarı heveslerle bir tür ‘züppelik’ peşinde koşanların pembe renkli, koskalık dolu, varsıl bir hülyası idi sadece. Dönemin gerek romanlarında, gerekse hikâyelerinde olsun dil adına bir çerçeve sunan ayrı bir başlık, farklı bir işaret anlamı taşıyan özce bir belirginlik de hani neredeyse utana sıkıla boy gösteriyordu. En azından Tanzimat adına böyle bir durum vardı karşımızda. Dönemin yazarları için dil, en azından eserleri bağlamında özel bir başlığı hak edecek derecede elbette önem taşıyordu. Nihayetinde kadim çağların mirası olarak Türkçe, kendi tutarlılığı içinde ve gelenekle sıkı sıkıya örülü bir mahremiyetin gerektirdiği ölçüyle yol alıyordu. Bağlamı içinde dil, sosyal yaşamda züppelik ve alafrangalık, birtakım çevrelerde ekonomik bakımdan bir gösterge nişanesi sayılan dar bir çerçevede varlığını ispat etme, kabul ettirme gayretindeydi. ‘Mösyü’ler, ‘bonmarşe’ler, ‘madama’lar ve daha birçokları o günlerin günümüze yansımasıydı.
Kabul etmeli ki -Türkçenin artık yerleşik duruma gelmiş birtakım kelimeleri dışında- Arapça başta olmak üzere, Farsça kelime ve dil unsurlarının Türkçeye verdiği ciddi tahribat, Tanzimat’la birlikte çıkış noktası itibarıyla birden yön değiştirerek Fransızca ve diğer Batı kaynaklı dillerden bulaşan bambaşka tahribata dönüştü. Bu durum, âdeta bir kaçınılmazlık maskesi altında hâlâ karşımızda duruyor. Ya da şöyle söylemek de pekâlâ mümkün: Günümüz teknolojisinin hemen her şeyiyle gençlerin merceğine tabi olan, gözbağcılıkta ise oldukça mahir ‘rondom’larla birleşen ‘emoji’ler, ortaya, “Vatandaş Türkçe konuş!” gibi artık çok eskilerde kalmış ideolojik acayiplikleri de yeniden hatırlatır oldu. Bütün bu olup bitenler karşısında edebiyatı yaşamımızdan çıkarırsak acaba ne olur? Toplumbilim açısından değerlendirecek olursak, bireyin, dolayısıyla kadim bir millet dilinin bilinç kaybını yavaş yavaş fakat doğrudan tetiklemiş oluruz. Nihayetinde edebiyat, ifadeyi olabildiğince güzel ve fazlasıyla da etkili söyleyebilme bilimidir. Evet, edebiyat bu yönüyle elbette bir bilimdir. Doğrusu, bu bakış çerçevesinde soru, ilk anda dili ortadan kaldırmak adına şeytanın avukatlığına soyunmuş izlenimi veren benim gibi fanilerin ağzından elbette dökülmüş olamaz. Olamaz çünkü, ideolojiler çağını çok yakından yaşamış, olaylar arasındaki sosyal ve siyasal ilişki biçimlerini derinliğine tahlil etmiş her aydın, geldiğimiz nokta itibarıyla Türkçenin, (dolayısıyla Türkiye’nin) yüzyıllar içinde hep anılagelen ve yaslandığı gerçeklik açısından varlığını borçlu olduğu biricik gerçek olarak onun sadece şairleri olduğunu kabul edecektir. Yani söz konusu şairlerin varlığından ötürü üzerinde özgürce yaşadığımız topraklar bizim olmuş, ancak onlar sayesinde sahiplik duygusuyla Türkçenin “yüzüsuyu hürmetine” hareket alanı bulabilmişiz. Kaldı ki “İstiklâl Marşı” dahi ‘şiir’ olan bir millete, bir ülküye bağlılığımız içinde hep şiir birleştirmiş bizleri. Bu yönüyle Türkçenin şairlerine borçlu olduğumuzu düşünmek, sıradan bir yaklaşımın ötesinde her zaman esaslı bir görev duygusu oluşturmuştur bende. Dolayısıyla dil merkezli olmak üzere, “büyük insanlık” için ideolojilerin dünyayı kör dövüşüne çevirdiği zamanları yeniden ve bir daha Türkçe düşünmek, kurtuluş yolunu yine Türkçe aramak zorunluluğu doğmaktadır. ‘Dil’in gönüllere akan ırmakları yeniden ve ancak böyle yatağını bulacak; sadece buna inanıyorum.
Hem ne demiştik, “Bizim Yunus”un Bursa ipeğinden yumuşak gönlünde yüzyıllardır ışıyıp duran, ağzında kuş olup çırpınan o gümrah dil girsin aramıza; girsin de, umulur ki yaptığımız işten deryalar damlasınca hem dünyalık hem de ahiretlik kârımız; dilce yüce kararımız olsun.
‘Hak Çalab’ımdan niyaz ederim: Türkçem, dilim, kuşkanadından nakışlı bir vatan; hep var olsun!
(Fotoğraf: Enes Yasin Bay)
