Besbelli ki leşler koruyor şehrin bedenlerini
göğsünün kafesinde yalnızca pasak
biliyorsun
korkutulmuş bir kızın
yüreğinden fışkıran beyaz güvercinleri
sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret
her gün aynı kalafat yerine çekilmenin nefreti
bunları
bütün bunları biliyorsun
dağlardan dönüyorsun o sağır yamaçlardan
çevik bacaklarını getiriyorsun, ne çiçek ne de ninni
boz şayaktan poturun dağlarda ne güzeldi
şehre varınca artık meşinler giymelisin
“Sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret” mısrasıyla Özel’in, sabahın köründe Sanayi Devrimi’nin de sembolü olan “demir ve mazot/kömür” kokusuyla istasyonlarda bekledikleri trenlerde karşılaşır, daha uykusuz, mutsuz ve makine dişlisi gibi duygusunu yitirmiş fabrikalara yetişmeye çalışan, tekdüze hayat içerisinde makineleşmiş insanı betimlediğini düşünüyorum. Tren aynı zamanda sürgün demektir. Evvelâ insanın kendisinden sürgün edilmesi… Sonra, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ve sonrasındaki soğuk savaşlarda… Gerek savaş sosyolojisi içerisinde gerekse şehir hayatında trenin yüzü karadır, taşıdığı nefrettir. Tren kelimesinden evvel “kız” ve “güvercin” kelimelerinin kullanılması masumiyete, temizliğe, kirletilmemişliğe vurgudur.
Mekânsal bir düşünme biçimiyle bakacak olursak; şiir modern şehirle merkezinde, çarşısında, pazarında makinelerin değil tüm gerçekliğiyle insanın var kıldığı kadim şehirlerin karşılaştırmasını işliyor da diyebiliriz. Karşı çıktığım, bu şiiri yorumlayan birçok eleştirmenin şiirin köy hayatını öne çıkardığı düşüncesidir. Esasında İsmet Özel’in derdi mekân da değildir, bizatihi fıtratından koparılmış insanın var oluş mücadelesidir. İsmet Özel’in şiirlerinde modernizm eleştirisi kelime çağrışımları nedeniyle Mayakovski’yi hatırlatır; lâkin İsmet Özel’in kelimeleri fütürizm tesirinde değildir; onun kelimeleri köyü, kırı, doğayı öne çıkarma kaygısı taşımaz; onun kelimeleri antimoderndir, modernizm karşıtlığının göstergesidir
“Şehre varınca artık meşinler giymelisin!” Eski şehirlerde insan yün ve ipek kumaşlar giyinirken, şair 1950’li ve 1960’lı yıllarda meşin pantolon, meşin gömlek ve ceket giyen, grupça motorsiklet kullanan, rock ve metal müzik dinleyen çılgın insanı özünden uzaklaşmış modern insan olarak değerlendiriyor. Bu mısradaki “giymelisin” ifadesi esasında insanın ruhuna giydirdiği doğasına uygun olmayan ideolojilerdir. İşte Cemil Meriç’in deli gömlekleri dediği, mana itibariyle bu meşinlerdir. Şairin şehrin çarşıları sembolüyle anlattığı bozulma, 1973’te yazdığı “Esenlik Bildirisi”nde şehirden öç alma nedenidir:
Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öc almanın vakti gelmiş demektir.
Şair modernizm üzerine tespit ve eleştirilerini yaptıktan sonra kendisine, aslında insana telkinde bulunur:
daha esmer
daha kan kusturucu
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin.
sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin
ki
ölüm
her yerde uyanıktır
alestadır korkunun yardakçıları
tez kızaran güllerden kendini sakın
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı-
Şair isyan ettiği hayatta, arzuların aşk değil sevgi olduğunu ifade ediyor. Modern şehir aşksızdır. Aşka talip olanın kendisine dayatılanı devirecek güçte ve uyanıklıkta olması, devrimci ruhunu muhafaza etmesi, bunun için de ölüm dahil bedel ödemeye hazır olması gerektiğini söylüyor şair. “Tez kızaran güller” ifadesi yine fıtrattan uzaklaşmayı hatırlatıyor. Doğal sürecinde oluşmayan güzelliklerden kaçınılmalıdır. Bu bir karakter tasviri de olabilir. Hakiki manada kemale ermemiş ancak kendisini kâmil gösteren karakterlerin tasviri…
Aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine
bıraktın vazgeçilmez ırmakları
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları
“Aşk” ve “çekiç sesleri” … Klasik edebiyatımızda Mevlânâ’nın, Konya’da Sarraf Selahattin Zerkubî’nin altın levhayı dövdüğünde çıkan çekiç sesleri eşliğinde aşk ile sema dönmesini hatırlatır. Ancak şehir eski şehir değil, ses eski çekiç sesi değildir; aşk sandığın da hakiki aşk değildir. Yukarıdaki mısralarda belirtildiği gibi o bir sevgidir, aşk başka! Komünist sistemin esir aldığı şehirlerin karamsarlığını yansıtan mısralarda şair “çocuk sesleri”yle umudun her zaman mümkün olduğuna dikkat çekiyor. Şairin 1968’de yazdığı “Sevgilim Hayat” şiirindeki şu mısralarda da mücadele etmek, savaşmak ve “çocuk” sembolü öne çıkarılmış:
ben öyle bilirim ki yaşamak
berrak bir gökte çocuklar aşkına savaşmaktır
çünkü biz savaşmasak
anamın giydiği pazen
sofrada böldüğümüz somun
yani ıscacık benekleri çocukluğumun
cılk yaralar halinde;
yayılırlar toprağa
etlerimiz kokar
gökyüzünü kokutur
Şair “Dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları” mısrasında tüfek, demir, tabanca vb silahlardan bahsetmemektedir. Bunu doğru anlamak için şairin 1968’de yazdığı “Aynı Adam” şirinin son kısmına bakmak yeterlidir.
Yürüyorum
azarlanıyorum fışkıran başaklarla
iki bomba gibi taşıyorum koltuğumdaki bir çift somunu
hurdahaş bir sancıyla geçiyorum badem çiçekleri altından
gözlerim nemli değil.
gözlerim namlu.
Evet gözler namludur ve ıslanmamalıdır. Mazot şiirinin başladığı kelime “Ağlamadan” idi, biterken yine “ağlamamak” üzerine vurgu yapılıyor. Ağlamak; yalvarmak, şikâyet etmek, mızlamak yok. Dayatılan hayatı tanımak ve o hayatla bir devrimci ruhuyla ölümü göze alarak savaşmak gerekir. Çocuk, insanın fıtratının henüz bozulmadığı çağıdır. Çocuk imajıyla verilen esasında insanın kendisidir. Çocuklar uğruna savaşmak, inanç uğrunadır; ağlamadan ama! Şairin 1968-1972 yılları arasında yazdığı şiirlerde “çocuk” imajı belirgin bir şekilde göze çarpıyor. Şaire göre moderizmin belki de en çok sömürdüğü, istismar ettiği çocuktur. Anne ve babaları çalışan çocukların sistemin kölesi haline getirilmesi…
“Dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları” Bu mısradan çıkarabileceğimiz diğer anlam da “Dikkat et, merhametin intikamını engellemesin!”
İsmet Özel ne kapitalistlerin “evrensel” değerlerinin ne sosyalistlerin “enternasyonalizminin” peşindedir. O bilir ki ABD ve Avrupa kapitalizmle insanı ezerken, insanı eşref-i mahlûkat seviyesinden düşürürken Sovyet Sosyalistler köylü, işçi diyerek insanı sömürmüşler, insanı her türlü değer ve inanç yargısından uzaklaştırmaya, insanı makinalaştırmaya çalışmışlardır. İsmet Özel ise ezilmişlerin, ezilen insanın yanındadır. İnsan ancak “takva” ile üstün olur, Batılı ideolojiler insanı üstün kılamamıştır.
Hegel’e göre insanlık tarihi insanın yabancılaşma tarihidir. İsmet Özel insanın “mutlak hakikat”ten uzaklaşmasıyla, işte bu yabancılaşmayla mücadele etmektedir. İnsan kendi öznesini kaybettiğinde nesneleşmesi kaçınılmazdır. Kendi öznesini kaybeden insan ilahî olandan uzaklaşacaktır.
Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka muska takmadan
konuşmak istiyorum.
(Son)
