Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Avucumdaki gül

Yağmur Erdem yazdı: Yeraltında dirilmeyi bekliyormuş gibi duran iskeletler… Durmaksızın savaşan, canını feda eden babalar, analar, çocuklar… Mübarek şehitler…

Yağmur Erdem yazdı: Yeraltında dirilmeyi bekliyormuş gibi duran iskeletler… Durmaksızın

Yek katre-i hûnest, saf hezârân endîşe.

“İnsan bir damla kan, yüz binlerce endişedir.”

— Sadi Şirazi

 

Ben küçük çocuklar yetiştirmek istiyordum. Her gün onlarla uyanmak, her gün onlara bir şey öğretmek, her gün edebiyattan konuşmak, her gün yeniden başlamayı öğretmek istiyordum. Ben kendi elim kanadığında bile dokunamıyordum; kendi yarama nasıl doktor olabilirdim?

Derin bir oh çekmiştim kendi kendime. Bavulumu hazırladım, Antalya’ya biletimi almıştım. Yarın sabah yolculuk vardı. Rehber öğretmenim Serpil Hanım’la vedalaştım. Arkadaşlarımla da vedalaştım.

“Güzel İstanbul, bir daha görüşebilmek dileğiyle…”

Sanki peşimi hiç bırakmayacaktı bu şehir. Hissediyordum.

Bu gece yurttaki son gecemdi. Okulumuzun bahçesinde kocaman bir çınar ağacı vardı. Bir ses beni o ağacın içine çekti ve birdenbire yerin altına inmişim gibi oldu.

Martı sesleri, baykuşların sesleri, vapurların durmaksızın çalan düdükleri… Alabora olan güzelim İstanbul Boğazı… Elinde kandil tutan, karanlıkta bekleyen insanlar… Cadılar, develer, cüceler… Bomba sesleri, barut kokusu, koşturan askerler, siperler…

Mevlana’nın beyti kulaklarımda yankılanıyordu. Bir şeylerin acısını derinden derinden hissediyordum. Kirpiklerimin önünden, gözlerimin önünden bir dünya yükseliyordu; hiç bilmediğim, hiç tanımadığım bir dünya.

Yurttaki demir ranzalar yıkıldı, hepsi birbirine girdi. Her şey bir alabora içinde parça parça olmuştu. Barut kokularının arasında simsiyah bir perdenin içinden yerde sürüklenen solucanlar, köstebekler, baykuşların durmaksızın öten  çığlıkları…

Son yaptığımız edebiyat sınavından aklımda bir şeyler gidip geliyordu:

“Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün… Aruz vezninin temel mantığı nedir? Şiirde aruz vezni nedir?”

Bir sesle beraber etrafındaki cüceler, develer ve aydınlanmaya başlayan bir ışık belirdi. Hem korkunç hem de tarif edilemeyecek kadar güzeldi bu hayal dünyası.

Sanki kışın kar yağar da her şey iptal olur, hiç evden çıkamazsın ve çok güzel bir roman okursun ya… İşte öyle bir duygu hissettirmişti bu ses bana.

Yeraltında dirilmeyi bekliyormuş gibi duran iskeletler… Durmaksızın savaşan, canını feda eden babalar, analar, çocuklar… Mübarek şehitler…

Bir yandan da çok acıklı bir barut kokusu burnumun dibinden gitmiyordu. Yarasalar bile korkmuştu. Köstebeklerin hayvanların bakışları.

“Biz bugün buralardaysak, buraları bize verenler tarihin sesini nasıl duyabilir?”

Sanki biri ta uzaklardan soruyordu:

“İnsan başka ruhların sesini nasıl duyabilir?”

Şanlı zaferler… Ve onları durmaksızın yazmak isteyen ben…

“Piraye, uyan! Gidiyoruz, sabah oldu.”

Sapsarı bir şekilde uyanmıştım. Bavullarımızı alıp otogara doğru gittik. Rüya mıydı, gerçeklik miydi bilmiyordum dün gece yaşadığım şeyi. Sanki hâlâ üzerimdeydi. Her tarafım toprak kokuyor, ellerimin barut koktuğunu hissediyordum.

İnsanları seyrettim. Otogarda kimse başını telefonlardan kaldırmıyordu. Herkes birbirine karşı sabırsızdı. Herkesin kendince bir koşturması vardı.

“Hayal dünyamızdan hiçbirimizin haberi bile yok bu akıllı telefonlar yüzünden,” diye düşündüm hayal dünyası elinden alınmış 21 yüzyıl insanları ve bizler.

Artık yaza girerken mutlu olmalıydım. Mutlu olduğum şeyleri yapmalıydım. “Başkaları mutlu olsun diye niye ben başka bir hayat yaşayayım?” diye sordum kendi kendime.

Annem, romatizmayı iyileştirebileceğimi düşünüyor. Ama ben onları iyileştiremem. Defalarca savaştım içimdeki o duyguyla. İstesem doktor olurdum. Puanım gayet güzel yetiyordu. Ama istemiyorum.

Mola yerinde durdu otobüs. Bir gözleme ve bir ayran yedim. Annem beni çok güzel bir sofrayla karşıladı herkes.

Eve gittiğimde “Doktor hanım!” diye seslendi herkes. Kocaman bir aile masasının etrafında oturuyorduk. Ben, “Sayısaldan vazgeçtim, sözele geçtim,” diyerek masaya demir bir yumruk indirmiştim sanki.

Buz gibi oldu her şey.

O haziran günü, her yer kavrulurken bizim bahçede buz gibi rüzgârlar esti. Annem düşüp bayılacaktı ama bayılmadı.

Hiçbir zaman istemedim tıp fakültesini kazanmayı ve bunun için savaşmayı. Ben öğretmen olmak istiyorum. Çocuklar okutmak, hikâyeler yazmak, kitaplar okumak, sayfaların içinde kaybolmak, hayallerimin peşinden koşmak istiyorum.

“Bak, zaten teknoloji çok gelişti. Artık doktorlar romatizma için bir şeyler bulacaktır.”

“Ben hiçbir zaman voleybol oynamayı da sevmedim anne. Ben hamakta hayallerimin içinde kaybolmayı çok sevdim ama bunu hiç anlamadınız. Voleybol kursuna da isteyerek gitmedim. Kitaplarımla hep çok mutluydum. Masa tenisni daha çok seviyordum. Keşke anlasaydın anne.”

Kendi hayallerini bir başkası yaşayamaz, diyemedim anneme. Boğazımın ortasına oturdu o bütün cümleler. Ben öğretmen olacağım, dedim. Bunları gözlerimle söyledim.

Rehber öğretmenimle görüştüm. Derslerim gayet iyi, hiçbir sıkıntı yok. Duruma göre ilkokul öğretmeni, edebiyat öğretmeni olacağım ya da belki ana sınıfı öğretmeni… Hiç bilmiyorum.

Dayımlar da zaten, “Piraye, sende hep bir öğretmen havası var,” diye gülüştüler sofrada. Bana hak verdiler, tebrik ettiler. Ama böyle bir şey beklemiyorlardı benden.

Herkes gitti. Bahçede annemle baş başa kaldık. Koca bir tabak kiraz getirdi bana.

“Emin misin yavrum, öğretmen olmaktan?”

“Eminim anne,” dedim. “Sevdiğim mesleği yapmak istiyorum. Ne olursun, sen de bana destek ol.”

“Ben hep seninleyim evladım. Sen onu da en güzel şekilde başarırsın, onu biliyorum.”

Yine bir ses, bu sefer yıldırım sesleriyle, büyücülerin sesleriyle gelmeye başladı. Dua edenler, evlerde çığlık atanlar, antik mezarların sesleri… Uzaklardan gelen huzurlu bir musiki… Dağların başında tefler çalan, ruhları uyutmayan, toprağı dipdiri tutan binlerce ses… Hepsi birbirine karışmıştı.

Üzerimdeki kırmızı battaniye birdenbire kan oluvermişti. Kanlar içinde kalmıştım. Durmaksızın etrafımda çalan sesleri, baykuşların seslerini bu sefer bülbüller bırakmıştı.

Sesler kesildi.

Kimseler yoktu. Tektim. Yanımda beni koruyup kollayan birisi vardı sanki. Hissediyordum.

Bir bayram sabahıydı sanki. Birden oradaki sakinlik yerini kalabalığa bıraktı. Tatlı kokuları sarmaya başladı etrafımı.

Büyük şair ve filozof Sadi Şirazi’ye ait şu sözler yankılandı:

“Yek katre-i hûnest, saf hezârân endîşe.”

“İnsan bir damla kan, yüz binlerce endişedir.”

Simsiyah perdelerin içinden zeytin yeşili bir kaftanıyla, üstünde kahverengi bir sarığıyla biri çıkageldi. Bu sözleri söyledi, gül çizdi avucuma bu sözleri söylerken.

Sonra uçuşan siyah perdeler yerini bembeyaz güvercinlere ve serinliğe bıraktı.

Ayasofya’da sabah ezanı sesi geldi kulağıma. Bütün ruhumda hissettim.

Evet, bulmuştum artık ne olacağımı. Artık bundan emindim.

Ruhum rahatlamıştı.

Artık mutluydum.