Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
WhatsApp
Sosyal Medya

Abimin gölgesi-1

Muhammed Ali Koçak yazdı: Öyle katı ve acımasız olurdu ki bazen… Üniversite sınavında bile yeterli puanı almama rağmen farklı bir ilde okumama müsaade etmemişti ve ben, istediğim bölümü Ankara’da kazanıncaya dek dört kez sınava girmiştim.

Muhammed Ali Koçak yazdı: Öyle katı ve acımasız olurdu ki

Dört yaşındaydım. Mevsimin davetkâr bir cıvıltı ile sokağa çağırdığı günlerden birisiydi. Buğusu tüten taze kekin ve fırında pişen poğaçaların kokusuyla dolmuştu evimiz. Parka gitmek için ağladığımı hatırlıyorum.

“Bekle.” diyordu annem, akşam gelecek misafirlerin telaşı ile koştururken. “Ablan okulda şimdi… Hem hava da sıcak, güneş tepede… Abin gelsin, birlikte gidersiniz.”

Beklemek istemiyordum. Ağlıyordum. Parka gitmek istiyordum. Ne zaman gelecekti ki abim? Kendim gidemez miydim?

“Olmaz” diyordu annem. “Tek başına gidemezsin. Bak, çocuk hırsızları varmış parkta. Senin gibi küçük kızları kaçırıyorlarmış.”

Salona geçtim. Kanepenin üzerine yatıp bağıra bağıra ağladım. Ayağa kalktım ayaklarımı yere vura vura ağladım. Yere yattım, tepindim. Yattığım yerde tepinerek ağladım. Ağlamaktan yoruldum. Vitrindeki bardakları izlerken neye ağladığımı unuttum. Hatırlayıp tekrar ağladım. Yoruldum, unuttum, hatırladım, ağladım. Abim gelmiyordu işte. Beklemek istemiyordum onu. Beklemeyecektim.

Annem mutfaktaydı. Evden çıktığımı fark etmedi bile. Ayakkabılarımı yalapşap giydim. Apartman merdivenlerini ineceğim sırada ışıklar söndü. Karanlıkta kaldım. Rutubet kokulu bir soğukla ürperdiğimi anımsıyorum. Karşı dairedeki televizyonun gürültüsünü, sokaktan geçen motorun patpatlarını, bir hurdacının bağırdığını işitiyordum. Ellerimle duvarlara dokundum. Anahtar düğmesine boyum yetişmiyordu.

Evimiz ikinci kattaydı. El yordamıyla trabzanları buldum. Demirlere tutunarak birer birer indim basamakları. Alt kat, bir parça aydınlıktı. Giriş kapısından apartmanın içine sızan ışığı takip ederek aşağı indim. Binadan çıktığımda dar bir tünelden gün yüzüne çıkmışçasına aydınlandı ortalık. Güneş gözümü aldı.

Hava sıcaktı. Oturduğumuz binanın arkasında kalıyordu park. Fakat karşısına geçmem gereken bir cadde vardı. Abim olsaydı onun elinden tutardım, birlikte geçerdik. Yine de gidecektim. Kendim geçecektim karşıya. Parka gitmek istiyordum.

Annem balkona çıksa görürdü beni. Yokluğumu fark etmemiş olmalıydı. Niye fark etmemişti? Balkona çıkıp “Birlikte gidelim.” dese olmaz mıydı? Annem yoktu. Ablam yoktu. Abim de yoktu. Beni parka götürecek hiç kimse yoktu. Kendim gidecektim.

Binanın arkasına dolandım. Artık annem göremez beni… Caddeden arabalar geçiyor… Geçebilir miyim karşıya? Korku ile geriye çekildiğim birkaç denemeden sonra ancak geçebildim. Ben koşarken yaklaşan bir arabanın uzun uzadıya çaldığı korna, korkuttu beni. Kalbim yerinden fırlayacak gibi atıyordu.

Biraz dinlendikten sonra yürüdüm. Parka varıncaya kadar yine yoruldum. Parkta pek kimse yoktu. Bir ablayla bir abi duruyordu ağacın altında. Yaşlı bir amca torununun elinden tutmuş, yürüyorlardı. Banklardan birinde sakallı bir adam oturuyordu. Benim geldiğim yöne bakıyordu. Oyuncaklarda oynayan çocuklar yoktu. Hiç çocuk yoktu parkta.

Salıncakta sallanmak istedim. Boyum salıncağa yetişmiyordu. Ablam olsaydı kucağına alıp oturturdu beni salıncağa, sallardı. “Daha hızlı salla, abla” derdim. “Annem kızıyor.” derdi. Abim olsa sallardı, daha hızlı sallardı. Sallandıkça gülerdim. Ama binemedim salıncağa. Boyum yetişip de oturamadım bir türlü. Zaten beni sallayacak kimse de yoktu. Yaşlı amca ile torunu uzaklaştılar. Adam bana bakıyor… Saçları dağınıktı adamın.

Tahterevalliye oturdum. Ayaklarımın üzerinde birkaç kez çömelip doğruldum. Hoşuma gitmiyordu. Böyle oynanmazdı tahterevallide. Karşıma birinin oturması gerekir… Ablam olsa otururdu karşıma. Abim olsa kollarıyla indirip kaldırırdı. Ağacın altında oturan ablayla abi, kalktılar. El ele tutuşup gittiler. Sadece adam kaldı oturan. Sakallı adam… Bana bakıyordu. Sigara içiyordu.

Kaydıraktan kaymak istedim. Kaydıraktan tek başıma kayabilirim. Kimse olmasa da kayarım kaydıraktan. Kaydırağa tırmanan basamakları çıktım. Yoruldum biraz. Hava çok sıcak… Tutunduğum demirler, güneşten ısınmış… Borunun içinden kaymayı seviyorum ben. Oturdum kaydırağa, ayaklarımı uzatıp bıraktım kendimi, kaydım. Bir anlık baş dönmesi gibi kaydım. Göklerden düşer gibi fırladım yeryüzüne. Bir huzmenin içinden fışkırır gibi kaydım.

Borunun sıcaklığı bacaklarımı yakmıştı. Güneş gözümü aldı, hiçbir şey göremiyordum. Renkler birbirine karıştı ilkin, gözüme rengârenk karıncalar üşüştü. Sonra silindi renkler, etrafımdaki her şey karanlığa gömüldü. Işıltıyla parlayan kıvılcımlar vardı gözümde. Hiçbir şey göremiyordum.

Yattığım yerden doğrulmaya çalıştığım sırada üzerime yaklaşan bir kütlenin karanlığı ile irkildim. Gözlerimi perdeleyerek bakmaya çalışıyordum ama görmekte zorlanıyordum. Karanlık büyüdü, büyüdü, büyüdü…  Yabancı bir insana, yüzü karanlıkta kalan bir adama dönüştü kütle. Gözlerimi açıp kapattıkça seçildi renkler… Biçimsiz ve kımıl kımıl şekiller, bilindik nesnelere dönüştü.  Güneşimin önünde dikilen adam, yüzündeki hatlarla usul usul netleşti. Ağlamaya başladım.

Elleriyle belimden kavrayıp kucağına aldı. “Seni yaramaz!” derken içime işleyen ses, onun sesiydi. Az ötede, sigarasını topuğu ile ezen adamın kalkıp gittiğini gördüm. Beni güneşin sıcaklığından ve belki yanılsadığım fakat muhtemel kötülükten koruyan serinlik, abimin gölgesiydi!

…

Her kız çocuğunun zihninde bir kahraman imgesi vardır. İlk çocuklukta kimi zaman insanüstü öğelerle kurgulanan bu imge; çocuğun zihninde, çocukla büyür; olgunlaşır ve manevi bir dayanak sağlayan, her bakımdan güçlü bir erkek figürü ile bütünleşir. Talihli olanlar; özel bir tasarıma gerek duymadan, somut bir güven kaynağının himayesinde, hemcinslerinden önde başlar hayata. Ben, talihliydim. Çünkü abim vardı.

Abimle olan ilişkim standart bir abi-kız kardeş ilişkisinin ötesindeydi. Bir kız çocuğunun babası ile kurabileceği derinliğe sahip miydi, bilemem. Babamı hiç tanımadım ben. Babasızlıktan doğan bir boşluk vardıysa da hayatımda ben, onu hissetmeden abimle doldu.

Ankara’da Yahyalar Taksi Durağında şoförlük yapan babam, ani bir kalp krizi ile vefat ettiğinde üç kardeşin en küçüğü olan ben, bir yaşındaymışım henüz. Ablam sekiz, abim ise on yedi yaşındaymış. Hal böyle olunca babamdan abime kalan, bir meslek olmamış sadece…

Ancak doğup büyüdüğüm, Serhat Mahallesindeki o evde yaşadığımız yıllar boyunca aile yaşantımızdaki rol dağılımının nasıl şekillendiğini idrak edebilmenin uzağındaydım ben. Benim nezdimde biz; anne, abi ve kız kardeşlerden oluşan bir çekirdek aileydik ve bence her şey, olması gerektiği gibiydi.

“Hangimiz daha şanslıyız?” diye soracaktı ablam yıllar sonra. “Sen aslında hiç kaybetmedin babanı. Çünkü babanın ne olduğunu bilmedin. Bana çok iyi bir abiydi, abim. Ama sana abiden fazlası oldu.”

Babasızlığın neye benzediğini hiç bilmedim ben. Çünkü kendimi bildim bileli beni seven, şımartan, boynunda gezdiren, sırtına bindiren, evciliklerime misafir olan, saçlarımı tarayan, parka götüren, vakitli ve vakitsiz aldığı hediyelerle beni sevindiren, eve dönmesi için yolunu gözlediğim birisi vardı. Yorgun argın eve döndüğü kış günlerinde, paltosundaki keskin ayazı içeri taşırken cebinden çıkardığı şeker ve çikolatalarla içimi ısıtan birisi vardı.

Annemle birlikte veli toplantılarıma katılan, öğretmenlerimle konuşan, evdeki bozuk muslukları tamir eden, ağır eşyaları kaldıran, apartman yöneticisiyle görüşen, izin veren, nasihat eden, dinleyen, azarlayan birisi vardı. Varlığı ve sevgisi ile bir güven kaynağı olduğu kadar, annemin bana kızarken “Abine söylerim.” diye tehdit ettiği bir çekince sebebiydi.

Okul sıralarında, öğretmenlerle tanışılan o ilk derslerde; pek çok çocuğun hüzünle anımsadığı, o çok da masum olmayan “Annen baban ne iş yapıyor?” sorusu, beni hiçbir zaman rahatsız etmedi. Çünkü bu, bende bir eksiklik çağrıştırmadığı gibi kısmi bir ayrıcalık hissi bile uyandırırdı. Çünkü onların babadan kast ettikleri anlamın fazlasına sahip birisi vardı benim hayatımda. Herkesin babaya yüklediği anlamı, abinin zaten sahip olduğu anlama topyekûn transfer ederek ikisinin bileşiminden doğan fakat ikisinden de güçlü bir figür inşa etmiştim ben! “Annem ev hanımı, abim taksi şoförü…” cevabıma şaşıran öğretmenlerin izah bekleyen bakışlarını fark edince abi ve babanın birbirinden farklı kimlikler olduğunu hatırlar ve eklerdim: “Babam vefat etti.”

Yanımda oturan çocuk saçlarımı çekip defterimi karalıyordu. Abime söylerdim, abim vardı. Dolabımın menteşesi gevşemişti, açıp kapattıkça kapak sallanıyordu. Abim vardı. Defter ve kitaplarım kaplanacağında, çözemediğim matematik problemleri olduğunda, karne hediyesi olarak walkman istediğimde abim vardı.

Baba neydi, neye benzerdi? Bilmiyordum. Babaya dair tüm soruların cevabını abimle buluyordum. Babanın varlığını somut benzetmelerle anlatan tüm örnekler, abimi tanımlıyordu benim zihnimde. Baba dağ ise abi yörenizde erişebileceğiniz en yüksek tepeydi. Baba direkse abi çatıydı. Baba çınarsa abi gölgesinde dinleneceğiniz söğüttü. O tepe, en yüksek dağın zirvesinden de yalçındı benim için. O söğüt, en büyük çınardan da yüceydi. Babam yoksa ne olurdu? Nasılsa benim abim vardı!

Benim çoktan uyuduğum, onun gece yarısından sonra eve geldiği kimi günlerde rüya mı gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim bir şuursuzluk içinde başucumda olduğunu anlardım abimin. Saçlarımda, alnımda ve yanaklarımda gezinen eller, müşfik bir sıcaklığın koynundan saadet dolu bir huzura uyandırırdı beni.

“Abiii” derdim, mutlu ve mütebessim… “Geldin mi?”

“Geldim fıstığım.” diye cevap verirdi, alnıma kondurduğu buseden sonra. “Hadi uyu.”

…

Onu, daima aynı safiyane duygularla sevebilmeyi isterdim. Keşke çocukken hissettiğim o itaatkâr sevgi, kimseleri yormadan ve yıpratmadan büyüyebilseydi. Keşke ergenlik dönemindeki fevri tavırlarım, bilmezliğin getirdiği o cüretkârlık, aramıza hiç girmeyebilseydi. Ancak ilk çocuklukta mükemmel bir ebeveyne duyulan o koşulsuz güven, nasıl ki bu dönemde eleştirel bir boyuta evriliyorsa benim onunla olan ilişkim de farklı bir zemine taşındı.

Ablam liseden sonra evlenmişti ve ben, ailenin tek çocuğuydum artık. Ancak çocukluk günlerini geride bırakıp genç kız olmaya başladığım bu dönemde, abimin otoriter tavırları bunaltıyordu beni. Bir yandan onun kuralcı ve kontrolcü yapısı aramıza mesafe girmesine sebep olurken diğer yandan bu mesafenin büyümesini engellemeye çabalıyordu abim. Okulum, derslerim, gelecek planlarım ve arkadaşlarım hakkında benimle sohbet etmeye çalışıyor ancak bulduğu en küçük boşluğu, uzun söylevlere dönüştürüyordu.

Çalıştığı taksi durağından bir arkadaşının trafik kazasında öldüğünü anlatıyordu söz gelimi… Onun geride bıraktığı eş ve çocuklarından bahsediyor; ailenin öneminden her çocuğun aynı imkânlara sahip olamadığına, yalanın kötülüğünden duyguların yanıltıcı olabileceğine uzanan bitmek bilmeyen nasihatler veriyordu bana. Gün boyunca şahit olduğu kimi olayları benimle paylaşıyor ve dışarıda kötü niyetli insanlar olduğunu söylüyordu.

Ben ise sıkıldığımı belli eden gözlerle ona bakıyor ve abarttığını düşünüyordum. Açıkça söylemeye dilim varmıyordu ama onu çocukluğumdaki gibi sevemiyordum. Aramızdaki bağın kopmasını elbette istemezdim fakat üzerime bu kadar düşmesinden sıkılıyordum.

Arkadaşlarımla görüşmelerimde, eve giriş çıkış saatlerimde, katıldığım etkinlerde hep kısıtlı ve onun koyduğu kurallara tabiiydim. Abim, yapamayacaklarım konusunda sevecen konuşmalarla ikna etmeye çalışırdı beni. Şiddetli tartışmalar kaçınılmaz olduğunda ise üzerime saldığı korkuyla… Fakat istisnasız hep, onun dediği olurdu.

Arkadaşlarımı ve ailelerini tanıma isteği, okul saatlerimi ve ders programımı titizlikle takip etmesi, dışarıda olduğum saatlerde kiminle ve nerede olduğum konusundaki merakı rahatsız ediyordu beni. Özel alanımın ve mahremiyetimin ihlal edildiği hissi ile kıvrandığım zamanlar oldu. Onun anlayışsız, tutucu biri olduğunu düşündüğüm; öfke ile çatıştığım, hüngür hüngür ağladığım, krizlere girdiğim zamanlar oldu. Sevgisinden hiçbir zaman şüphe duymadım. Ama o sevgiden boğulduğum zamanlar oldu.

Öyle katı ve acımasız olurdu ki bazen… Üniversite sınavında bile yeterli puanı almama rağmen farklı bir ilde okumama müsaade etmemişti ve ben, istediğim bölümü Ankara’da kazanıncaya dek dört kez sınava girmiştim.

Olgunluk, sarsılmaz sandığınız kalenin yıkılabilir duvarlardan inşa edildiğini fark edince başlıyor. Çocukken zihninizde yaşattığınız o kahraman imgesi, gerçekçi bir boyuta evirildiğinde her şeye gücünün yeteceğine inandığınız mükemmel erkek figürünün de aslında insana özgü kısıtlılıkları olduğunu anlamak, büyümenin başlangıcı oluyor bir nevi.

Benim bunu ilk fark edişim, ablamın da eşi ve çocukları ile birlikte bizde oldukları bir bayram sabahıydı. Kahvaltı anında başlayan sohbet, kahvaltıdan sonra da kimseyi kaldırmamıştı masadan. Eski bayramlardan konu açılınca haliyle babama da gelmişti konu. Ondan bahsedilirken yaşanan duygu yüklü anlara evvelden aşinaydım.

Babamı az da olsa anımsayan ablam, atmosferin tesirine kapılarak duygulanabiliyordu. Fakat babamın bahsi, bende hiçbir tesir uyandırmıyordu. O, fotoğraflardan ve hakkında anlatılanlardan tanıdığım bir yabancıydı benim için. Bu, abimin varlığından mı kaynaklanıyordu; yoksa ablam haklı mıydı gerçekten? Varlığını bilmediğim birinin yokluğunu hissetmiyor muydum? Bunu hala kestiremiyorum.

Devam edecek.