Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Acıları dilsiz mi sandın?

Yağmur Erdem yazdı: Babasıyla birlikte çalışır, ekmek yapar, buğday ambarlarıyla ilgilenir, gerektiğinde ata biner, ticaretin içinde yer alırdı. Harran’ın sıcaklığına, toprağına ve insanlarına alışkındı.

Yağmur Erdem yazdı: Babasıyla birlikte çalışır, ekmek yapar, buğday ambarlarıyla

BİRİNCİ BÖLÜM — ADDULE NİNE

Sıcak mı sıcak bir ağustos günüydü.

Addule Nine, ahşap dokuma tezgâhının başına oturmuş, Norduz yününü dokuyordu. Bir yandan elleri ipliklerin arasında sabırla gidip geliyor, bir yandan da kendi kendine bir ninni mırıldanıyordu.

Torunları Zeynep ile Ayşe, babaannelerinin yanına geldi.

“Babaanne, bize masal anlat.”

Addule Nine gülümsedi. Dokumayı bırakmadı. Ellerinin hareketi hiç durmadan devam etti.

“Peki,” dedi. “Size bir masal anlatayım.”

Bir süre sustu. Sonra gözlerini uzaklara çevirdi.

“Umay Ana,” dedi usulca, “albastılar girdi üzerime…”

Bir kış günüydü. Müküs Çayı bütün heybetiyle çağlıyordu. Hava öylesine soğuktu ki yollar kapanmış, kimseler gelip geçemez olmuştu. Addule Nine, tahta evinin içinde doğum sancılarıyla kıvranıyordu.

“Kimseler yoktu buralarda,” diye anlattı. “Yavrum doğdu. Ama nefesi yoktu.”

Çocuklar sessizleşti.

Addule Nine’nin sesi titredi.

“Umay Ana… Albastılar sardı beni. Yavrumu aldı götürdü.”

Bir süre daha sustu.

“Hadra’ydı adı. Hadra… Ama gün göremedi.”

Addule Nine’nin gözlerinin önüne yıllar önceki o küçük kız geldi. Yemyeşil gözleri, kırmızı yanakları, küçücük elleri…

“Şimdi ben onu dokurum,” dedi. “Bu kırmızı leçeği görüyor musunuz? Biz leçek deriz. Her ilmeğinde yavrum var sanki.”

Zeynep ile Ayşe babaannelerine biraz daha yaklaştılar.

Addule Nine dokumaya devam etti.

Dışarıda Müküs Çayı akıyordu.

Çayın sesi evin içine kadar ulaşıyordu.

Addule Nine’nin kalbi de Müküs Çayı gibiydi; derinlere akıyordu.

İKİNCİ BÖLÜM — FIRCINCI MAMABEHO

Şanlıurfa’nın Harran taraflarında, Behice’ye bir kere bakan bir daha bakardı.

Güzeldi Behiye.

Ama onu asıl farklı yapan güzelliği değil, gücüydü.

Fırıncıydı.

Babasıyla birlikte çalışır, ekmek yapar, buğday ambarlarıyla ilgilenir, gerektiğinde ata biner, ticaretin içinde yer alırdı. Harran’ın sıcaklığına, toprağına ve insanlarına alışkındı.

Herkes ona hayran kalırdı.

Bir gün Vefa Bey’le tanıştı.

Birbirlerini çok sevdiler.

Fakat hayat, bazen insanın en sevdiğini elinden alır.

Vefa Bey’i bir trafik kazasında kaybettiğinde daha yeni gelin olmuştu.

Mamabeho, acısına rağmen ekmek yapmaya devam etti.

Zamanla herkes ona “Mama Beho” demeye başladı.

Asaletinden hiç vazgeçmedi. Güçsüz görünmeyi kendine yakıştırmadı.

Bir oğlu oldu.

Ama oğlu da yalnızca bir ay yaşayabildi.

Artık bu dünyada tamamen yalnız kalmıştı.

Yine de ekmek yapmayı bırakmadı.

Fakirleri doyurdu. İhtiyacı olanın kapısını kapatmadı. Korkuya sığınmadı.

Bir tek Allah’a sığındı.

Tesbihini eline aldı, dualarına sarıldı.

İçinde ise çok eski bir ağıt dolaşıyordu. Toprağın, bereketin ve anaların hafızasından kalmış bir ağıt…

Günlerden bir gün Harran’da bir haber yayıldı:

“Mama Beho ölmüş.”

Bütün Harran sustu.

Ardından ağıtlar yakıldı.

Mama Beho’nun masalı köy köy, ev ev, dilden dile dolaştı.

Yıllar sonra masalların peşinden yollara düşen Dilan, her dinlediği hikâyede kalbinin biraz daha ağrıdığını hissetti.

“Masallardan masal beğen Dilan,” dedi içinden.

Tarihi canlı canlı okumak kolay değildi.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM — ZADE EBE

Bu kez yolumuz Kahramanmaraş’a düştü.

Şanlı Maraş’ın dağlarına, yaylalarına, Ahır Dağı’nın eteklerine…

Yaz boyunca oralarda dolaşan Dilan, endemik ve şifalı otlarla dolu yaylaların havasını içine çekti.

Soğuk pınarların bulunduğu yemyeşil ovalar vardı.

Dilan’a bütün bunlar masallardan çıkmış gibi geliyordu.

Bir gün taş bir kahveye girdi.

Orada yaşlı bir dede oturuyordu.

Dilan, dedenin anlattığı hikâyeyi dinlemeye başladı.

“Bir zamanlar,” dedi dede, “Zade diye bir ebe vardı.”

Zade’nin elinden doğan her çocuk gürbüz, güzel ve sağlıklı doğardı.

Köylerde doğum başlayınca her kapıdan aynı ses yükselirdi:

“Zade Bacı, yetiş!”

Zade koşardı.

Kimin yardıma ihtiyacı varsa ona yetişirdi.

Sarı saçları, ela gözleri ve güçlü elleriyle herkesin yardımına koşardı.

Zamanla çevre köylerdeki doktorlar da onun yeteneğini fark etti. Zade’nin doğum konusundaki bilgisine hayran kaldılar.

Ama Zade gitmiş Ahır Dağı’ndan.

Köy köy dolaşmış Zade Ebe, öyle duymuş Ali Dede şifasını elden ele dolaştırmış.

Dede sustu.

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Ali ,” dedi Dilan.

Dede başını kaldırdı.

“Ali de kim?”

“Zade’nin sevdiği adam.”

Bir zamanlar birbirlerini çok sevmişlerdi.

Ama Zade diyar diyar dolaşmayı seçmişti.

“Ne yapayım?” demişti Ali . “O mutlu olsun yeter.”

Dede gözlerini Ahır Dağı’na çevirdi.“Çınar aldı yarini sakladı,” dedi. Kübey Ana “Zade mi?” dedi.

“Ahır Dağı ne bana geçit veriyor ne de Zade’ye…”

Dilan sessizce dinledi. Sessizliğin tüm orkestrasını Ahır Dağı’nda…

Fotoğraf: Yedioluk, Akifiye, Andırın, Kahramanmaraş/Mehmet Poyraz.