Dert edinen, derdi olanla dertlenen, derdini seven, diğerkâmlığını kaybetmemiş yürek sahipleri, toplumda az görünseler de her zaman bulutların arasından sızmayı başaran bir güneş gibi, diğer yürekleri ısıtan, dünyalarını aydınlatan bir vazife görürler. Bu vazifeyi; yazmanın iltifat görmediği, yazanını şöhret sahibi veya zengin etmediği bir iklimde deruhte edenler, düşünme ve yazma işini bir eda halinde değil, ömrünü feda ettiği bir gönüllülük içerisinde yapıyorlar. Böylelerine literatürde sanatı sanat için değil, toplum için yapanlar deniliyor.
Kral çıplak diyor, filanca haksızlığa uğradı, şu kesim yoksulluk içerisinde inim inim inliyor, halk mutsuz diyor, tuzu kurular alt tabakasının halini bilsin istiyor, sosyal tabakaların birbirinden haberdar olmasını sağlayarak, her gün burnumuzun dibindeki dramları gözümüzün içerisine sokuyor. Bakar kör olan bizim görmemizi, sağır kulaklarımızın duymasını, titremez hale gelen gönül tellerimizin titremesini sağlıyorlar.
Bu işi yazarak, düşünerek, konuşarak yapanlar iki türlü yapıyor: Ya hamaset ve arabesk karışımı, okurun gözbebeklerinden damla düşürücü bir etki yaratacak tarzda yapıyorlar. Yahut Ahmet Rasim gibi, eğlendirerek düşündüren, sosyal kesimlerin fotoğrafını çekerken mizahı etkili bir şekilde kullanarak yapıyorlar.
Her iki hâlde de birbirini fark etmeyen, birbirinin derdinden haberdar olmayan kesimlerin fark etmelerini ve “Hayret duygusunu” diri tutmayı başarıyorlar. Ahmet Rasim gibi edebi değerlerimiz, bir edebi üslubu takip ederek gelenek oluşturuyor, kendisinden sonraki nesillere bu geleneği kökleştirerek taşıyorlar. Ahmet Rasim, Ahmet Mithat Efendi’nin izinden yürüyerek, bizim takip etmemiz gereken bir izi bugün bizimle buluşturuyor.
Ahmet Rasim gibi bir asır öncesinde kalan edebi değerlerimiz, bugün çok iltifat görmeyen gezi, hatıra benzeri edebi türlere can verirken, hangi alanda yazmanın daha popüler olacağı yani karşılığı olana eğilmenin dayatmasına boyun eğmemiş; bugünkü kadar olmasa da o dönem İstanbul’unun fotoğrafını çekerken, esasında Anadolu’nun da mikro düzeyde bir fotoğrafını metinlerine yansıtmayı başarmıştır. Ahmet Rasim ve çağdaşı kalem erbabının İstanbul ağırlıklı yazılarının, herkesin gönül tellerini titretmesi bundandır.
Bugünkü gibi yaygın ve etkin bir iletişim ağının olmadığını dikkate alacak olursak, İstanbul hayatındaki kesitleri bize ve zamanın ahalisine ulaştıran edebi metinler, bir bakıma İstanbul’da (Payitahtta) neler olduğunu, nasıl bir hayatın aktığını da gösteriyordu. Bu sebeple, bir asır öncesinin edebi ve fikri tartışmalarının, biyografilerin, hatıraların da yer aldığı metinler, bir bakıma sosyal kesimler arasındaki iletişimin de en etkili araçlarıydı.
Bana göre sanatı sanat için yapanlar kendilerini, sanatı toplum için yapanlar, yaşadıkları toplumu görünür kılmanın gayretinde olmuştur. Topluma ayna tutmayan, sosyal kesimlerin derinliklerine inemeyen, tek başına bir ferdi konu edinse de onun dışını değil, içini bize yansıtabilen eserler, edebiyatın temel hedefine hizmet ediyor demektir. Böylesi eserler, içinden doğdukları toplum tarafından da benimsenip yaşatılır. Bir asır öncesinde yaşamış Ahmet Rasim’in edebi pek çok dalda verdiği eserlerle bugün halen edebiyatımızın kutup yıldızı vazifesi görüyor olması, kendisini değil, çevresini ve çevresinde yaşayanları görünür kılmak için yazmasındandır.
Ahmet Rasim ile “Ankara Edebiyat” ailesine merhaba derken, bu güzel buluşmanın, Ankara’yı edebiyat açısından mahfilsiz ve çorak görenleri mahcup edecek bir girişim olmasını diliyor, Ankara Edebiyat ailesini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.


Emeğine yüreğine sağlık can kardeş. Hayırlı olsun inşallah
Yüreğine sağlık can kardeş. Hayırlı olsun inşallah. Selamlar sevgiler
Günümüz Ahmet Rasim’i diyebileceğim bu konuda yazmaktan öte yaşayan bir dosttur Dursun Kuveloğlu. Varlığından hep güven duyduğum kıymetli dostum var olasın.
Hocam hayırlı ve uğurlu olsun