Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Ahmet Rasim üzerine mülahazalar

Müslüm Işıklar yazdı: Ahmet Rasim aynı zamanda gazeteci demek olup fıkra ve makaleleri de ona dair iz bırakan türlerin başında gelir. Örneğin Şehir Mektupları adlı kitabı, o dönemde yazarı olduğu Malumat Gazetesi’ndeki makalelerinden derlenmiştir.

Müslüm Işıklar yazdı: Ahmet Rasim aynı zamanda gazeteci demek olup

Ankara Edebiyat’ın özel dosya konusunun Ahmet Rasim olacağını duyduğumda yüzümde bir tebessüm oluştu. Bunun iki sebebi vardı. Birincisi Ahmet Rasim’in yazılarının aynı zamanda mizahi yönünün de olmasıydı. Çünkü mizah, okuru keyiflendirir. Ki bahsi bile bende tebessüm oluşturdu. İkincisi ise yıllar önce okuduğum eserlerinin birkaçının elimin altında olmasıydı. Hemen elimde bulunan Şehir Mektupları, Gecelerim ve Falaka ile Eski İstanbul’da Hovardalık kitaplarını yeniden okumaya başladım.

Osmanlı’nın son ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemleri üzerine birçok bilgi aktaran Ahmet Rasim’i yıllar sonra okumak, oldukça keyifliydi. Ahmet Rasim dendiğinde okurlarının aklına gelebilecek temel sözcüklerin başında İstanbul gelir. Zira o, hayatı boyunca İstanbul’da yaşamıştır. Sadece gezi ve görev amaçlı İstanbul dışı seyahatleri olmuştur, o kadar. Bunları da umumiyetle gazeteci ünvanıyla gerçekleştirmiştir. Özetle “Ahmet Rasim demek İstanbul demektir” ifadesi çok da uçuk bir görüş olmamalı. 1865’te İstanbul Fatih’teki Sarıgüzel Mahallesi’nde (Fatih) doğup Yenibahçe semtinde yaşadı. Daha sonra Kadıköy’de ikamet eden Ahmet Rasim, Heybeliada’ya yerleşti. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde 1927-1932 arasında İstanbul milletvekilliğinde de bulundu. 21 Eylül 1932’de milletvekili iken vefat etti. Heybeliada’daki Abbaspaşa Mezarlığı’nda metfundur.

Onu hatırlatacak bir diğer husus ise tam da cümlenin içindeki hatır(a) sözcüğüdür. Müellif, yaşadığı dönemdeki olayları hatıra türünde ve oldukça akıcı bir üslupla ele alır. İstanbul’un 19. yüzyıldaki son çeyreğinden itibaren dönemin toplum yapısını bize anlatır. Hem o dönemin siyasi hem toplumsal hem de ekonomik yapısı hakkında fikir oluşmasına katkı sağlar.

ŞEHİR MEKTUPLARI

Ahmet Rasim aynı zamanda gazeteci demek olup fıkra ve makaleleri de ona dair iz bırakan türlerin başında gelir. Örneğin Şehir Mektupları adlı kitabı, o dönemde yazarı olduğu Malumat Gazetesi’ndeki makalelerinden derlenmiştir. İstanbul özelinde devrinin sorunlarını okura yansıtmaya çalışmıştır. Örneğin dönemin ulaşım işlerinden sorumlu Şirket-i Hayriye’ye yaptığı eleştiri dikkate değer bir tavırdır. Şirketin sefer sayısını artırması gerektiği yerde bilet fiyatlarına zam yapmasını eleştirir. Şöyle bir bakınca günümüze ne kadar da benziyor değil mi? Şarkıda dediği gibi, “Bu hüzün bana senden yadigâr.”

Onun satır aralarında hem kendine hem de semtlere dair bilgilere de rastlanıyor. Mesela Ahmet Rasim’in yüzme bilmediğini yazılarından öğreniyoruz. Yüzme bilmemesinden ötürü denize girmek için Kalamış sahillerini tercih ediyormuş. Zira orada denizin ortasına kadar gidilse bile suyun belden yukarıya çıkmadığını anlatıyor.

Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları adlı kitabındaki makalelerinden birinde Bismarck Kahverengisi adıyla müsemma bir kahverengi tonunun varlığından haberdar oldum. Gündelik hayatta karşımıza çok çıkmayan bir renk tonu Bismarck Kahverengisi. Hemen sayın internete sordurdum, o da kimya ve histoloji olarak da adlandırılan doku biliminde yaygın olarak kullanılan, tarihteki en eski sentetik diazo boyalarından biri” tanımını verdi. Bu sefer de diazo/diyazo nedir diye baktım. Onun da kimya, serigrafi baskı, teknik çizim ve yazılım gibi değişik alanlarda karşılığı olan bir teknik terimi olduğu bilgisini edindim.

Bismarck Kahverengisi, 1863 senesinde Alman kimyager Carl Alexander von Martius tarafından sentez haline getirilmiş. Von Martius da bu yeni sentezine devrinin ünlü Alman siyasetçisi, Alman birliğinin en büyük sağlayıcısı olan Otto von Bismarck’ın adını vermiş.

GECELERİM

Ahmet Rasim’in en ilgi çeken kitaplarının başında ise Gecelerim ve Falaka gelir. Bunda en önemli etken, onun çocukluk ve öğrencilik yıllarındakini yaşayışlarını duygularıyla ele almasıdır. Esasında ikisi ayrı kitap olarak yazılmıştır. Ancak günümüzde yayınevleri tarafından tek bir kitap olarak neşredilir. Muhtemelen kitapların kısa olması bunda etkendir. İki kitap, zamansal anlamda da birbirinin devamı olarak kabul edilir. Bu da bir başka sebeptir.

Kitap, bazı yayınevlerinde Gecelerim ve Falaka bazısında Falaka ve Gecelerim bazısında Falaka-Gecelerim bazısında da Falaka Gecelerim isimleriyle yayınlanmış.

Kitap, Gecelerim ile başlıyor. Gecelerim kısmı, Ahmet Rasim’in annesiyle inşa ettiği çocukluk dönemindeki iç dünyasını anlatır. Ahmet Rasim’in babası, henüz annesi ona hamileyken ikisini de terk edip gider. Babası Bahaeddin Efendi, posta ve telgraf memuru olarak Tekirdağ’a tayin edildiğinde oraya tek başına gider ve orada kendine yeni bir aile ve yaşam inşa ederek ilk eşi Nevber Hanım ile ana karnındaki Ahmet Rasim’e bir daha dönmez.

Bu durumun aksülameli, özellikle Gecelerim’de satır aralarına yansır. Kendi iç dünyasına dönük bir çocuk olan Ahmet Rasim, bu dönemde annesiyle ve çevresindeki yakınlarına karşı hissettiklerini ele alır. Annesine karşı müthiş bir sevgi besler. Eser, yazarın bizzat başından geçen olayların ve hislerin kâğıda aksedilmesidir.

Ahmet Rasim, babasız büyüdüğünden okul çağında Darüşşafaka’ya kaydedilir. Bilindiği üzere 1863’te kurulan Darüşşafaka, anne veya babası olmayan çocuklara, eğitim eşitliği fırsatı çerçevesinde yatılı okuma hakkı veriyor. Buraya kaydedilerek yatılı kalacağını öğrendiğinde yeis duygusuna kapıldığını nakleder. Zira, annesi olmadan burada geceleri nasıl kalacağının korkusuna girmiştir.

Onun bu dönemlerini okurken babasız bir çocuğun duyguları hakkında da izlenim ediniliyor. Bu ânı şu cümlelerle aktarıyor: “Gündüzleri ne ise geceleri ben o şefkatli insanın (Annesini kast ediyor) yanında bulunmalıyım. Dayanamam, ağlarım. Ağlar mısın? Al sana hocanın suratından ekşi bir surat daha! Burada ağlarsan dövecekler, ötede döverek ağlatıyorlardı. Birbirinin zıddı ama ikisi de acı.” “Ötede döverek ağlatıyorlardı” cümlesiyle ise Darüşşafaka’dan önce gittiği mektepteki dayağı kast ediyor.

Gecelerim’de, yayımlanan ilk yazısından da bahseder Ahmet Rasim. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde neşredilen bu yazı, Fransızcadan çevirdiği “Yolcu” başlığını taşıyan bir manzumedir. Ancak hangi Fransız yazardan çevirdiğini hatırlamaz. Lamartine ile Hugo’dan biri olduğunu ifade eder.

FALAKA

Gecelerim ve Falaka’nın Falaka bölümü, Gecelerim’den daha kapsamlı bilgiler içerir. Burada kitabın ismine matuf bir şekilde okul yıllarında atılan falakaları, dayakları ve bunların üzerinde bıraktığı korkuyu anlatır.

Kendi çocukluğu dönemindeki İstanbul’un sokak hayatını ele alırken diğer yandan da eğitimde atılan dayakları eleştirir. Kitabı 1927’de yazan Ahmet Rasim, yazdığı dönemden yaklaşık yarım asır önceki dönemi aktarır. Öyle ki attığı dayakla çocukların ölümüne sebep olan hocaların varlığından bile bahseder.

Çocukluğunun bir döneminde, halasının yanına yerleşirler. Burada eski bir Miralay olan enişte, onun hem çekindiği hem de evini açıp eğitimiyle ilgilenmesinden dolayı sevdiği biri olarak yansır. Yazar, bu dönemde gittiği Hafız Paşa Mektebi’ndeki hocanın aşırı despot tavrını anlatır. Miralay olan eniştenin ağırlığıyla Ahmet Rasim, hocanın yanı başına oturtulur. Ancak merhameti olan her insan için bu da sorundur. Zira Ahmet Rasim’in de dediği gibi, bu sefer de zulme en yakınında, hocanın yanında şahit olunacaktır.

Hafız Paşa Mektebi’ndeki hocanın öldüresiye dövdüğü çocuklardan biri, ölümle burun buruna kalacak seviyeye gelince, çocuğun velileri mektebi basmaya gelirler. Kur’an Hafızı olduğundan hocaya fiziksel bir müdahale yapılamayacağı inancından dolayı çaresizdirler ama aynı Kur’an’ın o Hafız’ı çarpması için de duacıdırlar. Sonunda gelen tepkiler üzerine hoca, mektebi önce tatil eder, ardından da öğretimi bırakmak zorunda kalır.

Ancak buradaki eğitiminden önce Miralay’ın yanındaki Yakup Hoca’dan aldığı eğitimden ise müspet bahseder. Onun çok şefkatli biri olduğu bilgisini okurla paylaşır. Keza Ali Çavuş’tan da aynı müspet seyirde zikreder. Onu yeni usul özel ders hocalarından biri olarak değerlendirir. Ali Çavuş, onun tanımına göre dövücü, sövücü olmayan, gayet nazik, merhametli, teşvik edici ve yumuşak huylu biridir.

Buradan insanın kendisine kötülük yapanı da iyilik yapanı da unutmadığı sonucu çıkarılabilir. Özellikle çocukluk devirlerinde yapılanlar, insanın hafızasından çıkmıyor. Kendi adıma söyleyecek olursam okul yıllarında daha sınıfa girer girmez göz korkutmak amacıyla sıra dayağına çeken, suçsuz yere döven hocalarımı da bize müşfik davranan hocalarımı da unutmuyorum. Müşfik olanlara halen dualar ediyorum. Diğerleri mi? Onlara da duysalar hoşlanmayacakları, farklı dualar ediyorum. Geçmişte yaptıklarınız bugünlerin tohumudur. Şefkat, bu tohuma su ve gübre iken zalimlik toprağa çöken kuraklıktır. “Ne ekersen onu biçersin” derler ya şefkat eken dua biçer, zulüm eken beddua…

Ahmet Rasim’in hayatında dönüm noktası olan duraklarından biri de babasız olduğundan dolayı kaydedildiği Darüşşafaka olur. Darüşşafaka, anne veya babasız büyüyen çocukların alındığı, günümüzde de bu durumdaki çocukların sınavla alındığı yatılı bir eğitim kurumudur. Arapça ’da dar; oda, yurt, yer gibi anlamlara gelir. Şafak/şafaka ise yine Arapça kökenli şefkat sözcüğüyle aynı kökene dayanır. Bir anlamda tamlama, şefkat yurdu gibi bir anlama bürünür.

Müellif, burada da sıkı disiplinden bahseder. Kurallara uyanlara dayak atılmadığından ama belirlenmiş kuralların dışına çıkana falakadan, dışarı izni iptaline dek verilen cezalardan dem vurulur. Burada ev izni her hafta olmadığından annesine olan özlemini dile getirir. Öyle ki annesini sık görmek için dayak yemeye bile razı olduğunu ifade eder.

Eski İstanbul’da Hovardalık

1922’de basılan Eski İstanbul’da Hovardalık kitabının özgün adı Fuhş-i Atik’tir. Fuhş-i Atik, eski fuhuş, eski aşırılık gibi anlamlara geliyor. Genel hatlarıyla İstanbul’un o dönemki bozulmuş, yozlaşmış durumunu ele alıyor. Artan gece hayatı, yeni oluşan eğlence ortamı gibi durumları, yaşadığı ve şahit olduğu anılar çerçevesinde anlatıyor. Kitap, günümüzde Eski İstanbul’da Hovardalık adıyla neşrediliyor.

Eserde Darüşşafaka’nın gizli pencerelerinden şehirde gezen kadınların gözlendiğinden bahsedilir. Okuldan kaçıp umumhanelere (Genelev), eğlence merkezlerine gidenler anlatılır.  Hatta bir arkadaşının zabitlerce yakalanıp okula teslim edildiğini ve sonucunda okuldan atıldığını nakleder. Bu dönemde, halasının kendinden büyük oğlunun, aklını çelerek kendisinin de oraya gittiğini ifade eder.

Kitabın son bölümünde tahlillerde bulunan Ahmet Rasim, o dönem hakkında detaylara da girer. O zamanlarda fuhuş konusunda Beyoğlu ve Galata için “Pek civcivliydi” tabirini kullanır. Bunlara ilaveten Kemeraltı, Kömürcü Sokağı, Yüksek Kaldırım, Kuledibi, Kalyoncukulluğu, Çiçekçi, Yenişehir Ovası ve Yenicami mıntıkalarını da zikreder. Keza Üsküdar’ın tepelerinden Haydarpaşa’ya uzanan serviliklerde de bir gruptan bahseder.

Ahmet Rasim, fuhş-i cedid (Yeni fuhuş) başlamadan önce fuhş-i atiğin (Eski fuhuş) ayrı gruplara ayrıldığını ileri sürer. Yani fuhuş türlerini yazar: Tam hususi/yarı hususi, kapatma/mantenot, sermaye, sokak ve mezarlık.

Tam hususi; o dönemde gizli tutulan, özellikle elitler için yapılan bir uygulama türüdür. Yarı hususi, tam kadar olmasa da yine de gizli tutulan bir çeşit gönül ilişkisidir. Kapatma veya Fransızca muhafaza etme anlamındaki mantenot ise zengin bir erkeğin bir kadına ev açması ve onun iaşe, barınma gibi ihtiyaçlarını karşılaması usulüdür. Sermaye de günümüzdeki genelev usulü bir yerdir. Burada çalışan kadınlara sermaye denirmiş. Ki bugün de bahse konu sözcüğün anlamlarından biri budur. Sokak, yine günümüzde özellikle şehirlerin köhne semtlerinde olmaya devam eden bir türdür. Son olarak mezarlık ise adından da anlaşılacağı üzere akşam vakitlerinde aydınlatması olmayan, insanların gitmekten çekindiği kabirlerde gerçekleştirilen fuhuş şeklidir. Ki bu en aşağılık yöntem olarak görülür.

Modernite ve gelenek anlamında sentezci bir görüşte olan Ahmet Rasim, annesinin etkisiyle manevi hayattan da uzak değildir. Fuhşun bu kadar yaygınlaşmasını, kadının bu yollarda kullanılmasını, kadını tanımlayarak eleştirir. “Burada şimdiki açık saçıklılığın, eski kapalılık yanında ne kadar incelikten yoksun kalmakta olduğunu anlatmak istemem. Benim kadın kelimesinden anladığım: Her zaman, içi saklı kalan güzelliğin sahibi bir vücuttur. Onu endamıyla meydana çıkarmak da kendisi için bir emel, bir zevk, söz verilmiş bir güzellik olsa da sırf benim için solmuş bir emel, tadına bakılmış bir zevk, sınırlı bir güzellik niteliğindedir.”

Özetle Ahmet Rasim, eserlerinde devrinin toplumsal yapısını adeta bize belge olabilecek nitelikteki eserlerle miras olarak bırakmayı başarır. Onun satır aralarında hem belgeci hem eleştirel tarihçi metotlarının izlerine rastlanır. Zaten onunla özdeşleşmiş, kendine mahsus bir mizahından bahsetmeye gerek bile yoktur. Yetim, anneden uzak ve disiplinli bir eğitim sürecinden çıkıp mizahi dile de sahip olmak, yüksek bir zekâ gerektirir. Bu da onda ziyadesiyle vardır. Öyle ki 1875’te adım atıp 1883’te bitirdiği Darüşşafaka’da okul birincisi olmuştur. Bu başarısı sayesinde dönemin prestijli memuriyetlerinden biri olan Posta ve Telgraf Nezareti’nde memuriyete başlamış, sonrasında devrinin başarılı bir müellifi ve düşünürü olmayı başarmıştır. O, vardığı yere tırnaklarıyla kazıyarak ulaşan bir isim olmuştur.

muslumisiklar@gmail.com