Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Ahmet Rasim’in sessiz kalan yönü: Musiki

Önder Karakartal yazdı: Ahmet Rasim, musikiyi hayatın dışında, yalnızca seçkin çevrelerin ilgilendiği bir sanat olarak görmez. Onun dünyasında musiki, İstanbul hayatının tabii bir parçasıdır.

Önder Karakartal yazdı: Ahmet Rasim, musikiyi hayatın dışında, yalnızca seçkin

Ahmet Rasim denilince çoğumuzun zihninde önce İstanbul belirir. Eski İstanbul’un sokakları, kahvehaneleri, meyhaneleri, Ramazan geceleri, tulumbacıları, mahalle hayatı ve insan manzaraları…

O, İstanbul’u yalnızca anlatmamış; âdeta dinlemiş, koklamış ve yaşamıştır. Yazdıkları arasında şehrin gündelik hayatına dair öyle canlı ayrıntılar vardır ki, Ahmet Rasim’i okurken yalnızca bir şehri değil, artık geride kalmış bir zamanı da görürüz.

Fakat Ahmet Rasim’in sanat dünyasının çok fazla üzerinde durulmayan bir başka tarafı daha vardır: musiki.

Ahmet Rasim, musikiyi hayatın dışında, yalnızca seçkin çevrelerin ilgilendiği bir sanat olarak görmez. Onun dünyasında musiki, İstanbul hayatının tabii bir parçasıdır. Bir evin içinde duyulan nağmede, bir mecliste söylenen şarkıda, bir fasıl gecesinde, bir gazinonun sesinde veya Boğaziçi’nin sessizliğinde musikinin izlerini bulmak mümkündür. Bu bakımdan onun yazılarında musiki, zaman zaman doğrudan konu, zaman zaman da bir hatıranın kapısını açan anahtar hâline gelir.

Ahmet Rasim’in musikiyi sevmesinin temelinde biraz da onun dinlemeyi bilen bir insan olması yatar. O, çevresindeki sesleri kaydetmeye meraklıdır. İstanbul’un kendisi onun için büyük bir musiki meclisi gibidir. Tramvayların sesi, sokak satıcılarının bağırışları, kahvehanelerdeki sohbetler, ezanlar, Ramazan davulcuları, meyhanelerden yükselen nağmeler ve fasıl sesleri bu büyük şehir musikisinin parçalarıdır.

Bu yönüyle Ahmet Rasim, yalnızca bestelenmiş eserleri değil, hayatın kendi içindeki musikiyi de fark eden bir sanatçıdır.

Onun musikiyi ele alışında dikkat çeken bir başka özellik ise hafızaya verdiği önemdir. Ahmet Rasim’in yazılarında eski İstanbul’a duyulan özlem sık sık hissedilir. Çünkü onun için geçmiş, yalnızca olaylardan ve insanlardan ibaret değildir. Geçmişin sesleri de vardır. Bir şarkı, yıllar önce yaşanmış bir akşamı yeniden hatırlatabilir. Bir makam, insanı çocukluk günlerine götürebilir. Bir musiki meclisi, artık hayatta olmayan insanları hatıralarda yeniden yaşatabilir.

Belki de Ahmet Rasim’in musikiyi anlatırken en güçlü tarafı buradadır: Musikiyi bir hatıra taşıyıcısı olarak görmesi.

Onun dünyasında şarkı yalnızca şarkı değildir. Bir devrin yaşayışını, insan ilişkilerini, sevgilerini, ayrılıklarını ve zevklerini de beraberinde taşır. Bu nedenle Ahmet Rasim’in musikiden söz ettiği satırlar, aynı zamanda bir sosyal tarih belgesi niteliği taşır.

Ahmet Rasim’in yaşadığı dönem, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin bütün sancılarını ve değişimlerini taşıyan bir dönemdir. İstanbul da bu değişimin en güçlü şekilde hissedildiği şehirdir. Eski musikinin hâkim olduğu meclislerin yanında Batı tesirinin giderek arttığı yeni bir kültür ortamı oluşmaktadır. Ahmet Rasim bu değişimi dışarıdan seyreden biri değildir. Tam tersine, dönemin kültürel hayatının içinde yaşayan bir aydındır.

Bu sebeple onun musikisi üzerine düşünürken yalnızca “hangi makamı biliyordu, hangi eseri seviyordu?” sorularına takılmamak gerekir. Asıl önemli olan, musikinin onun hayat ve İstanbul tasavvurundaki yeridir.

Ahmet Rasim’in kaleminde musiki, insanı insana yaklaştıran bir hatıra alanıdır. Bir şarkının etrafında insanların bir araya gelmesi, aynı eseri birlikte dinlemesi, aynı nağmede farklı duygular bulması onun anlatılarındaki İstanbul’un önemli unsurlarındandır.

Onun musikiyle ilişkisini anlamak için İstanbul’u anlamak gerekir. Çünkü Ahmet Rasim’in İstanbul’u, sadece taş binalardan, sokaklardan ve insanlardan meydana gelmez. Bu şehir aynı zamanda seslerden oluşur. Minarelerden yükselen ezan, meyhanelerden gelen şarkı, Boğaziçi’nde yankılanan saz sesi, Ramazan gecelerinin davulu ve bir evin penceresinden sokağa taşan nağme… Hepsi onun İstanbul’unun parçalarıdır.

Belki de bu yüzden Ahmet Rasim’in musikisi, onun edebiyatından ayrı düşünülemez.

O, musikiyi teknik ifadelerle anlatmaktan ziyade hissettirir. Bir musikişinasın hassasiyetinden çok, musikiyi seven ve onun insan ruhunda bıraktığı izi bilen bir edebiyatçının gözünden bakar. Bu bakış, onun yazılarını bugün bile sıcak ve samimi kılan unsurlardan biridir.

Ahmet Rasim’in musiki tarafı üzerinde daha fazla durulması, yalnızca onun sanatçı kimliğinin eksik kalan bir yönünü tamamlamak anlamına gelmez. Aynı zamanda Osmanlı’nın son dönem İstanbul’undaki musiki hayatını, sosyal ilişkileri ve değişen şehir kültürünü anlamamıza da yardımcı olur.

Bugün geçmiş İstanbul’dan söz ederken çoğu zaman binaları, semtleri ve insanları hatırlıyoruz. Oysa bir şehir, biraz da sesleriyle hatırlanır. Ahmet Rasim bize bu sesleri unutturmayan yazarlardan biridir.

Bu nedenle Ahmet Rasim’i yalnızca gazeteci, hikâyeci, hatıra yazarı veya İstanbul’un renkli kalemlerinden biri olarak okumak eksik kalacaktır. Onun kaleminin bir tarafında İstanbul’un görüntüsü varsa, diğer tarafında İstanbul’un musikisi vardır.

Ve belki de Ahmet Rasim’in musikideki asıl sırrı şudur:

O, İstanbul’u yazarken aslında biraz da onun şarkısını yazmıştır.